Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

Emet Değirmenci*yle – Agroskop Dergisi 2012 güz sayısı için söyleşi

İsterseniz söyleşiye, öncelikle “Permakültür” kelimesinin anlamıyla başlayalım. Permakültür nedir?

Permakültür, sözcük anlamıyla “permanent culture” yani “kalıcı kültür ya da kalıcı tarım” demektir. İnsan yerleşimiyle ilgili (elbette evcilleştirilmiş hayvanlar da dahil) barınak, enerji ve sudan toplumsal olarak kopan ilişkilere kadar bir çok alanı içerir. Karşılıklı yardımlaşma ve paylaşımla yerel ekonomiye dayanan kendine yetmeyi amaçlan ekolojik yaşam biçimi tasarımıdır. “Aslında bu Anadolu’da yok muydu, neden yabancı bir terime gereksinim duyduk?” diyebilirsiniz. Diğer ülkelerden özellikle geleneksel ve yerli (indigenous) öğrendiğimiz şeyler pratik olarak yaşamımıza merkezi olmayan öğeler katıyor ve zenginleşiyoruz.

Kısacası biz başkalarından öğrenirken, eminim ki bizim de başkalarına öğreteceklerimiz var. Çünkü Anadolu Sumerler öğrenebileceğimiz Mezopotamya ya kadar bize aktarılan ve sunulan bir zenginliğe sahiptit. Örneğin a buğdayın envai çeşidinin evcilleştirilip dünyaya yayıldığı bir yerdir. Üstelik 1980’lerde neoliberal tarım politikaları geliştirilmeden önce, dünyada kendine yeten istisnai ülkelerden biriydi. Binlerce yıllık bir kültürün dünyayla paylaşacağı çok şey olmalı. Örneğin, Roma döneminden kalan su kemerleri aslında bize çok şey öğretir ki, permakültürde su hasadı (suyun biriktirilmesi) ve suyun arazide kullanımı üstelik kuraklığın yıldan yıla arttığı dikkate alınırsa önemlidir. Permakültür aslında, geçmişten öğrenerek doğayla bozulmuş ilişkimizin yeniden onarılmasına yardımcı olur. Dolayısıyla, permakültürü ekolojik onarıma bir adım atma diyebiliriz. Bu tabi kendi içimizdeki ekolojik onarım yani insanın kendiyle ve doğayla kopmuş ilişkisinden başlamalı. Çünkü ancak şiddet içermeyen kültürel ve ekolojik çeşitliğe açık bir anlayışın ekolojik restorasyon yapabileceğine inanıyorum.

Permakültür, ilk kez nerede ve ne zaman ortaya çıktı? Tarihçesinden kısaca bahseder misiniz?

Permakültür, 1970’lerde Avustralya’da ortaya çıktı. Konseptin yaratıcıları Bill Mollison ve öğrencisi David Holmgreen’dir. 1950’lerden beri sürüp giden endüstriyel tarımın, gün geçtikçe toprakları çoraklaştırdığı görülüyordu. Haşere ve yabani ot öldürücü kullanımının revaçta olması, daha sonra “Yeşil Devrim” diye yutturulmaya çalışıldı. Aynen bugün GDO’da olduğu gibi, açları doyuracağız maskesiyle canlılar ve en önemlisi de, bir canlı olan toprak zehirlenmeye devam ede geldi. Dünyada 1970’ler, aynı zamanda petrol krizinin ortaya çıktığı ve insanların alternatif yaşam arayışlarını hızlandırdığı dönemdir. Dolayısıyla 1970’ler aynı zamanda yenilenebilir enerji teknolojilerinin daha hızlı geliştiği zaman dilimi olarak da kayda geçmiş durumdadır.

Bill Mollison söyleşilerinde permakültürden de eski geçmişi olan Japon doğal tarımcı Manasobu Fukuoka’dan etkilendiğini belirtir. ştir. Çünkü Fukuoka, tam da 1950’lerde endüstriyel tarımda zehirli kimyasalların verdiği zararı görerek, biyolog ve ziraat danışmanı olduğu laboratuarındaki işini bırakıp, Güney Japonya’da bulunan aile çiftliğine döndü ve geleneksel doğal tarımla insanın kendine yetebileceğini gösteren örnek bir çiftlik yarattı.

1960’lı yıllarda, dünyada alternatif arayan birçok genç, Fukuoka’nın yanına gidip, ne yaptığını öğrenerek, ülkelerine döndüklerinde de benzeri örnekler yaratmaya çalıştılar. Bunlardan bazılarını anmak gerekirse; bugün Fukuoka kaynaklı bilgileri derleyip toplayıp dünyaya yayan Amerikalı Larry Korn ile, Türkiye’ye gelip çalışmalar yapan ve Avrupa Doğal Tarım Merkezini de kurmuş olan Panos Manikis en iyi örneklerdir. Korn’un editörü olduğu Fukuoka kitaplarının ikisi (Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarımın Yolu) Kaos yayınları tarafından Türkçe’ye de kazandırılmıştır.

Kısacası permakültür, eskiyle yeniyi (yenilenebilir enerji teknolojileri gibi) harmanlayarak yaşamı merkezileştirmekten uzaklaştırıp yerele dönmeye ve çoraklaştırılmış topakların daha çabuk iyileştirilmesine ve de sınırlı bir alandan bol verim almaya yardımcı olur.

Bu metodun, dünya çapındaki yaygınlaşma durumu nedir? Daha çok hangi tür tarım sistemlerinin uygulandığı ülkelerde yaygınlık kazanabildi?

Her ülkede yaygınlaşabilir. Bugün Afrika’da, 6. sınıf öğrencileri permakültür sertifikası alma düzeyinde tasarım yapabilecekleri, 72 saatlik bir eğitim alıyorlar. Bu konu, okul müfredatına da girmiş durumdadır. Vietnam’da çiftçilere ücretsiz permakültür kitapları dağıtılıyor. İngiltere’de de ana okul öğrencileri arıcılık yapmayı öğreniyor. Kısacası permakültür her ülkede yaygınlık kazanıyor. Elbette her ülke kendinde var olan değerlerle birleştirmeli ve yoğurmalı bunu. Çünkü, her ülkenin hatta her bölgenin karakteri ve iklime bağlı olarak bitki örtüsü farklı. Bir şeyi nasıl yapabileceğinize dair kültürler de farklı. Ev ya da barınak biçimleri, ülkemizde bile bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Ekim dikim takvimi ve kuraklığa karşı suyun korunma yöntemleri de haliyle farklı. Örneğin Karadeniz’de su toplamaya gerek duyulmazken, Akdeniz ikliminde insanlar yer altında suyu tutmayı öğrenmişler. Dolayısıyla biyobölgesel düzeyde bir hareket gerekiyor.

Ülkemizdeki uygulanma durumu nasıl? Sadece şehirlerdeki doğa dostu kişi ve kuruluşlar mı sıcak yaklaşıyor, yoksa çifti kesiminden de bu yeni metoda yakınlık gösterenlerin sayısı artıyor mu?

Evet, ülkemizde kentlerdeki orta düzey bütçesi olan hakim kültürün parçası olarak başladı bu hareket. Ancak zamanla sıradan çiftçiye yayılmaya da başladığını görebiliyorum. Örneğin, bu sene benim eğiticisi olduğum Yeryüzü Derneği’nin organize ettiği sertifika kursuna, biri Trakya’dan diğeri de Karadeniz’den iki çiftçi katıldı. Kurs başında diğer katılımcıların en az üniversite mezunu olduğunu gürünce biraz çekingen davrandılar ama biz onlara asıl biz sizden öğreneceğiz dedik. Zaten biri arıcı biri de bahçıvan idi. Verilen teknikleri o kadar hızlı kaptılar ki çünkü toprağı biliyorlar. Kursu bitirir bitirmes  öğrendikleri yerel ortamlarında paylaşmaya yani öğretmeye başladılar. Bu cesareti duyan genelde çok azdır. Ztan biz onlara Trakya Fukuokası ve Karadeniz Fukuokası unvanı vermiştik. Kurslara gelenleri sonra neler yapacaklar diye gözlüyorum.  Zaten kurulan bir dostluk bağımız oluyor.  Genelde % 80’ni  öğrendiğini gerçekten uygulamaya soyunuyor.  Ya da becerisini artırmak iöin ya var olan örnek sayılabilecek yerlere bir süre gidip gönüllü çalışıp becerilerini artırıyorlar. Hatta büyük ekolojik projelere (eko köy girişimi ya da yerel ve bülgelsel pazarda ürününü satıp ailesine destek olacak şekilde  çabalayanlar var.

Dünyadaki uygulamalarına bakarak, permakültürün hangi tarımsal üretimlerde daha kolay veya zor olarak uygulanabildiğini özetleyebilir misiniz? Ülkemize ilişkin, bu yönde bir durum belirlemesi söz konusu mudur?

Daha dün Endenozya’dan bir arkadaşım permakültür çiftliğinin resmini gönderdi. Oranın tropik ikliminde tepeleri teraslayıp, pirinç tarlalarının yanında ne kadar çeşitli bitkiler yetiştirdiklerini gördüm. Kısacası endüstriyel tarımın bize dayattığı tek tip üretim (monokültür) yerine; çoklu kültür (polyculture) dediğimiz topraktaki mineral bileşimi ve yerüstünde yararlı böcekleri çekecek şekilde bir ekim dikim harikalar yaratıyor. Buna Anadoluda şaşırtmaca diyenler de var. Böylece hem haşere ve yabani ot öldürücülere gerek duymuyorsunuz, hem de daha estetik görünümlü ekim alanları oluşturuyoruz. “Malçlama” dediğimiz, yüzey örtücül canlı ya da kuru bitkilerin köklerinin yayıldığı alanın örtülmesiyle, toprağın ne kadar canlandığına tanık olursunuz. Malçlama ya yüzey örtücü de deniyor ve bunun iklime göre yonca vb ile yapılabilen türleri de var. Büylece yararlı mikrop ve bakterilerin kısa sürede oluştuğuna tanık olurken, aynı zamanda sulama gereksiniminiz de azalacaktır. Malçlamanın yanında çiftlikten ya da bahçeden çıkan doğal atıkların biyokömüre dönüştürülüp kullanılması benim en uygun bulduğm bir yöntem.

Permakültürün ana ilkeleri nelerdir?

Mollison, permakültürü 3 temel etiğe dayandırır; “Yeryüzünü Koru!”, “İnsanı Koru!” ve “Ürettiğin gereksinim fazlanı paylaş!”. Holmgreen ise, 12 temel ilkeden söz eder. Bir kaçına değinecek olursak;

a)Çok fonksiyonluk ilkesi ki; tasarımlarımızda dikkate aldığımız her elementin birden fazla işlevinin olması ve onların birbiriyle bütünleşmesi önemlidir.

b)Uygun yer ilkesiyle, tasarımlarımızda her elementin fonksiyonel olarak en az enerji kullanacak şekilde yerleştirilmesini amaçlarız. Örneğin, kışın odun yığınına ulaşmak için evin arka tarafına dolaşacaksanız, bu ne kadar akıllıcadır? En az enerji kullanarak, en fazla verim elde etmemiz gerekir. Demek ki, odun yığınımızı giriş kapısı yanında bir saçak altı gibi bir yere koymalıyız vb gibi.

c) Bir sistemin çıktısı, diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin. Kısacası, endüstriyel tüketim toplumunun dayattığı atık yığınlarından kurtulmalıyız. Atık üretmeyen sistemler tasarlamalıyız.

d)Sınır etkisi dediğimiz prensiple, kullanılacak alanı olabilecek maksimum kullanıma yükseltmeliyiz. Böylece kuracağımız ekosistemi çeşitlendirmeyi de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine; ortaklaşmayı artıran, çok yıllık yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını, “an” olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar yetişir. Bu da kanıtlıyor ki, sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örneği, insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul ve İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında, hem farklı tatlar hem de farklı renkler, hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Kısacası permakültür, bir ilişkiler ağı ve bu ağda sarfedilecek enerjiyi (insanın hareket kabiliyetini gerektiren bir yerden ötekine gitmek dahil) minimuma indirgemektir. Elbette bu atıl kalmak değil tam aksine yaşamdan alınacak zevki artıracak  ortam ve zaman yaratmaktır. Bir başka deyişle burada enerjiden kastedilen yakıt ve zamandır.  Çünkü, ekolojik sistem tasarımlarımızda, önce doğayı gözlemleyip öğrenmeye çalışırız. Sonra da ekosistemde her şeyin bir bütünlük içinde olduğuna bakarak, her şeyi birbiriyle fonksiyonel olarak bağlantılandırmaya çalışırız. Böylece bütüncül ve atık üretmeyen bir sistem oluşturabiliriz. Elbette kurulan sistemin başında aksamaları, istenildiği gibi gitmeyen tarafları olabilir. Bunlar da, gerek kurduğumuz sistemin verdiği tepkiler, gerekse sosyal çevreden gelen sesler dikkate alınarak giderilir.

Permakültürün, kimyasallara teslim olmuş klasik tarım metotlarına göre, üstünlük ve zayıflıkları nelerdir?

Eğer sistemi doğru kurarsanız, kıyaslanmayacak kadar üstünlüğü vardır. Endüstriyel tarımda, belki haşere öldürücüyü attığınızda, birkaç hafta rahat edersiniz ama sonrasında başka haşerelerle boğuşmak zorunda kalırsınız. Zaten kimyasal ilaçlar da sırada beklemektedir pazarda… Hastalığı tedavi etmek değil, “bir başka hastalık üzerinden zincirleme petro-kimya ürününü atın toprağınıza” demektedirler. Oysa toprak onlarca yıl bile dayanamayıp ölü, yani verim alınamaz hale gelecektir. Doğal tarım ve permakültür yöntemiyle, yaşayan toprakla iç içeyizdir. Toprağa ilave ettiğimiz her organik doğal madde, daha önceki canlılar tarafından minnet duygusuyla karşılanır. Bunlar; bakteri, mikro organizma ve mantar gibi binlercesidir. Onların birbiriyle koordineli müziği ve dansı vardır. Göreceğiniz solucan toprağı havalandırmakta; uç uç böcekleri, yusufçuklar ve ateş böcekleri, belki döllendirme yapmakta ve biyolojik çeşitliliğin artmasına yardımcı olmaktadırlar.

Çiftçiler bu yeni metotla neler kazanabilir?

Konumuz yiyecek yetiştirmek odaklı olduğuna göre, çiftçiler arazi kullanımı ve yönetiminde, örneğin; arazide suyun kullanımı, yağmur suyu hasadı (toplanması), malçlama ile toprağın neminin korunması ve su gereksiniminin azaltılması, haşere ve yabani ot sorununu minimuma(en aza) indirmeleri gibi bir dizi rahatlık (üstelik ceplerindeki parayı koruyarak) duyacaklardır. Tabii ki, yenilen sebze, meyve ve şifalı otların sağlık giderlerimize katkısı, işin en başında sayılmalıdır. Kimyasallar kullanılmadığı için derelerimiz, su yollarımız ve onların geçtiği yerler, denize döküldüğü ortamdaki ekosistem (belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerin karşılıklı ilişkileri ile oluşan sistemler) zarar görmeyecektir. Arazide suyun korunmasıyla, su yeraltına doğal olarak enjekte edilecek ve akiferin (yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak) kuruması önlenecektir. Bunlar yalnızca ilk aşamada kısaca süyleyeceklerim ama aslında dğiğnüldüğünde yapılabilecek o kadar basit  çok şey var ki…

Sürdürülebilirlik kavramı; sadece belli bir konudaki uygulama biçimi olmaktan çok, tümüyle bir yaşam biçimi olarak seçilmesini ve günlük hayatın her alanına o pencereden bakılmasını gerektiriyor herhalde, değil mi?

Kendini yenileyen, bir başka deyişle, yaşayan regenerative) ekosistemler oluşturmaktan söz ettiğimize göre, konuyu sürdürülebilirliğin ötesinde düşünmek gerekir. Çünkü sürdürülebilirlik, tesadüfen bir şeyin iyi gittiği anlamına da geliyor. Sürdürülebilir kalkınmadan, biraz önce bahsettiğimiz petro-kimya ürünlerini satanlar da söz ediyor. Etik olarak nerede durmak gerektiğinden değil! Ayrıca konuyu organik tarımın da ötesinde ele almalıyız. Çünkü organik tarım da bir endüstri haline gelmiştir. Permakültür, kapitalizmin kıtlık senaryolarına alternatif olarak bolluk, bir başka deyişle, karşılıklı dayanışma ve birbirine bağlılıkla, kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Etik ve ilkeleriyle, tüketim toplumu olmaya, kapitalizme ve endüstriyalizme karşı bir duruşu vardır.

Anadolu’daki, kendini geçindirebilecek miktarda bitkisel ve hayvansal üretimleri zorluklarla elde edebilen, normal bir çiftçi ailesini baz alırsak; permakültür uygulamalarına nasıl ve öncelikle hangi alanlardan başlaması istenerek yardımcı olunabilir?

Bence, permakültür tam da bu fakir ailelere göre… Çünkü bir nesneyi bir kere kullanıp atmıyoruz. Ona ikinci ve hatta üçüncü kez hayat vererek, gerek duyduğumuz kadar bilinçli ve az tüketerek, atık üretmeyerek, zaten tüketim ve masraflar oldukça azaltılmış oluyor. Eskiden köylerde atık üretilmezdi. İnsanlar hayvanları ve yetiştirdikleriyle mutlu ve daha sağlıklı değiller miydi? Evlerini, kerpiç ya da iklim ve coğrafyaya göre başka ekolojik nesnelerden yapıyorlardı. Dayanışma, imece ve hediye ekonomisi vardı. Zaten bu yönüyle permakültür, Anadolu kültürüne hiç yabancı değildir.

Kendi çiftçimizi düşünerek, permakültüre sıcak bakan bir üreticinin, başlangıçta hangi zorluklarla karşılaşılabileceğini ve bu sorunları nasıl aşabileceğini özetleyebilir misiniz?

Çoklu kültüre göre ekim yapmak gerekir. Örnek olarak; domates ekiyorsanız, yanına kadife çiçeği veya fesleğen ekebilirsiniz. Soğan ya da sarımsaklardan sınır yaparsanız, salyangoz vb gelmez. Çiçek, polinatörleri (arı gibi tozlayıcı böcekleri) çeker. Zararlı değil, yararlı böcekler çoğalsın. Buna “kardeş bitkiler yöntemi” diyoruz. Hangi bitki yan yana ekilir ya da dikilirse, daha iyi verim alınır, bunun tabloları var.

Bir başka örnek; Amerikan yerlilerinin tarım yaparken keşfettikleri üçlü ki, buna “üç kız kardeş” diyoruz. Mısır-kabak ve fasulye birlikte ekildiğinde, topraktaki mineral değişimi açısından birbirlerini besleyeceklerdir. Fasulye mısıra sarılacak, kabak da fasulye ve mısırın ayaklarını örtecek ve su gereksinimi azalacaktır. Eğer malçlama ve o iklime uygun tohum kullanıyorsanız, sulama olmadan tarım yapabilmek mümkündür. Böylece nadasa bırakmanız da gerekmez.

Çiftçinin buna alışması diye bir şey olamaz diye düşünüyorum. Bu yöntemi birileri dayatmamalı. Çiftçi kendisi özümseyip, deneyecek ve kullanacaktır. Zaten komşu tarla ya da bahçenin ne kadar canlı ve çeşitli olduğu, daha ilk yıldan herkesin dikkatini çeker. Alınan verim ise, kısa sürede duyulacak ve komşu da bunu kendiliğinden öğrenmek isteyecektir. Örneğin, Afyon tarafında ekmeğini ailece, onlarca yıldır topraktan çıkaran Ersöz Çiftliği bunlardan birisidir. Hatta uluslararası düzeydeki insanlar, onlardan öğrenmeye ve kendi bildiklerini de onlarla paylaşmaya geliyorlar. Son yıllarda, yeni bir dizi örnekler de çoğalmaya başladı.

Bizde çiftçilik, günümüz de bile çoğunlukla mecburiyetten, aile mirası olarak devrolunan bir iştir. Oysa, permakültür uygulamalarında, hemen her konuda bilinçli olmayı, doğadaki her canlının görevlerini bilmeyi, yapılacak her uygulamayı en uygun haliyle denemeyi gerektiriyor. Yani bizdeki plansız programsız tarımsal uygulamalar yerine; “Permakültüre Giriş” kitabında özetlendiği üzere, oldukça planlı ve bilinçli tercihlerle yapılan bir tarım modelini çiftçimize nasıl aktarabileceğiz? Nereden başlanmalı, hangi tip çiftçiler hedef kitle olarak alınmalı?

Küçük aile çiftliklerinden başlanmalı diye düşünüyorum. Amerika’da bile, nüfusun % 70’ini 1990’lara kadar küçük aile çiftlikleri besliyordu. Dolayısıyla, “Toplum Destekli Tarım” modeliyle üretici ve tüketiciyi buluşturarak, bu tür aile tarımı, kurulan çiftçi pazarlarıyla da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Örneğin, ben de bahçemde yetiştiremediğim ürünleri bu tür çiftçi pazarlarından karşılıyorum. Organik bile olsa süper marketi tercih etmiyorum. Çünkü, çiftçinin doğrudan desteklenmesi önemlidir. Üstelik bu pazarlarda yalnızca organik yetiştiriciler kabul edilmiyor. Bakıyorsunuz etiketinde organik damgası yok ama organiğin ötesinde yetiştiriyorum diyor çiftçi. Ben ona güveniyorum, çünkü yerel düzeyde denetleme mekanizması var. “Organik sertifikası almak için niye zorlansın” çiftçiler diye düşünülüyor. Bu çiftçiler yerel tohumunu da kendisi koruyor ve aralarında değiş tokuş yapıyorlar. Türkiye’de de tohum festivallerinin olması beni sevindiriyor. Şimdi bir de yerel ölçekte tohum kütüphanelerimiz olsa…

Kendi çalışmalarınızdan da örnekler verebilirsiniz belki ama bu konuda, tek tek mi, yoksa çiftçi gruplarıyla çalışmak mı daha fazla sonuç alıcıdır?

Küreselleşmiş dünyada tek başına kahramanlık yapılamayacağı ortada. Zaten karşılıklı bağlılıktan söz ediyoruz, bağımlılıktan değil! Dolayısıyla, çiftçi sendikaları ve tohum ağları çok önemlidir. Hindistan’da tohum kütüphaneleri ve onlarca köyün bir araya gelerek, organize ettiği tohum festivalleri var. “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” adlı kitabımızda da bunlardan birine (Haydarabad civarindaki) yer verdik.

Dünyada ve ülkemizdeki uygulama örneklerinde, çiftçilerin bu yeni yaklaşıma tepkileri ilk başta nasıl olmaktadır? Büyük oranda sabır gerektiren bu yaklaşımla ilgili başarılı sonuçlar hakkında ne dersiniz?

Elbette birbiriyle etkileşim önemlidir. Örneğin; verdiğimiz eğitimler sonucu, kentte ve kırsalda insanlar aldıkları eğitimin uygulamalarını yapıyorlar. Birbirinin çiftliğine gidip, hasat ve dikim zamanarında yardımcı oluyorlar, okul ve ev binalarını imece usulü yapıyorlar. Böylece bilgilerini pratiğe dökme ve kendi projelerinde deneme cesareti edinmiş oluyorlar. Elbette yerel ustalardan öğrenmek, dayanışma ve eski imece ruhunu geri getirmek bize çok yakışacaktır. Ben yurt dışındaki konuşmalarımda Anadolu’daki eski imecelerden söz ediyorum. Çünkü ben çocukluğumda bunları yaşadım. Batıda bireysel kültürün hücrelere kadar nüfuz etmesinden dolayı, bunu anlamakta zorlananlar oluyor ama şaşkınlıkla dinleyip, çok takdir edenler çoğunluktadır.

Eko köyler ve Eko çiftlikler gibi, ülkemizde özellikle permakültür uygulamalarını da istikrarlı biçimde gerçekleştiren merkezler oluşmaya başladı mı?

Permakültürü doğal mimarisinden tohum korumaya kadar uygulayan bir dizi çiftlikler oluşmaya başladı. Bunlardan bazıları ekoköy girişimleri, bazıları ise aile işletmesi düzeyinde ekoturizmi de içeren örneklerdir. “TaTuTa (Tarım, Turizm, Takas) çiftlikleri” deniyor bunlara. Hem turizm yapıyorlar, hem de çiftçilik.

Verim, kalite ve düşük maliyetli tarım; tarımla uğraşanların 3 farklı öncelik tercihidir aslında. Ülkemiz çiftçileri ise, büyük oranda ürün verimini artırmaktan yanadır. Bunun için de girdileri bolca kullanıp, çoğu kere hem kendilerini zarara sokar, hem de ürünlerin sağlıksız üretimine neden olurlar. Permakültür uygulamalarının, çiftçiye bu yönde vereceği katkılar ve yönlendirmeler neler olmaktadır?

Yaşadığım ülkelerde bir dizi çiftçi arkadaşım oluyor. Permakültür ve doğal tarım yöntemi izleyerek, verim ve kaliteyi düşük maliyete getiriyorlar. (Çiftçiler için en önemli konu bu olduğundan, burayı biraz daha açabilir misiniz? Örneğin, bir yabancı örnekle, maliyet düşürücü çabaları özetlemek mümkün mü? Belki bizdeki çiftçiler için de bu örnek daha ikna edici olabilir-ANN) Hem de aileleriyle geçirdikleri kaliteli zaman dilimi artıyor. Daha sağlıklı besleniyorlar. İşe gidip gelmek için her gün iki ya da üç saatlerini yolda harcamıyorlar. Çocukları, doğa eksikliği sendromu duymuyor. Gençler kent çiftlikleri ve çiftçi pazarlarında çalışmaktan memnun. Türkiye’de de benzeri resimler görülmeye başlandı.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek” adlı makalenizde, “Permakültür; küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçlar” diyorsunuz. Bolluk kelimesi, çiftçimizin iştahını kabartan en önemli ve sihirli kelimedir aslında. Çiftçi uygulamalarında, bu sihirli dönüşüm nasıl olabilir? Çiftçilere neleri önerirsiniz?

Daha önce de belirttiğim çoklu kültür yöntemiyle bolluk yaratılabilir. Yılda üç kez dahi ürün alınabiliyor. “Kardeş bitkiler ve çoklu kültür” işin bam telidir! Bu, meyve bahçelerine de uygulanabilen bir yöntemdir. Yarım dönüm araziyle, 4 kişilik bir aile beslenir diyoruz. Meyvesinden sebzesine… Gıda ormanı dediğimiz, kat kat dikine yapılacak bir ormana dönüşmüş bahçe ile.

Hatta işe çoraklaştırılmış toprakları ele alarak başlamak lazım. Çünkü Avustralyalı permakültür uzmanlarından Geoff Lawton ve ekibinin Ürdün’de yaptıkları ve son zamanlarda özellikle biyokömür kullanarak ortadoğu ve Afrikada dünyanın başka çölleşmiş yerlerinde tarım proleri yapanlar var. Geleceğin tohumlarının, bilge köylü kadınların sandığındaki çıkında olduğuna inanıyorum. Kadının, evladiyelik tohumu korumaya ilişkin bilgi ve becerisinin, yüzyıllarca korunmuş olması önemlidir. Şimdi bizim özellikle bilge yaşlı köylü kadınlarımıza o çıkınları saklayıp bugünlere taşıdıkları için minnet duyma zamanıdır. O kaynakları paylaşarak yaşamı yeniden yaratabilir Endüstriyel-Kapitalist sistemin yaratmak istediği kıtlık gerçeğinin tersine  bolluk  yaratabiliriz!

*. Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD den deneyimli permakültür (ekolojik yaşam) eğitmeni ve tasarımcısı.  İletişim: <koru.ora@gmail.com>

SunFlwRipinFoto: Emet in kendi bahçesindeki bolluk

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: