Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

Eko Yapı Dergisi  tarafından 2011 Temmuz’unda yapılan söyleşinin  gözden geçirilmiş halidir.

Emet Değirmenci, kendini permakültüre ve sürdürülebilir yaşam tarzına adamış bir kişi. 14 yıl boyunca jeofizik mühendisi olarak sismoloji alanında çalıştıktan sonra, ekoturizm diploması ve ardından üç permakültür sertifikası alarak kendini bu alanda öğreticiliğe adadı. Hem yurtdışında hem yurtiçinde birçok konferansa konuşmacı olarak katılan ve “Kadınlar Ekolojik Toplumda” isimli bir kitabı da olan Değirmenci ile toplumsal permakültür, kalıcı kültür ve kentte sürdürülebilir yaşam üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

EkoYapı Dergisi – Permakültür üzerine birçok yazınız ve konuşmanız var.
Söylemlerinizde permakültürü, kalıcı kültür ve sürdürülebilir yaşam tarzı olarak açıkladığınızı görüyoruz. Kalıcı kültürden kastettiğiniz nedir? Ya da sürdürülebilir yaşam tarzı derken kime göre, neye göre sürdürülebilir yaşamı vurguluyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Permakültür kavram olarak bizim dilimizde özünü çağrıştırmıyor. Bu konuya kafa yoran diğer arkadaşlarla birlikte kendi kültürümüze nasıl tercüme edeceğimiz konusunda biraz kafa yorduk. Ancak şu ana kadar tam bir karşılık bulamadık. Permakültürün sözcük anlamı kalıcı kültürdür (permanent culture). 1970 li Yıllarda endüstriyel tarıma ve yaşam biçimine karşı kalıcı kültür fikrini ortaya atan Bill Mollison, David Holgreen ve diğerleri kalıcı tarım kültürüne vurgu yapıyorlardı. Her şey gibi kavram olarak permakültür de evrim geçirdi ve enerji, ekolojik yapılar, ekonomi, toplum ve hatta kentin ya da bir köyün fonksiyonel olarak mıntıkalara (zonlara) göre planlanmasına kadar değişik alanlar içeriyor. Türkçeye (ya da başka bir dile) permakültür pratiklerini hayata geçirirken kapsam olarak içeriğine sadık kalmak koşuluyla oradaki yerel toplumun özelliklerine dikkat etmeliyiz. Öteki türlü Batılı bir paketle gelip yeni bir şeyler öğretecek olmak kapitalist küreselleşme ile zaten kendi kültürüne yabancılaşmakta olan insan dokusuna hizmet etme tehlıkesı doğar. Bu arada evrenselliğe açık olmak da çok önemli… Bizim de başka kültürlerden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Kendim yaşadığım ve ziyaret ettiğim ülkelerde yeni şeyler öğrenerek permakültür ve diğer yaşam deneyimimi zenginleştirmeye çalışıyorum.

Permakültürde üretilen ve kullanılan enerjiden, suya (sadece musluktan akan su değil) ve onun yeniden kullanımı ve akiferleri besleyecek şekilde doğal döngüye yeniden kazandırılmasına kadar entegre bütünsel ekolojik yaşam tarzı tasarımı amaçlıyoruz. Sosyal toplum örüntüsüne inanan biri olarak ekosistemde de bireysel özgürleşmenin olamıyacağı görüşündeyim. O halde permakültürle sadece bireyin kendini dönüştürmesi yeterli değildir. Zaten küresel iklim değişiminin gerçekleri bize toplumsal bir dönüşümü gerekli kılmıyor mu?Her ne kadar erozyona uğrasa da kolektif yaşam öğelerinin oldukça zengin olduğu bir Anadolu kültüründen geliyoruz. Komşumuz açsa ve bizim bahçemizde bolluk varsa, ürünümüzü gönül rahatlığıyla tüketemeyiz. Paylaşmak isteriz. Örneğin 70’lerde çocukluğumuzun kendine yeten ve kendini yenileyen (doğal yaşamın tüketicisi değil, parçası olduğumuz) günleri özlüyorum. Özellikle Türkiyeli toplumun yabancısı olmadığı değiş-tokuş ve birlikte iş yapma kültürü bir başka deyişle kollektifliğe dayanan imece usulü karşılıklı yardımlaşma ve hediye ekonomisi başka kültürlerle paylaşmamız gereken önemli değerlerdir. Benzeri ekonomilerin daha köklü ve bugün hala yaşayan yerli (indigenous) kültürlerde de var olduğunu görüyoruz. Örneğin, 10 sene yaşadığım Avustralya da 40. 000 yıl ötesine dayanan Aborijin kültüründe yılda bir kez yapılan şenliklerle kabileler arası hediyeleşme olduğunu biliyorum. Yaptıkları av aletleri ve onların yapım teknikleri bush tucker dedikleri vahşi doğadan topladıkları yiyeceklerin yenmesi eşliğinde günümüzde yaptıkları festivallerle canlandırılıyor. Benzer bir şekilde Yeni Zelanda’da yaşarken Maorilerin toplumlarına yeni katılan birini Marae dedikleri toplumsal evlerinde yaptıkları törenle toplumun tanıttıkları seramonilere tanık oldum. Kısacası insanlar önceden hediyeleşme ve değiş tokuş ekonomisiyle ayakta duruyorlardı.

Gerek üretim ilişkileri gerekse doğaya bir kayak deposu olarak bakması nedeniyle çökmekte olan kapitalist ekonomik sistemin yerini zamanla bu tür karşılıksız beklentilere dayalı ekonomik bir modelin alabileceğini ön görmek zor değil.

Dikkat ederseniz Pasifik adaları vb. yerliler küresel iklim krizi karşısında var olmayı hem eko sistemin bir parçası olarak hem de birbirleri arasındaki yardımlaşmada ayakta kalmak için yapıyorlar ve kasırgalardan tayfunlardan en az etkileniyorlar.

EkoYapı Dergisi – Bahsettiğiniz yaşam tarzında mimari anlamda ne gibi bir farklılık oluyor?

Emet DEĞİRMENCİ – Ekolojik mimaride evlerin/yerleşke birimlerinin ömrünü tamamladıktan sonra bulunduğu yerin ekolojisine atık bırakmadan karışması amaçlanır. Pencere çerçevesinden dolabına ve diğer yapı malzemelerine kadar her şey doğaya atık bırakmadan karışabilmelidir. Elbette içinde yaşayan insanlar da ekolojik bütünlüğün bir parçası olacak şekilde yaşam sürmelidir. Kullanılan temizlik maddelerinden atık suyunu dönüştürmeye, enerjiden aklınıza gelcek diğer kaynak kullanımına kadar…. Anadolu da eskiden evler kerpiçten çamurdan ya da taştan yapıldığında zaten böylesi bir döngü söz konusuydu. Ayrıca bu tekniklerden çoğunun geliştirildiği bir coğrafyadayız. Örneğin, saman balyasından ev yapımının (her ne kadar Almanlar şu an bu işin öncülüğünü yapıyorlarsa da) 200 yıl önce Anadolu’da gerçekleştiğini biliyoruz. Neden o soluk alan konut biçimlerine geri dönmeyelim? Bu kapsamda Viranşehir’deki toplumsal yönü de olan ekolojik evler projesi beni çok heyecanlandırıyor. İşin öncülüğünü yapanları kutlamak lazım. Bu tür örnekleri başka bölgelere yaymalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Günümüz dünyasında kalıcı durumlar, ürünler pek istenmeyen bir şey. İnsanlar sürekli tüketime yöneltiliyor. Yani sizin bakış açınızla olması gereken ile şu andaki gerçekler birbirinin zıttı olan iki olgu. İnsanların bu sürdürülebilir duruma bakışı nasıl?

Emet DEĞİRMENCİ – Birkaç yıl önce Amerika’da bölgesel düzeyde büyük bir permakültür buluşması oldu. Asıl konuşmacı (key note Speaker) olarak Bullock Brotherslar davet edilmişti. Permakültür konusunda dünyadaki öncü projelerden birini 30 sene önce Washington Eyaletindeki Orcas Adası’nda gerçekleştirmişler. Dünyanın her yerinden meyve ağaçlarını yerel iklime adapte etmişler. Devasa kırmızı sedir ağaçlarının tepesine güneş panelleri atarak 30 dönüm kadarlık bir alanda stajerleriyle birlikte 30 kişi ve tabii ki dünyanın bir çok yerinden gelen ziyaretçileriyle kendine yeterli bir yaşam biçimi oluşturmuşlar. Bataklığı sulak alan haline dönüştürerek kurak tepeleri açtıkları göletlerle ve kütüphaneyle gerçekten örnek gösterilecek bir proje yaratmışlar. Douglas Bullock konuşması sırasında ikide bir biz 30 sene önce dünyanın geleceğini görebildik diyordu. Ben de soru kısmı başlayınca ilk sırada olmayı başararak şu soruyu sordum: siz geleceği görüp ‘örnek bir proje gerçekleştird'[‘n’z ‘,’n s’z’ kutlarim. Peki permakültür açısından 20-30 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Öyle ki; kapitalizm bugünden kendini yeşillendirmeye başladı. Permakültür gerçek toplumsal bir dönüşüme nasıl yardımcı olabilir? Kısacası toplumun tüketim değerleri nasıl değişecek? İşin doğası gereği biz permakültücüler tüketime ‘DUR’ diyen bir kültür yaratmaya çalışıyoruz. Ekolojik ayak izi bırakmayacak bir anlayışın geleceğine toplumsal olarak nasıl yardımcı olacağız’ diye açtım sorumu. Düşündü biraz ama bunun yanıtı zor dedi bıraktı.

Kendi adıma ilkel bir yaşam tarzına geri dönüşten söz etmediğimin altını çizmeliyim. Bireysel anlamda kapitalist düşünüş tarzı içinde permakültürle problemin değil çözümün parçası olarak (yaşama geçirdikleriniz odaklı) bir karşı duruş sergiliyorsunuz. Çözümlerimiz kapitalizmin kıtlık ve yarışma mentalitesine karşı bolluk ve paylaşım yaratmaktan yanaysa permakültürcüler belki bugünün iklim bilimci kadar hedef noktası olabilir. Tabii yoksulu neden organikten anlamıyor diye ötekileştiren bakış açısı da söz konusu. Böylesi elitist bir permakültür anlayışını doğru bulmuyorum. Ekolojik krizin çözümünü toplumsal amaçlı düşünmezsek bilerek ya da bilmeden dil, din ırk sınıf vb. çeşitli anlamlarda ötekileştirdiklerimizin sayısı katmerleşir ve yeşil bir dünya ama kapsayıcı olmadığı için sosyal problemlere gebe bir toplum yaratmaya katkıda bulunmuş oluruz. Örneğin, yalnızca uygun (apropriate) teknolojiler değil de insani ölçekte uygun teknolojiler önerdiğiniz zaman kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim mantığına da karşı bir duruş sergiliyorsunuz. Yerel örneklerin birleşerek bir mozaik oluşturacağına inanıyorum. Adı yeşil ya da ekolojik dahi olsa merkezi bir dönüşümden yana değilim. Küresel iklim değişimi nedeniyle yaşam gittikçe yerelleşmek yerek kaynak ve kültüre dayanmak durumunda. Bu biz istesek de istemesek de olacak. Ancak yerel halkın kontrol edebileceği sistemlerin daha dirençli olacağına inanıyorum. Karar mekanizmalarında yerel kişilerin olduğu ve doğrudan demeokrasi ilkeleriyle işleyen topluluklarda karara katılma kolaylaşır. Dolayısıyla sosyal problemlerin çözümüne de katkıda bulunan yerelliğe dayanan halkın benimsediği yaşam dönüşümleri kalıcı olabilir. Böylesi ekolojik bir mozaikle sağlıklı bir dönüşüm doğacağına inanıyorum.

EkoYapı Dergisi  – Bu durumun ne kadar zamanda gerçekleşeceğini ön görüyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Şu an kapitalist tüketim toplumu bir arayış içinde. Sistem, yeşil ve kısmen daha ‘adaletli’ bir kapitalizm yaratarak çarkını çevirmeye çalışıyor. Bizler gibi etik değerleri olan insanlar daha temelden sorgulamalar yapmalı ve kendi dönüşümünü hiyerarşik değil tabandan tavana yükseltmeli. Farkındalığa göre her ülke ve hatta her yerleşke bçlgesi iöin farklı zaman dilimleri öngörülebilir. Belki fazla karamsar ama gerçek olan bir öngörü var: iklim bilimcileri tarafından dünya nüfusunun 50 yıl içinde yarısı iklim felaketleriyle silinebilir. Herkes bu gezegende ekolojik olarak var olmak için çözümler üretmek durumundadır. Bu yalnızca bir zorunluluk değil önceliktir aynı zamanda… Elbette savaşların olmadığı barışçıl bir bir ortamı varsayıyorum. Çünkü savaş şiddetinin ekosisteme zararları apayrı bir konu. Aksi takdirde bu gemide hep beraber yok olacağız. İşin bu boyutunu fark eden epey kişi oluşmaya başladı ama toplumsal ve kapsayıcı boyutunu fark eden hala çok az kişi var. Eğer kendiniz üretmiyorsanız organik yiyeceğe ulaşmak orta sınıf ve üstü için geçerli. Oysa toprağın da bir canlı olduğunu ve ona etik yöntemlerle yaklaşılması gerektiğini anlamaya çalışmak zengin, fakir, köylü ve kentli herkesin öncelikli işi olmalı. Çözüme yalnızca sınıfsal açıdan da bakamayız. İşin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin, eski kuşakların toprak kültürüne ilişkin yerel pratiklerini ve bilgeliğini hiç gecikmeden kayda geçirmeliyiz. Çünkü onlar 1980’lerden bu yana sürdürülen neoliberal politikalarla hızla erozyona uğruyor. Bir başka deyişle ebeveynlerimizden öğerndiklerimiz bilgi ve becerilerini bir an önce kayda geçirmeliyiz. Hatta bunları paylaşacağımız halk kütüphaneleri oluşturmalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Fakat organik üretimde de bir takım yanlış anlaşılmalar var. Kışın erik, yazın portakala ulaşabiliyoruz, hem de üzerinde organik etiketiyle beraber. Bu durumda “organik” ibaresine de şüpheyle yaklaşılıyor.

Emet DEĞİRMENCİ – Kesinlikle… artık organik piyasasının da sorgulanması gerekiyor. Endüstriyel üretimden kaçarken başka bir endüstri, organik endüstrisiyle yüz yüze geliyoruz ki; onların hepsi masum değil. Kürdü, Lazı, Ermeniyi, kara deriliyi, Asyalıyı aşağılayan ama onların ürettikleri leziz şeyleri tüketen insanlar az değil. Permakültür eksenli düşünsek de ekini biçerken Ermeni/Kürt vb. türküsüyle ritim yaratan bir permakültür modeli toplumu zor günlerin fırtınasına, seline daha iyi hazırlar diye düşünüyorum. Diliyle ve kültürüyle kimseyi ötekileştirmeyen ya da hakim kültürün yeşil penceresinden değil de bakılacak bir dizi başka pencereler olduğunu hep akılda tutmak gerek. Bunun yanında her ülkede eskiden olduğu gibi yerel kaynaklara dayalı küçük aile çiftliklerinin nüfusun %70′ini beslediği günlere geri dönmenin yolunu açmalıyız. Toplum Destekli Tarım (Community Supported Agriculture) modeli bunlardan biridir. Amerika da organik üretime sadece dört firmanın hâkim olduğunu görüyoruz. Küçük tarım arazilerine sahip olanlar bir araya gelip güç birliği yapmazsa bu tekelleşme Türkiye’de de zamanla gerçekleşecek. Ülkemizde bir takım büyük firmalar organik piyasasına girdi ve GAP bölgesinin temiz toprakları paylaşmış durumdadır. Dolayısıyla etiketinde organik yazan ürüne %100 etik değerlerle üretilmiş gözüyle bakamayız. Organiğin ötesinde doğal tarım yöntemleriyle ve yerel bilgelikle üretilen yiyecek benim için daha makbuldür. Yüz yüze ilişkilerin olduğu, çocuk, kadın ya da etnik insan emeğinin sömürülmediği herkese insanca muamele edildiği ve toprağa etik olarak davranıldığı ürünleri tüketme bilincini yaratmalıyız. Dünya çlçeğinde 2006 da böylesi etik bir temelde yükselen küresel bir çiftçi hareketi başlatıldı. Latin Amerikalı Çiftçiler La Via Campessina bunun adına Gıda Bagımsızlığı Hareketi diyor. Tarladan sofraya tüm yiyecek üretim sisteminin demokratikleştirilmesi üzerinde duruluyor. Buna tarımda cinsler arası iş bölümü, sigortasız mevsimlik tarım işçisi çalıştırma dahildir. Birçok ülkede (160 den fazla) temsilcileri olan bu harekete bizden Çiftçi Sendikaları üyedir.

EkoYapı Dergisi  – Sizin toplumsal dönüşümlere daha çok önem verdiğinizi görüyoruz. Toplumsal ve bireysel hareketler arasında ne gibi farklılıklar var?

Emet DEĞİRMENCİ – Toplumsal bir dönüşümden bahsettiğimiz zaman daha çok mahalle ya da köy ölçeğinde olmasına vurgu yaparız. Kişinin bireysel bazda ekolojik ayak izi oldukça az olabilir ama var hakim kapitalist sistemin bireysel yeşil dönüşüm yanlısı olunca görüntüde bütünü kaçırıyor. Bireysel sürdürülebilirlikte kendimiz ekolojik alışkanlıkları hayata geçirdiğimizde ‘ben yeşillendim başkası neden ampulünü değiştirmiyor ya da ekolojik deterjan kullanmıyor’ olgusu ortaya çıkıyor ki; bunun arkasında fukara ülkelerin nüfusunu (ki onların ekolojik ayak izi çok daha az olduğu halder) kanser uru olarak gören gerici düşünceler yatabilir. Organik yaşamın ne olduğunu bilmeyen insana organik yaşamadığı için tepki gösteremezsiniz. Bu yüzden bir toplumsal farkındalık yaratırken çok boyutlu düşünmek gerekir. Önce onlara kendi güçlerine dayanan bir ortam yaratmaya katkıda bulunuyor muyuz ona bakmak iyi olabilir. İşte o zaman toplumsal olarak da kendini yenileyen ve kendine yeten bir yaşamdan söz edebiliriz. Böylece aynı zamanda yalnızca doğaya yabancılaşma değil, toplumsal yalıtılmışlık da çözülmeye başlayacaktır.

EkoYapı Dergisi  – İnsanların sürdürülebilir yaşamdan anladığı günlük hayatta sahip olduğumuz lüksleri bırakıp, “her şeyi bir kenara bırakıp tası-tarağı toplayıp gitmek” oluyor, ama anladığım kadarıyla varolan teknolojik hayatı da elinizin tersiyle itmiyorsunuz.

Emet DEĞİRMENCİ – Söyleşiye başlarken permakültür tanımında söz ettiğim gibi insanlık istesek de istemesek de bir evrim geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Bu evrimde faydalanmamız gereken, vazgeçemeyeceğimiz şeyler var. Örneğin, bana (yalnızca kadın olduğum için değil tüm cinsler için de) düşünmek için vakit kazandıran çamaşır makinesinden şu anda vazgeçmek istemem. Çünkü çamaşır yıkarken kaybedilen zamanı başka bir yaratıcılık için kullanabilirim. Permakültürde biz uygun teknolojilerden çareler gösteririz. Böyle olunca evet ayakla çevrilen makine kullanıp kuş seslerini dinleyerek ya da kışın serada çamaşır yıkayabilecek modeller de yaratmak olasıdır. Ama herkes böylesi bir ortamda yaşayamıyor olabilir. Ben toplumsal dönüşümü aşama aşama düşünüyorum ki sindirerek ilerlenebilsin.

Teknolojik yeniliklerle bugün gelinen noktada enerji verimli olmasının yanında yerel ve yenilenebilir olması ve çevresindeki canlılara en az zarar veren (hatta vermeyen) enerji üretmek mümkündür. Bunun için devasa maden kaynaklarına da gerek yok. Geri dönüşümlü malzemelerden de enerji sistemleri yaratabiliriz. Örneğin, Kolombiya’da 1980’lerde kurulan Gaviotas Eko Köyünde düşük teknolojiyle enerji üreten sistemler var. Arka bahçemize kuracağımız bir rüzgâr tribünü ya da küçük bir su kaynağıyla çalışan bir tribünle de gereksindiğimiz enerjiyi üretmek olasıdır. Elbette sadece güneşe değil ışığa duyarlı fotovoltaiklerle nerji kaynağımızı çeşitlendirmek de mümkündür. Burada demek istediğim yaşamı basitleştirmek ve kendi elimizde kılmak için insanlığın geldiği bilgi ve deneyim birikiminden yararlanmaktır. Vahşiye dönüş romantik ve kulağa hoş gelebilir. Ancak insanlığın oralardan bu noktaya evrilerek geldiğini unutmamak gerekir. Kentteki ya da köydeki kaç kişi onlarca yıl vahşi ortamda yaşayabilir? Bizim gibi güneşi bol bir ülkede pasif güneş enerjili konutlarla yüzümüzü güneşe dönerek enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılayabiliriz.

EkoYapı Dergisi – Kent insanı, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, sürdürebilir yaşamı kendi hayatına nasıl adapte edebilir?

Emet DEĞİRMENCİ – Balkondaki saksımızda sadece domates değil, kardeş bitkiler yöntemiyle fesleğen ve kadife çiçeğini de birlikte yetiştirebiliriz. Permakültürün birden çok işlev ilkesi olarak hem güzel görünür hem de köklerindeki mineraller birbirini besler ve ayrıca böcek gelmesi de önlenmiş olur. Biyo-yoğun (Bio-intensive) tarım yöntemiyle yarım dönümlük bir araziden dört kişilik bir ailenin sebze meyve ve şifalı otlar gereksinmesini karşılayabiliriz. Küçük ölçekten başlamak anlamında önce saksıların potansiyelini anlamaya ihtiyaç var. Ben mutfağımdaki pencerenin önünde fesleğenden tutun da birçok şifalı bitkiyi dört mevsim yetiştirebiliyorum. Dikine pencere bahçesi, dikey bahçecilik diye teknikler var. Böylece alanı maksimum düzeyde kullanıyor ve gün ışığından daha fazla yararlanıyorsunuz. Apartmanda yaşıyorsak ya çatımızda bunları yapabiliriz ya da balkonda. Kentteki sokaklarda asmaların ve sarmaşıkların yanında günebatan çiçekleri yetişse, hem güzel bir görüntü olur hem de sonbahar geldiğinde çekirdeğini çıtlatsak ne güzel olur. Güne bakan çiçekleri benim için kentin betonlaşmasına meydan okuyan isyankar sembollerdir. Bu teknikleri öğrendikten sonra komşuyla ya da arkadaşınızla anlaşıp kentin boş yerlerinde yapabileceğiniz toplumsal bahçe projelerine ön ayak olabilirsiniz.

Projenizin toplumsal boyutunu o ana kadar kimsenin ele almadığı bir temada gerçekleştirirseniz onu eşsiz kılabilirsiniz. Yeni Zelanda’da öncülük ettiğim böylesi bir projede daha ikinci yılında mastır/doktora araştırma konusu yapan ve öğrencilerin ve basının ilgisini fazlasıyla çektik. Hatta uluslararası düzeyde stajyer olarak başvuranlar olmaya başladı. İstanbul’da boş kalan yerlere tohum topları atsak devamının geleceğini düşünüyorum. Bugün Balat’ta Mavi Kalem Derneği üyeleri yerel halka evladiyelik tohumlardan ürettikleri sebze fideleri dağıtıp insanları kentte yenebilir bitkiler yetiştirmeye özendiriyorlar. Geri dönüşümlü kaplar içinde pencere önlerinde yenebilir bitkiler görmek ne kadar hoş… Küresel ölçekte bakarsak Küba kent tarımında dünyada en iyi örneği oluşturuyor. Bunun yanında dünyanın birçok yerinde su hasadı kent cadde kenarı bahçeler vb. yaygınlaşıyor. Hatta benim Seattle’da yaptığım gibi arıcılık ve sokaktaki diğer komşularımla küçük baş hayvancılığı pratiklerine ekleyenler de az değil. Permakültürcüler olarak insanların kendi kendine yeteceği bulunduğu yerde yiyecek üretecek yönetmelikleri desteklemeliyiz. Gördüğünüz gibi permakültürün toplumsal boyutu özgürlük alanlarımızı genişletip bizi birbirimize bağlayacak ve kentteki yabancılaşmayı da azaltacak boyutta heyecan vericidir.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: