Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

Archive for the ‘Makaleler’ Category

“Yeşil” Kapitalizm

Fikret Başkaya ile “Yeşil” Kapitalizm ve Çıkış Üzerine Söyleşi*

Açık Gazete’ye teşekkürlerimizle

http://www.acikgazete.com/soylesi/2015/12/08/yesil-kapitalizm-ve-cikis-uzerine.htm

Prof. Dr. Fikret Başkaya, “Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak” dedi.

08-12-2015, Salı

Emet Değirmenci Birikim” Dergisi için Fikret Başkaya ile söyleşti.

– Hocam siz kapitalizme ve çıkış yolarına uzun süredir kafa yoruyorsunuz. Bunun yanında ekolojik krize ilişkin gerçekçi vurgular yapan özgürlükçü Marksist’lerdensiniz. Kapitalizmin yeşili kırmızısı olmaz belki ama ekolojik kriz artık kapitalist yatırımcıları dahi epey düşündürür hale geldi. Örneğin, 20 YY’ın sonundan itibaren sigorta şirketleri küresel iklim değişimine ilişkin birçok riski yüklenmekten kaçınır durumda. Bunun yanında kapitalizm karbon emisyolarını indirgeme odaklı bazı adımlar atıyor gibi görünüyor. Bir yandan ABD ve yandaşları hala fosil yakıtlar için dünyanın çeşitli yerlerinde savaş açmaktan ve gerici rejimleri desteklemekten geri durmazken diğer yandan güneş, rüzgar, biyo yakıt gibi doğal enerjilere devasa yatırımlar yapıyorlar. Siz küresel ölçekte tabloyu nasıl görüyorsunuz? 21 YY da kendini yeşilleyen kapitalizm evrimini nasıl sürdürürecek?

– Yıkım o kadar hızlı ve kapsamlı ki, artık görmezlikten gelemezler ama gördükleri ve görmek istedikleri asıl görülmesi gereken değil. 1992-2012 aralığında ‘sürdürülebilir kalkınma’ retoriğiyle işi götürdüler. Aslında bir oxymore olan sürdürülebilir kalkınma retoriği aşınınca, yeni bir şey keşfetmeleri gerekiyordu. Ve “yeşil ekonomi” devreye sokuldu. Aslında sermayenin baronlarının gönlünde yatan söylem de “yeşil ekonomi” değil, “yeşil büyüme”. Yeşil ekonomi daha çok BM çevresindeki, işte Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Programı UNCED, vb gibi kurumların tercihi. Ama bu mesela OECD’nin tercihi değil. Onlar “yesil büyüme”yi tercih ediyorlar. İşin özeti şu: sermaye kendini genişletilmiş ölçekte yeniden üretmek zorunda, aksi halde varlığını sürdüremez, artık burada durayım, bu kadarı yeter demesi mümkün değil. Lâkin patinaj yapıyor, o zaman bu soruna bir çare bulmak gerekiyordu işte “yeşil ekonomi”, daha doğrusu “yeşil büyüme” bu zorunluluğun sonucu olarak peydahlandı. “Esmer ekonominin” yerine, “yeşilini’ ikâme etme çabası söz konusu… Amaç, sermayeye yeni ve daha büyük değerlenme, daha büyük kâr alanları açmak. Diyorlar ki, ekonominin ekolojikleşkesi büyümeye bir fren değil, dolayısıyla “yeşil ekonomiyle” sorunlar aşılır, yoksulluk ortadan kalkar, eşitsizlikler azalır, vb. Hem bunlar sağlanır ve hem de ekolojik riskler, doğal kaynak yetersizliği sorun olmaktan çıkar. Böyle bir söylem ancak kapitalizm, onun temel ‘yasaları’, temel eğilimleri ve dinamiklerinden habersiz olan ahmakları aldatmaya yarar…

Aslında yeşil ekonomi demek, yangına körükle gitmek gibi bir şey. Asıl amaç ekonomik büyümenin gerektirdiği “sınırsız pazar” arayaşına bir çare bulmak… Başka türlü söylersek, doğanın finanslaşması, bu dünyada canlı olan ne varsa metalaştırılması, paralılaştırılması, özelleştirilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesi amaçlanıyor. Gerekçe de evlere şenlik. Özetle deniyor ki, doğa temel hayatî hizmetler üretiyor, işte karbon gazını çekiyor, suyu temizliyor, vb. ama bu hizmetler (işlevler densin) aşınıyor, kötüleşiyor zira bunlardan bedava yararlanılıyor, parayla alınıp satılmıyor… O halde bozulmayı durdurmak, iyileşme sağlamak için bunların metelaştırılmaları, paralılaştırılmaları, özelleştirilmeleri, özel mülk kategorisine dahil edilmeleri gerekir. Velhasıl bu anlayışa göre çözüm özel mülkiyettedir…

Aslında yapılmak istenen, Gezegeni kurtarmak için onu metalaştırma operasyonundan başkası değil. Oysa, tam tersinin yapılması gerekiyor ve kapitalizm dahilinde büyümeyle doğayı koruma hedefi bağdaşır değildir. Asıl amaç bu güne kadar kapitalizmin değerlenme ve etkinlik alanı dışında kalmış ne varsa sürece dahil etmek: işte ‘doğal kaynakları’ özelleştirmek, canlının telif hakkına sahip olmak, toprakları, suyu, havayı, ormanları, biyolojik çeşitlililği, vb. özelleştirmek… Eğer bunlar gercekleşirse, o zaman “etkin ve sorumlu” bir kullanım mümkün olur demek istiyorlar… Oysa işin içinden çıkmak için tam da bunların tersini yapmak gerekiyor. Velhasıl, kapitalizmin mantığı, işleyişi, temel eğilimleri işlemeye devam ettikçe, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu sahte söylemi vakitlice red ve mahkûm etmek gerekiyor…


Emet Değirmenci

– Almanya’nın çoğu bölgesinde, ABD’de Kaliforniya eyaleti, hatta Suudi Arabistan’da devasa güneş tarlaları kuruluyor. Hollandalıların ise okyanus içine ektikleri rüzgar tribünleri var. Türkiyede özellikle rüzgar enerji santral yatırımlarında (RESTler) ve hatta temiz enerji adı altında dayatılan (HES ler) ve yapıma başlananan nükleer santraller mevcut. Buna kiEndüstri devriminden bu yana sürekli ‘teknoloji kirletti teknoloji temizleyecek’ umudu pompalanıyor. Buna kirletılen içme suyu havzalarını temizlemek yerine deniz suyunu içilebilir hale getiren teknolojiler vb de ekleyebiliriz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Bir kere teknoloji konusunda tam bir aymazlık söz konusu. Çoktan “ileri teknoloji” tutkunluğu bir tür din mertebesine yükseltilmiş durumda. Her kim ki, kapitalizmin ürettiği/ kapitalizmi üreten teknolojileri eleştirmeye kalkarsa, teknoloji düşmanı, dahası uygarlık düşmanı, gerici, karanlıkçı… sayılıp lânetleniyor. Ve teknolojinin mutlaka her sorunu çözeceğine dair de köklü bir kör anlayış yerleşmiş durumda. Eğer gerçekten teknoloji sorunları çözüyor olsaydı, onca teknolojik “ilerlemeden”, onca “teknolojik hârikalardan” sonra insanlık ve uygarlık bu günkü sefil durumda olur muydu, yerlerde sürünür müydü, küresel riskler peydahlanır, insanlığın ve uygarlığın geleceği riske girer miydi? Kapitalizmin ürettiği “ileri teknolojiler” her aşamada emekçi kitlelerin, işte işçilerin, köylülerin, esnafların, velhasıl toplum çoğunluğunun aleyhine sonuçlar doğurdu ve süreç şimdilerde daha da hızlanmış durumda. Bu yüzden yaklaşık son iki yüzyılda “ileri teknolojilerin” kurbanları bu saçmalığa itiraz ettiler. Tâ Luddist hareketinden bu yana itirazlar hiç bir zaman eksik olmadı. Şimdilerde insanlar bir nükleer santral, bir termik santral, bir hava alanı, bir baraj, bir yol ve köprü, bir AVM, vb. yapımına itiraz ettikleri zaman, bunu asla teknoloji karşıtı oldukları için yapmıyorlar, tam tersine zararlılığı ve tehlikesi bariz olan, yaşamlarını ve geleceklerini zora sokan bir tür teknolojiye karşı çıkıyorlar. Doğrusu “temiz enerji” retoriğinin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Çokuluslu şirketler kâr neredeyse oradadırlar ve onları ilgilendiren yegane şey kârdır, öyle olunca da güneş enerjisine de, rüzgar tribünlerine de yatırım yaparlar. Dolayısıyla “alternatif enerji” söylemiyle ilgili olarak ihtiyatlı bir tavır geliştirmek gerekiyor. Asıl büyümeyi sorun etmek ve enerji yutucu mevcut durumdan vakitlice çıkmak gerekiyor… Mesela biyoyakıt bir alternatif olarak sunuldu. Oysa agrokarbüranların tam bir yanılsama olduğunun anlaşılması için çok zaman geçmedi… Mesela petrolü etenol’la ikima etmeye kalkılırsa, gıda üretimi için kullanılan topraklar bu amaç için yeterli bile olmaz ama bir de monoprodüksiyonun tahribatı ortaya çıkar… O halde paradigmayı değiştirmek, enerji yutucu olmayan bir üretim modeline geçmek gerekiyor. Aksi halde doğa tahribatının derinleşmesi kaçınılmaz…

– Uygulamaya sokulan ‘temiz enerji’ yatırımlarının genelde merkezi ölçekte olduğunu görüyoruz. Geliştirilen teknoloji hem karmaşık, hem de insani boyutta değil. Bir başka deyişle şarteller bir yerden kapatılırsa yine o bölge/ülke karanlıkta kalacak şekilde planlanıyor. Kullanılan iş gücü ve atıklar ise fakir bölgelere zarar verir durumda. Örneğin, Çin de çocuk ve kadın emeği kullanılarak yapılan güneş panelleri vb. Avrupa ülkelerinin elektronik atıklarının Hindistan’a gönderilmesi gibi örnekler de gösterilebilir. Sıfır Atıklı Kentler ( Zero Waste Cities) inşa etme adı altında atığın bir bölümü tuğla ve yol yapımı gibi şeylerde kullanılıyor. Oysa geri dönüşüm de kullandığı enerjiö su vb dikkate alınırsa karbon ayak izi oldukça fazla. ‘Kullan at, nasıl olsa dönüştürülüyor’ diyor kapitalizm. Böyle bir yeşil gelecek olabilir mi?

– Bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmekle mümkün ve üretirken de, tüketirken de doğaya bir şeyler atma yani kirletme zorunluluğu var. Bu da demektir ki, kapitalist mantık geçerliyken üretirken de tüketirken de doğayı kirletmek, kaynakları eksiltmek zorunlu. O zaman da sınırsız büyüme ve prodüktivizim sarmalından çıkmak, sorumlu bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor ama kapitalizm dahilinde böyle bir şey mümkün değildir.

Kapitalizmin doğaya ve insana zarar vermeden yol alması mümkün değil. Bir de tabii burjuva iktisatçılarının uydurduğu sözde “dışsal ekonomiler” saçmalığını da teşhir etmek gerekiyor. Bu, üretirken insana ve doğaya verilen zararların dikkate alınmaması demek! Oysa aslında “dışarda” kalan bir şey yok. Zira bu sonlu bir dünya ve kaynaklar da sınırlı. Dolayısıyla dışarda kalan bir şey yok. Şimdilerde yıkım daha da büyüdükçe ve görünürlüğü arttıkça, durum biraz daha anlaşılmaya başlandı diyebiliriz. Bu günkü eğilimler ve süreçler yol almaya ve yıkıcı sorunlar ve sonuçlar üretmeye devam ettikçe, “yeşil bir gelecek” mümkün değil ama işlerin daha da sarpa sarma ihtimali, insanlığın ufkunun kararması kaçınılmaz görünüyor… Onun için ne yapıp-edip egemen söylemin dışına çıkıp, bilinci özgürleştirmek gerekiyor. Velhasıl farklı düşünebilmenin, farklı davranabilmenin, farklı yapabilmenin yol ve yöntemlerini keşfetmek gerekiyor ki, bu mümkün.

– İsterseniz teknolojinin gidişatına biraz daha dikkat çekelim: Merkezileşmenin yanında gittikçe otomatikleşme de arttırılıyor. Uzaktan kumanda edilen sistemlerle artık bir yerin sabah, öğle ve akşam iklim verilerine ulaşılabilir durumda. Örneğin, Türkiye ye herhangi bir köyde öğleden sonra yağmur fırtına olacak mi diye yorum yapabiliyorsunuz. Merkezi şekilde uzaktan kumandalı sulama sistemleri olduğu gibi yağmur, kar yağdırma sistemleri ve hatta uzaktan kumandalı savaş sistemleri var. Son yıllarda ise işçisiz fabrikalar, şöförsüz arabalar üç boyutlu yazıcılarla bir yapı tasarlayabiliyorsunuz. Neredeyse fabrikaları yapan da robotik sistemler olacak. Bu bağlamda işçi sınıfı (proletarya) nın yeri ve gücünü nasıl tanımlıyorsunuz?

– Kapitalizm bidayette mükszüzleşmiş-proleterleşmiş bir insan kitlesini var sayıyor. Fakat bir kere süreç yoluna girip-hareket ettikten sonra da mülksüzleştirerek yol alıyor. Her seferinde daha çok insanı mülksüzleştiriyor, proleterleştiriyor, velhasıl insanları üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum ediyor. Ekseri sanıldığı gibi kaptitalizmde müdemiç (içkin) bu eğilim, sanayi kapitalizminin ilk ortaya çıktığı döneme ait, dolayısıyla geride kalmış bir şey değil. Zaten proleter kavaramı da latince proletarius’dan türeme ve hiç bir şeyi olmayan, çıplak, çulsuz… anlamına geliyor. İkincisi, kapitalizm kutuplaşma üreterek yol alabiliyor. Bunun anlamı, bir tarafta zenginlik birikirken, karşı tarafta yoksulluğun ve sefaletin birikmesi ve bu sadece tek bir ülke dahilinde degil, dünya ölçeğinde de ortaya çıkan bir durum. Üçüncüsü kapitalizm, teknikçi bir üretim tarzı veya uygarlık. Her seferinde daha ileri, daha gelişmiş teknolojileri devreye sokma zorunluluğu var. Tabii teknolojideki her ileri adım, her seferinde daha az işçi kullanmakla, işçiyi makinayla ikâme etmekle sonuçlanıyor. Sonuç itibariyle her teknik ilerleme başta işçi sınıfı olmak üzere, toplum çoğunluğu aleyhine yol alıyor. Aslında kapitalizmin ürettiği ve kapitalizmi üreten teknoloji her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor ama insanlar yıkılanı değil, yapılanı görüyor. Oysa, modern teknoloji aslında tam bir yıkım, yok etme ve kirletme aracı. Ama bir fetiş mertebesine yükseltilmiş olduğu için insanlar ona toz kondurmaya yanaşmıyor.

İşte deniyor ki, işçi sınıfı artık buharlaştı. Aslında teknik ilerlemeyle her seferinde daha az işçiye ihtiyaç duyulması, düzenli bir işe ve gelire sahip insan sayısının azalması, işçi sınıfının sayısını azaltmıyor… Tam tersine proletarya sürekli büyüyor. Mülksüzleşme ve proleterleşme sürekli artıyor. Teknolojik ilerleme sanayi sektöründe çalışan sayısını azaltıyor ama, hizmet sektöründe ve “iğreti işlerde” (prekarya) çalışanların sayısını büyütüyor. Eğer işçi sınıfı sadece çalışan ve düzenli bir geliri olan kitle sayılırsa o zaman gerçekten bir azalmadan söz edilebilir ama işçi sınıfı dendiğinde mülksüzleşmiş, proleterleşmiş, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun devasa kitle anlaşılırsa, işçi sınıfının bu gün her zamankinden daha kalabalık olduğu görülecektir…

Sıkıntı, “yeni durumda” kitlelerin örgütlenme ve bilinçlenme konusundaki olumsuzluklardan kaynaklanıyor. Ve bu durumdan küreselleşme birinci derecede sorumlu denebilir. Zira örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Bir fikir vermek için, bu gün Türkiye’de 16 milyonun üstünde ücretli çalışan var ama bunların sadece %6’sı bir sendikaya üye (tabii sendikaların niteliğ de ayrı bir tartışma konusu…) ve bu %6’nın toplu iş sözleşmesi (TİS) hakkına sahip olanı %3… Dünyanın her yerinde örgütlülük düzeyi dibe vurmuş durumda. Ama senin de çok iyi bildiğin gibi, çok çeşitli mücadele özneleri ve yöntemleri ortaya çıkmış durumda. Zira saldırı son derecede şiddetli ve kapsamlı. İnsanların bu saldırıya ‘hoş geldin, safa geldin’ demesi mümkün değildi. Saldırının olduğu her yerde karşı saldırı da olmak zoranda… Şahsen teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, işte robotlar ne kadar hârikalar yaratırsa yaratsın, canlı emeğin, yani işçilerin önemli olmaya devam edeceği kesin. Ve nihai bir robotlaşma da mümkün değildir. Kaldı ki bu tür bir ilerlemeyi bir marifet saymak da saçmadır… Eğer bir teknik ilerleme insanı önemsiz/ değersiz hale getiriyorsa, onu bir matah saymanın, yüceltmenin ne âlemi var. Şahsen geçerli süreçlerin ve eğilimlerin insanı insanlıktan çıkırdığı konusunda hiç bir kuşku duymuyorum. Zira robotlar geliştikte insanların da robotlaştığı gözden kaçıyor. Aslında teknoloji bizzat insanı da insanlıktan çıkarmak için yoğun bir çaba içinde… Şimdilerde insanla tekniğin karışımı yeni bir insan “türü” üretme çalışmaları hızla yol alıyor. Amaç “insan ötesi” (post-insan) denilen yeni bir yaratık (süper insan ) üretmek… Ve diyorlar ki, post-insan olmayanlar yaya kalacak zira onlar geleceğin şempanzesi gibi bir şey olacaklar… Bu saçmalığın vakitlice durdurulması gerekiyor. Velhasıl, şahsen vakitlice şu teknoloji çılgınlığından çıkmanın, aklını başına almanın gerekli olduğu bir zamanda olduğumuzu düşünüyorum…

– Kapitalizm önce kirletir sonra temizlemek için ilacını satar bile diyemiyoruz. Herşey birbirine öylesine karışmış durumda ki… Örneğin, Starbucks Adil Ticaret (Fair Trade) kahve satıyor, ABD’nin gıdadan giysiye elektronik eşyadan tarım ilacına kadar geniş ürün yelpazesi olan WALMART organik ürünler sunuyor vb. Etik tüketim yapmak isteyen biri sizce ne yapmalı?

– Senin söylediğinin bir benzeri “helâl gıda” şampiyonluğunda da görülüyor. Bütün bu söylemler kitleleri aldatmaya yönelik çabalar, manipülasyonlar. İnsanlar şeylerin gerçeğine nüfuz etme konusunda yaya kaldıklarında, bu tür saçmalıklar da mümkün hale geliyor. Aslında orada söz konusu olan kelimenin gerçek anlamında tam bir oxymore… Bu tür saçmalıklardan kurtulmanın yolu, ideolojik köleliği aşmakla mümkün. Zira kelimeler ve kavramlar insanları köleleştire de bilir, özgürleştire de bilir… Sanıyorum gerçek entellektüeller böyle şeyler için, böyle zamanlar için gerekli. Şimdilerde eleştirel düşünce zaafı var. Oysa eleştirel düşünce hiç bir zaman bu günkü kadar yakıcı bir gereklilik haline gelmedi… İnsanlar sabahtan akşama kadar ellerindeki bir oyuncakla oynuyor. Sabahtan akşama kadar fotoğraf çekiyor. akşamdan sabaha çektiği resimlere bakıyor… Başını kaldırıp etrafa şöyle bir bakacak halleri yok… Tabii öyle olunca birileri “fair trade” den, başkaları da “helâl gıdadan” söz edebilir ve ediyorlar…

– Tüketim ve onun sonucu olan karbon emisyonlarının hızla artması sonucu biyosferde/ gezegenimizde canlıların yaşamını devam ettirmesi için karbon emisyonlarını 350ppm’ye çekilmeli deniyor. 1980’li Yıllarda tohumu atılan neoliberal politikalarla büyüme adı altında kirli sanayiler yurdumuza taşındı. Dolayısıyla 1990 sonrası hızla artan karbon emisyonu düzeyi bugün 450ppm’e yaklaşıyor. Sonuç olarak geçen kış birçok ilde Avrupa’nın en kirli havası solundu. Kirlilik küresel düzeyde ise çözüm de öyle olmalı. Ama bütünün de parçalardan oluştuğu göz önüne almalıyız. Yerel ve biyo bölgesel ölçekte adım atmak bence çok önemli. 2011 Yılında Dünya iklim Zirvelerinden umudu kesen sağ duyulu kişiler liderlerini ikna ederek Cochabamba da ‘Halkların İklim Konferansı’nı yaptılar. Sizce bölgesel düzeyde bu tür zirveler toplu uyanış sağlayabilir mi? Bir de şunu sormam lazım. Kendini sosyalist tanımlayan ülke liderleri yerli topraklarındaki madenciliği gündeme getiren aktivistlere büyümeyi engelleyen zararlı nüveler olarak tanımladı ve güvenlik güölerini üstlerine saldılar. Sizce büyümeye nasıl bakmalıyız?

– Doğrusu Cochabamba’da “Halkların İklim Konferansı’nın yapılması, 2012’da Rio’da Alternatif Zirve’nin gerçekleşmesi,- muhtemelen gelecek aylarda Pariste yapılacak İklim Konferansında da benzer bir karşı etkinlik güdeme gelecektir- bence son derecede önemli. Böylece olup-bitenlerin teşhir edilmesi, insanların şeylerin gerçeğine dair bilinçlenmeleri olanaklı hale geliyor. Dolayısıyla bu tür çıkışları ve eylemleri umudu büyüten şeyler olarak görüyorum. Senin soruya, yani sadede gelecek olursak, büyümeye dair son derecede rahatsız edici bir genel kabul ve anlayış söz konusu. Sanki bir büyüme tapınısı söz konusu ve büyüme tüm dertlerin devası olarak sunuluyor ve inanılıyor. Bir tür “modern çağın afyonu”…

Öyle olunca da neyin büyüdüğü, nelerin küçüldüğü, büyümenin kimin için ne anlama geldiği, büyümenin neden olduğu devasa insanî, toplumsal ve ekolojik kötülükler bir sorun olarak görülmüyor. Aslında orada söz konusu olan nihai tahlilde sermayenin büyümesi, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesinden başkası değil… O zaman da etik kaygılar hiç bir şekilde devreye girmiyor. Oysa, her büyümenin sonunda sorunların çözüldüğü filan yok. Her ileri aşamada iki şey oluyor, bir tarafta birileri daha da zenginleşiyor, zenginlik giderek küçülen bir azınlığın elinde toplanıyor, öte taraftada da işssizlik ve yoksulluk artıyor, sefalet derinleşiyor, doğa tahribatı, ekoloik bozulma kritik bir hâl alıyor, üstüne üstlük bir de “anlam kaybı” ortaya çıkıyor… Böyle bir tablo ortaya çıkmışken de büyüme, daha çok büyüme şarkıları ortalığı kapsıyor… Büyümeye karşı çıkmak ‘dinden çıkmakla’ bir görülüyor. Büyüme karşıtı olmak gericilik, karanlıkçılık sayılıp, lânetleniyor.

Oysa ilişki tersliği söz konusu… Nitekim daha çok büyüme olduğu için işler sarpa sarmaya devam ediyor ve üstelik kritik eşiğe hızla yaklaşılıyor. Kapitalizm dahilindeke her büyüme, sorunların çözülmesine değil, daha da büyümesine neden olabilir sadece… Zira asıl amaç refahı sağlamak, yaşamı kolaylaştırmak, güzelleştirmek, yaşama anlam kazındırmak değil, daha çok kâr etmek, daha çok sermaye biriktirmek, topluma, kamuya ait ne varsa özel şahıslar, büyük sermaye grupları tarafından yağmalamak. Tabii yegane amaç, kâr, her seferinde daha çok kâr olunca da, üretilenin, üretim etkiniğinin insani, toplumsal, ekojik “maliyeti” dikkate alınmıyor… Bir de kapitalizm durmayı, kendini sınırlamayı bilmiyor. Başka türlü yapamaz. Aksi halde onca büyümeden sonra dünya ve insanlık bu günkü sefil hallere düşer miydi? Yerlerde sürünür müydü? Bir gezegen riski ortaya çıkar mıydı? Şahsen bu “büyüme dinininin” karşısına vakitlice dikilmek ve o saçma dinden acilen çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir. Zira son dönemde yıkım iyice dizginlerinden boşalmış durumda. Ama asıl amaç vakitlice kapitalizmden çıkmak olmalı ki, bunun için de “yaratıcı ütopyaya” ihtiyacımız var. Artık bu ataletten kurtulmayı gerektiren bir zamandayız…

– Evet, içinde yaşadığımız gezegenin nehirleri, okyanusu, ormanları ve değişik faunasıyla canlı bir organizma olduğunu düşünürsek sürekli büyüme mümkün değil. Çünkü doğa her ne kadar kendini yenilese de doğal varlıklar tüketim çılgınlığı karşısında sonsuz değil. 2012 Rio Zirvesinden beri (Rio + 20) enerji verimliliği odaklı ‘Yeşil Ekonomi’den söz edilir oldu. Gelecek öngörülerinde Büyüme-Çökme-Adaptasyon görünüyor. Küçülme (Degrowth) kaçınılmaz olduğuna göre bu adaptasyon nasıl olacak?

– Degrowth’u “küçülme” karşılamyor ama “büyümeme” de karşılamıyor. Doğrusu ben aslı Fransızca décroissance olan bu kelimeye Türkçe’de uygun bir karşılık bulabilmiş değilim… Sadede gelirsek, senin de söylediğin gibi, büyümeyi bu günkü tempoda ve yoğunlukta sürdürmek artık mümkün değil. O zaman sınıra ulaşılmış demektir. Daha ötesi duvara toslamak olacak. Böylesi bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmışken, bundan nasıl bir “çıkış” ihtimali olabilir? Bence bu durumdan çıkışla iligi üç ihtimal var: 1. Birincisi insanların tüketimlerini bilinçli-gönüllü olarak kısmaları ve üretim sektörünü ‘uyumlanmaya’ zorlamaları. Aslında bu teorik olarak gayet mümkün zira üretim cephesini az sayıda sermaye gurubu oluşturuyor ama bizim taraf belki 7 milyar, insanlığın ezici çoğunluğu yani; 2. İkincisi, devletlerin, siyasi iktidarların zorla tüketimi kısıcı zecri tedbirler alması, işte herkese şundan şu kadar tahsis etmek gibi. Bir bakıma savaş dönemlerinde uygulanan karne usulü gibi… 3, Üçüncüsü, radikal bir devrimle üretim araçlarını sosyalleştirmek ve üretimin yönünü gerçek ihtiyaçlara yönlendirmek, israfa son vermek. Şahsen bunların her üçünün de ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Fakat birinci ihtimalin daha zayıf bir ihtimal olduğunu söyleyebilirim. En azından bu günkü manzara öyle görünüyor.

Tabii en arzulananı bir sosyal/politik/etik devrimle aracı rayına oturtmak olabilir ama bir sosyal devrimin maddi koşulları çoktan oluşmuş olsa da, maalesef bir yaratıcı ütopya zaafı var. Fakat gerçek şu ki, durum daha uzun süre ertelenebilir değil. Zira yangın yakında ve hızla ilerliyor… Ama yangına dair üç tür algıdan söz edilebilir. En geniş kitle yangının varlığından habersiz, en azından şu anda durum bu; ikinci bir grup yangından haberdar ama “daha bana gelene kadar hayli zaman var” diyor. Bir bakıma ‘benden sonra tûfan” zihtiyeti, bir de senin benim gibi yangın var, hızla ilerliyor diye çığlık atan küçük bir azınlık var… Elbette bunu söylemek bu hep böyle gider anlamında değil… Nitekim algı hızla değişebilir de…

– Üretim ilişkileri açısından da bakarsak örneğin, Hegel ve Spinoza üretim ilişkileri sonsuzdur derken neyi kastetmiştir?

– Bu iki filozofun bunu hangi bağlamda söylediklerini hatırlamıyorum ama şu kadarını söyleyebiliriz: Batı düşüncesinde insan-doğa karşıtlığı veya ikiliği geçerli. Başka türlü söylersek, insan-merkezli (anthropocentriste) bir anlayış var. Yani insan toplumu doğanın bir parçası, bir bileşeni sayılmıyor. Ondan ayrı üstelik ona hasım bir şey olarak görülüyor… Gerçi bu anlayışın kökleri Hristiyanlık’ta ( Eski Ahitte) var ama asıl Aydınlanma çağında, aydınlanma filozofları tarafından formüle ediliyor. Aslında yüz yüze gelinen durumun gerisinde doğaya yönelik bu insan-merkezli yaklaşım var. Hegel ve Spinoza, aydınlık dönemi filozofları olarak o tür bir yaklaşım içinde olmaları şaşırtıcı olmaz…

– Bilmiyorum adına yine de ekonomi demek lazım mı…büyünme değil yetinme ekonomisi dersek yaşam kalitesini yeniden tanımlamalıyız gibime geliyor. Temiz hava, toprak, su ve besin değeri olan gıda da satın alma gücü olmayan insanlar alımlarını sınırlamak durumunda olsalar bile kapitalizm herşeyin taklidini yaparak pazara sunmaya devam ediyor. Tibet’den Kaçkar yaylalarına kadar herkes televizyon seyrediyor ve orada gördüğünü taklit de olsa istiyor. Burada AKP hükümetiyle kişi başına en fazla AVM (tüketim sarayı) düşen ülke olduğumuzu anımsayalım. Ekoloji dilinde gönüllü sadelik dediğimiz tüketimi gönüllü azaltmaktan söz edersek büyümeye nasıl dur diyeceğiz? Kültürel Antropojist Margaret Mead’in deyişiyle ‘dünyayı değiştiren küçük sayıda insan’ olsa da kitlesel halde sürekli olarak satın almaya Dur deme ancak ekonomik zorluk dönemlerinde görünüyor. Örneğin, son yıllarda Çin’den sonra en çok bisiklet satılan ülkeler Yunanistan ve İspanya olmuş. Bu gönüllü sadelik durumuna insanları nasıl ikna edeceğiz?

– Şahsen hayli zamandan beri “gönüllü yetingenlik” tercihi yapmış ve öyle yaşamaya çalışan biri olarak, şu tüketim çılgınlığından son derece rahatsızım. İğreniyorum desem yalan olmaz. Zira saçmalık katlanılır gibi değil, tam bir kepazelik halini almış durumda… Fakat sorun biraz derinlerde, burjuva uygarlığı maddi zenginliği yüceltiyor, ne kadar tüketim o kadar refah/mutluluk yanılsamasını kafalara sokmak için her yolu deniyor. Maalesef bu konuda başarılı olduğu da ortada. Margaret Mead’in söylediği doğru, zira zorunluluk kendini dayatınca, geriye zorunluluğun gereğini yapmaktan başka çare kalmaz. Araba alamıyorsa, bisiklet alır, onu da alamıyorsa yürür… İnsanlar et/balık satın alamaz hale gelince ondan vazgeçer, onu yerine makarna/pirinç almak zorunda kalır. Oysa, tüketim rezaletinin ortaya çıkardığı sonuç ortadayken insanlar pekâlâ sorumlu bir davranış da ortaya koyabilirler. Böyle bir şey imkânsız değil ama ne yazık ki, gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

Fakat bir yanlışa, bir yöntem hatasına da düşmemek gerekiyor. Neden hep tüketim sorun ediliyor da işin asıl kaynağı olan üretim cephesi nerdeyse hiç sorun edilmiyor, gündeme getirilmiyor? Galiba orada bir ‘otosansür” söz konusu. Aslında yıkım sadece tüketimin sonucu değil ki, asıl üretimin sonucu… Dar bir küresel oligarşi dünyayı yağmalarken, yok ederken, üretimi, ve özel mülkiyeti sorun etmeden hiç bir sorun gerektiği gibi tartışılamaz ve bir çözüme de kavuşturulamaz. Bir kere topluma (socium’a) ait olanın ona iade edilmesi gerekir, gasbedilenin hırsızdan alınıp asıl sahiplerine idade edilmesi, yanlışın, haksızlığın düzeltilmesi gerekir. Şimdi, bu dünyada 67 ailenin serveti 3.5 milyar insanın gelirine eşit olacak da ve bu skandal da sorun edilmeyecek! Bu büyük saçmalık sorun edilmediği sürece, yapılan tartışmaların bir anlamı, bir değeri olabilir mi? Şahsen şeylerin adıyla çağrılmasının son derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi halde havanda su dövmek kaçılımaz…

– Bize okullarda ‘Dünyanın kaynakları sonlu ama ihtiyaçlar sonsuzdur’ diye öğretildi. Herşeyin kirletildiği günümüzde temiz su, hava ve toprağı yeniden oluşturma ve enerji korunumlu düzenekler üretmede kapitalizm kar peşinde olacaktır. Eğer küçülmeye geçilirse fizibilite ve ihtiyaçlar gibi iktisadi sözcükler yerine neler konmalı? Kısacası Toplumsal Ekolojik temelde insanlığı mutlu edecek paradigma nedir?

– İstersen bir hatırlatma yapalım: Okullarda, işte kapısında ‘üniversite’ yazılı olan kurumlarda “iktisat bilimi” diye okutulanın bilimle bir ilgisi yok. Kapitalizmi, burjuva egemenliğini meşrulaştırıp- kabüllendirmeye-dayatmaya yarayan bir ideoloji o sadece… Burnundan kıl aldırmayan iktisat profesörü kırk yıl boyunca o kürsüde “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kıttır” tekerlemesini tekrar ediyor… Mübarek hiç değilse bir kerecik eve dönerken “acaba gerçekten öyle mi? sorusunu sorsana… Asla sormaz. Her şeyin sonlu olduğu bir dünyada, ihtiyaçlar niye sonsuz oluyurmuş sorusu aklına hiç gelmez… Eğer insan dahil her şey sonlu ise, bir tek ihtiyaçlar sonsuz olabilir mi? İnsan ihtiyaçları denilenler işte, beslenme, barınma, giyinme, seyahat etme-iletişim kurma, kendini estetik-entellektüel planda geliştirme… İşte ihtiyaçlar bu kadar. Yani bir elin beş parmağı kadar… O halde sorun ne, bunların tatmin edilmesi, karşılanması çok farklı ve çeşitli şekillerde olabilir… Mesele bundan ibarettir…

İnsanlığı mutlu edecek, dahası düzlüğe çıraracak muhtemel bir paradigma, asla kapitalizm dahilinde mümkün değildir. Bunu hiç bir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Çünkü kapitalizmde başka türlüsü mümkün değildir, kapitalizm başka türlü yapamaz, kendini sınırlamasını bilmez, durmasını bilmez, reforme edilebilir, ameliyatla “iyileştirilebilir” değildir. Dolayısıyla yeni bir paradigmadan söz etmek, daha baştan kapitalizm dışında/ ötesinde bir şeyi tasavvur etmeyi gerektirir. Bir kere paradigma değişip, farklı bir rotaya girilince de bu gün kullanılan bir çok kelime değersizleşir ve ortadan çekilir, ölü kelimeler haline gelir… Sürdürülebilir bir yaşam tarzı, yeni bir “toplumsal-ekolojik paradima”, insana ve doğaya saygılı, meta fetişizminin söz konusu olmadığı, özel mülkiyetin yüceltimediği,bölüşmenin/paylaşmanın/ortaklaşmanın/dayanışmanın esas olduğu, asıl zenginliğin (hâlâ öyle bir kelime kalırsa tabii) maddi zenginlik değil, ilişki zenginliği olduğu, araçlarla amaçların bu günkü gibi ters-yüz olmadığı, etik değerlerin önemsendiği (zira etik demek sınır demektir) bir paradigma olabilir ve bu gayet mümkün…

– Eski Anadolu kültürüne de çok yakışan şekilde insanlar gereksinimlerini imece ve takas gibi karşılıklı dayanışarak sağlayabilirler. Kooperatif yapılardan komünlere kadar uzanan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ağları örmek mümkün. Sizin müşterekler (commons) konusunda çalışma yaptığınızı biliyorum. Yeni sistem eskinin içinden doğacağına göre o kültürü bugünden her alanda yaratmaya çalışmalıyız. İnsani boyutta teknoloji teknik ve bilgiyi paylaşıp hatta kamusal alanda gıda yetiştireceğimiz alanların ortak yaratılmasını nasıl sağlayacağız?

– Bu soruya senin benden daha iyi cevap vereceğinden eminim ama yine de bir şeyler söyleyelim. Modern çağda “eski” olan kötüdür, “yeni” olan mutlaka iyidir şeklinde saçma ama köklü bir anlayış yerleşmiş durumda. Böyle bir anlayış kendini inkâr etmek gibi bir şey. Geride olumlu hiç bir şey yok demek! Bu, insanlığın bu güne kadar olumlu hiç bir şey üretmediği, yaratmadığı demeye gelir… Vakitlice bu “yeni” fetişizminden kurtulmak gerekiyor. Benim çocukluğumda paylaşmak, bölüşmek, ortaklaşmak, yardımlaşmak kuraldı. Mesala “benim” kelimesi pek telaffuz edilmezdi… Bu gün bunlar birer istisna haline geldi. Ortak kullanım, ortak sahiplenlenme araçlarından ve alanlarından, yani müştereklerden (commons) yoksun bir toplumsal yaşam mümkün değildir, sürdürülebilir de değildir. Oysa bu gün özel mülk kategorisine indirgenmemiş, metalaşmamış, paralılaşmamış, şeyleşmemiş nerdeyse hiç bir şey kalmadı. Öte yandan insan-insan ilişkilerinin yerini insan-eşya, işte ıvır zıvır ilişkisi almakta. O kadar ki mesela bir kişi hiç kimseye merhaba, nasılsınız, günaydın, vb. demeden, hiç kimseyle konuşmadan, işlerini görebilir ve günü tamamlayabilir. Bunu matah bir şey saymak mümkün mü?

Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Şimdilerde saldırıya, yıkıma ve yok etmeye karşı etkili bir karşı duruş yükselmekte. Üstelik son derecede etkili ve yaratıcı bir karşı duruş dünyanın her yerinde mantar gibi çogalmakta ve çeşitlenmekte. Ve sen bu işin içinde olan birisin… Bunların her biri sadece kendileri için bir şey istemiyor, bir şey yapmıyar, hepsi aslında yaşamı savunuyor. Bu anlamda ‘kapitalizmden çıkışın başladığını” söyleyebiliriz. Müşterekleri ihya etmek üzere yola çıkan, ekolojiyi ve demokrasiyi içselleştiren bu yeni “sosyal hareketler” umudu büyütüyor. Şahsen insanlığın yegane ufkunun kelimenin jenerik almanında (ortaklaşma, bölüşme, paylaşma, yardımlaşma, dayanışma) komünizm olduğunu düşünüyorum. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak… İnsanlığa bunların hangisi yakışıyor?

* Bu söyleşi ilk olarak Birikim Dergisi Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

Yerel Hareketlerden Evrensel Mozaiğe! Bir Yaşam Tarzı Olarak Permakültür!

Eko Yapı Dergisi  tarafından 2011 Temmuz’unda yapılan söyleşinin  gözden geçirilmiş halidir.

Emet Değirmenci, kendini permakültüre ve sürdürülebilir yaşam tarzına adamış bir kişi. 14 yıl boyunca jeofizik mühendisi olarak sismoloji alanında çalıştıktan sonra, ekoturizm diploması ve ardından üç permakültür sertifikası alarak kendini bu alanda öğreticiliğe adadı. Hem yurtdışında hem yurtiçinde birçok konferansa konuşmacı olarak katılan ve “Kadınlar Ekolojik Toplumda” isimli bir kitabı da olan Değirmenci ile toplumsal permakültür, kalıcı kültür ve kentte sürdürülebilir yaşam üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

EkoYapı Dergisi – Permakültür üzerine birçok yazınız ve konuşmanız var.
Söylemlerinizde permakültürü, kalıcı kültür ve sürdürülebilir yaşam tarzı olarak açıkladığınızı görüyoruz. Kalıcı kültürden kastettiğiniz nedir? Ya da sürdürülebilir yaşam tarzı derken kime göre, neye göre sürdürülebilir yaşamı vurguluyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Permakültür kavram olarak bizim dilimizde özünü çağrıştırmıyor. Bu konuya kafa yoran diğer arkadaşlarla birlikte kendi kültürümüze nasıl tercüme edeceğimiz konusunda biraz kafa yorduk. Ancak şu ana kadar tam bir karşılık bulamadık. Permakültürün sözcük anlamı kalıcı kültürdür (permanent culture). 1970 li Yıllarda endüstriyel tarıma ve yaşam biçimine karşı kalıcı kültür fikrini ortaya atan Bill Mollison, David Holgreen ve diğerleri kalıcı tarım kültürüne vurgu yapıyorlardı. Her şey gibi kavram olarak permakültür de evrim geçirdi ve enerji, ekolojik yapılar, ekonomi, toplum ve hatta kentin ya da bir köyün fonksiyonel olarak mıntıkalara (zonlara) göre planlanmasına kadar değişik alanlar içeriyor. Türkçeye (ya da başka bir dile) permakültür pratiklerini hayata geçirirken kapsam olarak içeriğine sadık kalmak koşuluyla oradaki yerel toplumun özelliklerine dikkat etmeliyiz. Öteki türlü Batılı bir paketle gelip yeni bir şeyler öğretecek olmak kapitalist küreselleşme ile zaten kendi kültürüne yabancılaşmakta olan insan dokusuna hizmet etme tehlıkesı doğar. Bu arada evrenselliğe açık olmak da çok önemli… Bizim de başka kültürlerden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Kendim yaşadığım ve ziyaret ettiğim ülkelerde yeni şeyler öğrenerek permakültür ve diğer yaşam deneyimimi zenginleştirmeye çalışıyorum.

Permakültürde üretilen ve kullanılan enerjiden, suya (sadece musluktan akan su değil) ve onun yeniden kullanımı ve akiferleri besleyecek şekilde doğal döngüye yeniden kazandırılmasına kadar entegre bütünsel ekolojik yaşam tarzı tasarımı amaçlıyoruz. Sosyal toplum örüntüsüne inanan biri olarak ekosistemde de bireysel özgürleşmenin olamıyacağı görüşündeyim. O halde permakültürle sadece bireyin kendini dönüştürmesi yeterli değildir. Zaten küresel iklim değişiminin gerçekleri bize toplumsal bir dönüşümü gerekli kılmıyor mu?Her ne kadar erozyona uğrasa da kolektif yaşam öğelerinin oldukça zengin olduğu bir Anadolu kültüründen geliyoruz. Komşumuz açsa ve bizim bahçemizde bolluk varsa, ürünümüzü gönül rahatlığıyla tüketemeyiz. Paylaşmak isteriz. Örneğin 70’lerde çocukluğumuzun kendine yeten ve kendini yenileyen (doğal yaşamın tüketicisi değil, parçası olduğumuz) günleri özlüyorum. Özellikle Türkiyeli toplumun yabancısı olmadığı değiş-tokuş ve birlikte iş yapma kültürü bir başka deyişle kollektifliğe dayanan imece usulü karşılıklı yardımlaşma ve hediye ekonomisi başka kültürlerle paylaşmamız gereken önemli değerlerdir. Benzeri ekonomilerin daha köklü ve bugün hala yaşayan yerli (indigenous) kültürlerde de var olduğunu görüyoruz. Örneğin, 10 sene yaşadığım Avustralya da 40. 000 yıl ötesine dayanan Aborijin kültüründe yılda bir kez yapılan şenliklerle kabileler arası hediyeleşme olduğunu biliyorum. Yaptıkları av aletleri ve onların yapım teknikleri bush tucker dedikleri vahşi doğadan topladıkları yiyeceklerin yenmesi eşliğinde günümüzde yaptıkları festivallerle canlandırılıyor. Benzer bir şekilde Yeni Zelanda’da yaşarken Maorilerin toplumlarına yeni katılan birini Marae dedikleri toplumsal evlerinde yaptıkları törenle toplumun tanıttıkları seramonilere tanık oldum. Kısacası insanlar önceden hediyeleşme ve değiş tokuş ekonomisiyle ayakta duruyorlardı.

Gerek üretim ilişkileri gerekse doğaya bir kayak deposu olarak bakması nedeniyle çökmekte olan kapitalist ekonomik sistemin yerini zamanla bu tür karşılıksız beklentilere dayalı ekonomik bir modelin alabileceğini ön görmek zor değil.

Dikkat ederseniz Pasifik adaları vb. yerliler küresel iklim krizi karşısında var olmayı hem eko sistemin bir parçası olarak hem de birbirleri arasındaki yardımlaşmada ayakta kalmak için yapıyorlar ve kasırgalardan tayfunlardan en az etkileniyorlar.

EkoYapı Dergisi – Bahsettiğiniz yaşam tarzında mimari anlamda ne gibi bir farklılık oluyor?

Emet DEĞİRMENCİ – Ekolojik mimaride evlerin/yerleşke birimlerinin ömrünü tamamladıktan sonra bulunduğu yerin ekolojisine atık bırakmadan karışması amaçlanır. Pencere çerçevesinden dolabına ve diğer yapı malzemelerine kadar her şey doğaya atık bırakmadan karışabilmelidir. Elbette içinde yaşayan insanlar da ekolojik bütünlüğün bir parçası olacak şekilde yaşam sürmelidir. Kullanılan temizlik maddelerinden atık suyunu dönüştürmeye, enerjiden aklınıza gelcek diğer kaynak kullanımına kadar…. Anadolu da eskiden evler kerpiçten çamurdan ya da taştan yapıldığında zaten böylesi bir döngü söz konusuydu. Ayrıca bu tekniklerden çoğunun geliştirildiği bir coğrafyadayız. Örneğin, saman balyasından ev yapımının (her ne kadar Almanlar şu an bu işin öncülüğünü yapıyorlarsa da) 200 yıl önce Anadolu’da gerçekleştiğini biliyoruz. Neden o soluk alan konut biçimlerine geri dönmeyelim? Bu kapsamda Viranşehir’deki toplumsal yönü de olan ekolojik evler projesi beni çok heyecanlandırıyor. İşin öncülüğünü yapanları kutlamak lazım. Bu tür örnekleri başka bölgelere yaymalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Günümüz dünyasında kalıcı durumlar, ürünler pek istenmeyen bir şey. İnsanlar sürekli tüketime yöneltiliyor. Yani sizin bakış açınızla olması gereken ile şu andaki gerçekler birbirinin zıttı olan iki olgu. İnsanların bu sürdürülebilir duruma bakışı nasıl?

Emet DEĞİRMENCİ – Birkaç yıl önce Amerika’da bölgesel düzeyde büyük bir permakültür buluşması oldu. Asıl konuşmacı (key note Speaker) olarak Bullock Brotherslar davet edilmişti. Permakültür konusunda dünyadaki öncü projelerden birini 30 sene önce Washington Eyaletindeki Orcas Adası’nda gerçekleştirmişler. Dünyanın her yerinden meyve ağaçlarını yerel iklime adapte etmişler. Devasa kırmızı sedir ağaçlarının tepesine güneş panelleri atarak 30 dönüm kadarlık bir alanda stajerleriyle birlikte 30 kişi ve tabii ki dünyanın bir çok yerinden gelen ziyaretçileriyle kendine yeterli bir yaşam biçimi oluşturmuşlar. Bataklığı sulak alan haline dönüştürerek kurak tepeleri açtıkları göletlerle ve kütüphaneyle gerçekten örnek gösterilecek bir proje yaratmışlar. Douglas Bullock konuşması sırasında ikide bir biz 30 sene önce dünyanın geleceğini görebildik diyordu. Ben de soru kısmı başlayınca ilk sırada olmayı başararak şu soruyu sordum: siz geleceği görüp ‘örnek bir proje gerçekleştird'[‘n’z ‘,’n s’z’ kutlarim. Peki permakültür açısından 20-30 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Öyle ki; kapitalizm bugünden kendini yeşillendirmeye başladı. Permakültür gerçek toplumsal bir dönüşüme nasıl yardımcı olabilir? Kısacası toplumun tüketim değerleri nasıl değişecek? İşin doğası gereği biz permakültücüler tüketime ‘DUR’ diyen bir kültür yaratmaya çalışıyoruz. Ekolojik ayak izi bırakmayacak bir anlayışın geleceğine toplumsal olarak nasıl yardımcı olacağız’ diye açtım sorumu. Düşündü biraz ama bunun yanıtı zor dedi bıraktı.

Kendi adıma ilkel bir yaşam tarzına geri dönüşten söz etmediğimin altını çizmeliyim. Bireysel anlamda kapitalist düşünüş tarzı içinde permakültürle problemin değil çözümün parçası olarak (yaşama geçirdikleriniz odaklı) bir karşı duruş sergiliyorsunuz. Çözümlerimiz kapitalizmin kıtlık ve yarışma mentalitesine karşı bolluk ve paylaşım yaratmaktan yanaysa permakültürcüler belki bugünün iklim bilimci kadar hedef noktası olabilir. Tabii yoksulu neden organikten anlamıyor diye ötekileştiren bakış açısı da söz konusu. Böylesi elitist bir permakültür anlayışını doğru bulmuyorum. Ekolojik krizin çözümünü toplumsal amaçlı düşünmezsek bilerek ya da bilmeden dil, din ırk sınıf vb. çeşitli anlamlarda ötekileştirdiklerimizin sayısı katmerleşir ve yeşil bir dünya ama kapsayıcı olmadığı için sosyal problemlere gebe bir toplum yaratmaya katkıda bulunmuş oluruz. Örneğin, yalnızca uygun (apropriate) teknolojiler değil de insani ölçekte uygun teknolojiler önerdiğiniz zaman kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim mantığına da karşı bir duruş sergiliyorsunuz. Yerel örneklerin birleşerek bir mozaik oluşturacağına inanıyorum. Adı yeşil ya da ekolojik dahi olsa merkezi bir dönüşümden yana değilim. Küresel iklim değişimi nedeniyle yaşam gittikçe yerelleşmek yerek kaynak ve kültüre dayanmak durumunda. Bu biz istesek de istemesek de olacak. Ancak yerel halkın kontrol edebileceği sistemlerin daha dirençli olacağına inanıyorum. Karar mekanizmalarında yerel kişilerin olduğu ve doğrudan demeokrasi ilkeleriyle işleyen topluluklarda karara katılma kolaylaşır. Dolayısıyla sosyal problemlerin çözümüne de katkıda bulunan yerelliğe dayanan halkın benimsediği yaşam dönüşümleri kalıcı olabilir. Böylesi ekolojik bir mozaikle sağlıklı bir dönüşüm doğacağına inanıyorum.

EkoYapı Dergisi  – Bu durumun ne kadar zamanda gerçekleşeceğini ön görüyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Şu an kapitalist tüketim toplumu bir arayış içinde. Sistem, yeşil ve kısmen daha ‘adaletli’ bir kapitalizm yaratarak çarkını çevirmeye çalışıyor. Bizler gibi etik değerleri olan insanlar daha temelden sorgulamalar yapmalı ve kendi dönüşümünü hiyerarşik değil tabandan tavana yükseltmeli. Farkındalığa göre her ülke ve hatta her yerleşke bçlgesi iöin farklı zaman dilimleri öngörülebilir. Belki fazla karamsar ama gerçek olan bir öngörü var: iklim bilimcileri tarafından dünya nüfusunun 50 yıl içinde yarısı iklim felaketleriyle silinebilir. Herkes bu gezegende ekolojik olarak var olmak için çözümler üretmek durumundadır. Bu yalnızca bir zorunluluk değil önceliktir aynı zamanda… Elbette savaşların olmadığı barışçıl bir bir ortamı varsayıyorum. Çünkü savaş şiddetinin ekosisteme zararları apayrı bir konu. Aksi takdirde bu gemide hep beraber yok olacağız. İşin bu boyutunu fark eden epey kişi oluşmaya başladı ama toplumsal ve kapsayıcı boyutunu fark eden hala çok az kişi var. Eğer kendiniz üretmiyorsanız organik yiyeceğe ulaşmak orta sınıf ve üstü için geçerli. Oysa toprağın da bir canlı olduğunu ve ona etik yöntemlerle yaklaşılması gerektiğini anlamaya çalışmak zengin, fakir, köylü ve kentli herkesin öncelikli işi olmalı. Çözüme yalnızca sınıfsal açıdan da bakamayız. İşin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin, eski kuşakların toprak kültürüne ilişkin yerel pratiklerini ve bilgeliğini hiç gecikmeden kayda geçirmeliyiz. Çünkü onlar 1980’lerden bu yana sürdürülen neoliberal politikalarla hızla erozyona uğruyor. Bir başka deyişle ebeveynlerimizden öğerndiklerimiz bilgi ve becerilerini bir an önce kayda geçirmeliyiz. Hatta bunları paylaşacağımız halk kütüphaneleri oluşturmalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Fakat organik üretimde de bir takım yanlış anlaşılmalar var. Kışın erik, yazın portakala ulaşabiliyoruz, hem de üzerinde organik etiketiyle beraber. Bu durumda “organik” ibaresine de şüpheyle yaklaşılıyor.

Emet DEĞİRMENCİ – Kesinlikle… artık organik piyasasının da sorgulanması gerekiyor. Endüstriyel üretimden kaçarken başka bir endüstri, organik endüstrisiyle yüz yüze geliyoruz ki; onların hepsi masum değil. Kürdü, Lazı, Ermeniyi, kara deriliyi, Asyalıyı aşağılayan ama onların ürettikleri leziz şeyleri tüketen insanlar az değil. Permakültür eksenli düşünsek de ekini biçerken Ermeni/Kürt vb. türküsüyle ritim yaratan bir permakültür modeli toplumu zor günlerin fırtınasına, seline daha iyi hazırlar diye düşünüyorum. Diliyle ve kültürüyle kimseyi ötekileştirmeyen ya da hakim kültürün yeşil penceresinden değil de bakılacak bir dizi başka pencereler olduğunu hep akılda tutmak gerek. Bunun yanında her ülkede eskiden olduğu gibi yerel kaynaklara dayalı küçük aile çiftliklerinin nüfusun %70′ini beslediği günlere geri dönmenin yolunu açmalıyız. Toplum Destekli Tarım (Community Supported Agriculture) modeli bunlardan biridir. Amerika da organik üretime sadece dört firmanın hâkim olduğunu görüyoruz. Küçük tarım arazilerine sahip olanlar bir araya gelip güç birliği yapmazsa bu tekelleşme Türkiye’de de zamanla gerçekleşecek. Ülkemizde bir takım büyük firmalar organik piyasasına girdi ve GAP bölgesinin temiz toprakları paylaşmış durumdadır. Dolayısıyla etiketinde organik yazan ürüne %100 etik değerlerle üretilmiş gözüyle bakamayız. Organiğin ötesinde doğal tarım yöntemleriyle ve yerel bilgelikle üretilen yiyecek benim için daha makbuldür. Yüz yüze ilişkilerin olduğu, çocuk, kadın ya da etnik insan emeğinin sömürülmediği herkese insanca muamele edildiği ve toprağa etik olarak davranıldığı ürünleri tüketme bilincini yaratmalıyız. Dünya çlçeğinde 2006 da böylesi etik bir temelde yükselen küresel bir çiftçi hareketi başlatıldı. Latin Amerikalı Çiftçiler La Via Campessina bunun adına Gıda Bagımsızlığı Hareketi diyor. Tarladan sofraya tüm yiyecek üretim sisteminin demokratikleştirilmesi üzerinde duruluyor. Buna tarımda cinsler arası iş bölümü, sigortasız mevsimlik tarım işçisi çalıştırma dahildir. Birçok ülkede (160 den fazla) temsilcileri olan bu harekete bizden Çiftçi Sendikaları üyedir.

EkoYapı Dergisi  – Sizin toplumsal dönüşümlere daha çok önem verdiğinizi görüyoruz. Toplumsal ve bireysel hareketler arasında ne gibi farklılıklar var?

Emet DEĞİRMENCİ – Toplumsal bir dönüşümden bahsettiğimiz zaman daha çok mahalle ya da köy ölçeğinde olmasına vurgu yaparız. Kişinin bireysel bazda ekolojik ayak izi oldukça az olabilir ama var hakim kapitalist sistemin bireysel yeşil dönüşüm yanlısı olunca görüntüde bütünü kaçırıyor. Bireysel sürdürülebilirlikte kendimiz ekolojik alışkanlıkları hayata geçirdiğimizde ‘ben yeşillendim başkası neden ampulünü değiştirmiyor ya da ekolojik deterjan kullanmıyor’ olgusu ortaya çıkıyor ki; bunun arkasında fukara ülkelerin nüfusunu (ki onların ekolojik ayak izi çok daha az olduğu halder) kanser uru olarak gören gerici düşünceler yatabilir. Organik yaşamın ne olduğunu bilmeyen insana organik yaşamadığı için tepki gösteremezsiniz. Bu yüzden bir toplumsal farkındalık yaratırken çok boyutlu düşünmek gerekir. Önce onlara kendi güçlerine dayanan bir ortam yaratmaya katkıda bulunuyor muyuz ona bakmak iyi olabilir. İşte o zaman toplumsal olarak da kendini yenileyen ve kendine yeten bir yaşamdan söz edebiliriz. Böylece aynı zamanda yalnızca doğaya yabancılaşma değil, toplumsal yalıtılmışlık da çözülmeye başlayacaktır.

EkoYapı Dergisi  – İnsanların sürdürülebilir yaşamdan anladığı günlük hayatta sahip olduğumuz lüksleri bırakıp, “her şeyi bir kenara bırakıp tası-tarağı toplayıp gitmek” oluyor, ama anladığım kadarıyla varolan teknolojik hayatı da elinizin tersiyle itmiyorsunuz.

Emet DEĞİRMENCİ – Söyleşiye başlarken permakültür tanımında söz ettiğim gibi insanlık istesek de istemesek de bir evrim geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Bu evrimde faydalanmamız gereken, vazgeçemeyeceğimiz şeyler var. Örneğin, bana (yalnızca kadın olduğum için değil tüm cinsler için de) düşünmek için vakit kazandıran çamaşır makinesinden şu anda vazgeçmek istemem. Çünkü çamaşır yıkarken kaybedilen zamanı başka bir yaratıcılık için kullanabilirim. Permakültürde biz uygun teknolojilerden çareler gösteririz. Böyle olunca evet ayakla çevrilen makine kullanıp kuş seslerini dinleyerek ya da kışın serada çamaşır yıkayabilecek modeller de yaratmak olasıdır. Ama herkes böylesi bir ortamda yaşayamıyor olabilir. Ben toplumsal dönüşümü aşama aşama düşünüyorum ki sindirerek ilerlenebilsin.

Teknolojik yeniliklerle bugün gelinen noktada enerji verimli olmasının yanında yerel ve yenilenebilir olması ve çevresindeki canlılara en az zarar veren (hatta vermeyen) enerji üretmek mümkündür. Bunun için devasa maden kaynaklarına da gerek yok. Geri dönüşümlü malzemelerden de enerji sistemleri yaratabiliriz. Örneğin, Kolombiya’da 1980’lerde kurulan Gaviotas Eko Köyünde düşük teknolojiyle enerji üreten sistemler var. Arka bahçemize kuracağımız bir rüzgâr tribünü ya da küçük bir su kaynağıyla çalışan bir tribünle de gereksindiğimiz enerjiyi üretmek olasıdır. Elbette sadece güneşe değil ışığa duyarlı fotovoltaiklerle nerji kaynağımızı çeşitlendirmek de mümkündür. Burada demek istediğim yaşamı basitleştirmek ve kendi elimizde kılmak için insanlığın geldiği bilgi ve deneyim birikiminden yararlanmaktır. Vahşiye dönüş romantik ve kulağa hoş gelebilir. Ancak insanlığın oralardan bu noktaya evrilerek geldiğini unutmamak gerekir. Kentteki ya da köydeki kaç kişi onlarca yıl vahşi ortamda yaşayabilir? Bizim gibi güneşi bol bir ülkede pasif güneş enerjili konutlarla yüzümüzü güneşe dönerek enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılayabiliriz.

EkoYapı Dergisi – Kent insanı, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, sürdürebilir yaşamı kendi hayatına nasıl adapte edebilir?

Emet DEĞİRMENCİ – Balkondaki saksımızda sadece domates değil, kardeş bitkiler yöntemiyle fesleğen ve kadife çiçeğini de birlikte yetiştirebiliriz. Permakültürün birden çok işlev ilkesi olarak hem güzel görünür hem de köklerindeki mineraller birbirini besler ve ayrıca böcek gelmesi de önlenmiş olur. Biyo-yoğun (Bio-intensive) tarım yöntemiyle yarım dönümlük bir araziden dört kişilik bir ailenin sebze meyve ve şifalı otlar gereksinmesini karşılayabiliriz. Küçük ölçekten başlamak anlamında önce saksıların potansiyelini anlamaya ihtiyaç var. Ben mutfağımdaki pencerenin önünde fesleğenden tutun da birçok şifalı bitkiyi dört mevsim yetiştirebiliyorum. Dikine pencere bahçesi, dikey bahçecilik diye teknikler var. Böylece alanı maksimum düzeyde kullanıyor ve gün ışığından daha fazla yararlanıyorsunuz. Apartmanda yaşıyorsak ya çatımızda bunları yapabiliriz ya da balkonda. Kentteki sokaklarda asmaların ve sarmaşıkların yanında günebatan çiçekleri yetişse, hem güzel bir görüntü olur hem de sonbahar geldiğinde çekirdeğini çıtlatsak ne güzel olur. Güne bakan çiçekleri benim için kentin betonlaşmasına meydan okuyan isyankar sembollerdir. Bu teknikleri öğrendikten sonra komşuyla ya da arkadaşınızla anlaşıp kentin boş yerlerinde yapabileceğiniz toplumsal bahçe projelerine ön ayak olabilirsiniz.

Projenizin toplumsal boyutunu o ana kadar kimsenin ele almadığı bir temada gerçekleştirirseniz onu eşsiz kılabilirsiniz. Yeni Zelanda’da öncülük ettiğim böylesi bir projede daha ikinci yılında mastır/doktora araştırma konusu yapan ve öğrencilerin ve basının ilgisini fazlasıyla çektik. Hatta uluslararası düzeyde stajyer olarak başvuranlar olmaya başladı. İstanbul’da boş kalan yerlere tohum topları atsak devamının geleceğini düşünüyorum. Bugün Balat’ta Mavi Kalem Derneği üyeleri yerel halka evladiyelik tohumlardan ürettikleri sebze fideleri dağıtıp insanları kentte yenebilir bitkiler yetiştirmeye özendiriyorlar. Geri dönüşümlü kaplar içinde pencere önlerinde yenebilir bitkiler görmek ne kadar hoş… Küresel ölçekte bakarsak Küba kent tarımında dünyada en iyi örneği oluşturuyor. Bunun yanında dünyanın birçok yerinde su hasadı kent cadde kenarı bahçeler vb. yaygınlaşıyor. Hatta benim Seattle’da yaptığım gibi arıcılık ve sokaktaki diğer komşularımla küçük baş hayvancılığı pratiklerine ekleyenler de az değil. Permakültürcüler olarak insanların kendi kendine yeteceği bulunduğu yerde yiyecek üretecek yönetmelikleri desteklemeliyiz. Gördüğünüz gibi permakültürün toplumsal boyutu özgürlük alanlarımızı genişletip bizi birbirimize bağlayacak ve kentteki yabancılaşmayı da azaltacak boyutta heyecan vericidir.

 

Permakültür: Doğaya ve tarıma ilişkin yeni bir yaklaşım

Emet Değirmenci*yle – Agroskop Dergisi 2012 güz sayısı için söyleşi

İsterseniz söyleşiye, öncelikle “Permakültür” kelimesinin anlamıyla başlayalım. Permakültür nedir?

Permakültür, sözcük anlamıyla “permanent culture” yani “kalıcı kültür ya da kalıcı tarım” demektir. İnsan yerleşimiyle ilgili (elbette evcilleştirilmiş hayvanlar da dahil) barınak, enerji ve sudan toplumsal olarak kopan ilişkilere kadar bir çok alanı içerir. Karşılıklı yardımlaşma ve paylaşımla yerel ekonomiye dayanan kendine yetmeyi amaçlan ekolojik yaşam biçimi tasarımıdır. “Aslında bu Anadolu’da yok muydu, neden yabancı bir terime gereksinim duyduk?” diyebilirsiniz. Diğer ülkelerden özellikle geleneksel ve yerli (indigenous) öğrendiğimiz şeyler pratik olarak yaşamımıza merkezi olmayan öğeler katıyor ve zenginleşiyoruz.

Kısacası biz başkalarından öğrenirken, eminim ki bizim de başkalarına öğreteceklerimiz var. Çünkü Anadolu Sumerler öğrenebileceğimiz Mezopotamya ya kadar bize aktarılan ve sunulan bir zenginliğe sahiptit. Örneğin a buğdayın envai çeşidinin evcilleştirilip dünyaya yayıldığı bir yerdir. Üstelik 1980’lerde neoliberal tarım politikaları geliştirilmeden önce, dünyada kendine yeten istisnai ülkelerden biriydi. Binlerce yıllık bir kültürün dünyayla paylaşacağı çok şey olmalı. Örneğin, Roma döneminden kalan su kemerleri aslında bize çok şey öğretir ki, permakültürde su hasadı (suyun biriktirilmesi) ve suyun arazide kullanımı üstelik kuraklığın yıldan yıla arttığı dikkate alınırsa önemlidir. Permakültür aslında, geçmişten öğrenerek doğayla bozulmuş ilişkimizin yeniden onarılmasına yardımcı olur. Dolayısıyla, permakültürü ekolojik onarıma bir adım atma diyebiliriz. Bu tabi kendi içimizdeki ekolojik onarım yani insanın kendiyle ve doğayla kopmuş ilişkisinden başlamalı. Çünkü ancak şiddet içermeyen kültürel ve ekolojik çeşitliğe açık bir anlayışın ekolojik restorasyon yapabileceğine inanıyorum.

Permakültür, ilk kez nerede ve ne zaman ortaya çıktı? Tarihçesinden kısaca bahseder misiniz?

Permakültür, 1970’lerde Avustralya’da ortaya çıktı. Konseptin yaratıcıları Bill Mollison ve öğrencisi David Holmgreen’dir. 1950’lerden beri sürüp giden endüstriyel tarımın, gün geçtikçe toprakları çoraklaştırdığı görülüyordu. Haşere ve yabani ot öldürücü kullanımının revaçta olması, daha sonra “Yeşil Devrim” diye yutturulmaya çalışıldı. Aynen bugün GDO’da olduğu gibi, açları doyuracağız maskesiyle canlılar ve en önemlisi de, bir canlı olan toprak zehirlenmeye devam ede geldi. Dünyada 1970’ler, aynı zamanda petrol krizinin ortaya çıktığı ve insanların alternatif yaşam arayışlarını hızlandırdığı dönemdir. Dolayısıyla 1970’ler aynı zamanda yenilenebilir enerji teknolojilerinin daha hızlı geliştiği zaman dilimi olarak da kayda geçmiş durumdadır.

Bill Mollison söyleşilerinde permakültürden de eski geçmişi olan Japon doğal tarımcı Manasobu Fukuoka’dan etkilendiğini belirtir. ştir. Çünkü Fukuoka, tam da 1950’lerde endüstriyel tarımda zehirli kimyasalların verdiği zararı görerek, biyolog ve ziraat danışmanı olduğu laboratuarındaki işini bırakıp, Güney Japonya’da bulunan aile çiftliğine döndü ve geleneksel doğal tarımla insanın kendine yetebileceğini gösteren örnek bir çiftlik yarattı.

1960’lı yıllarda, dünyada alternatif arayan birçok genç, Fukuoka’nın yanına gidip, ne yaptığını öğrenerek, ülkelerine döndüklerinde de benzeri örnekler yaratmaya çalıştılar. Bunlardan bazılarını anmak gerekirse; bugün Fukuoka kaynaklı bilgileri derleyip toplayıp dünyaya yayan Amerikalı Larry Korn ile, Türkiye’ye gelip çalışmalar yapan ve Avrupa Doğal Tarım Merkezini de kurmuş olan Panos Manikis en iyi örneklerdir. Korn’un editörü olduğu Fukuoka kitaplarının ikisi (Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarımın Yolu) Kaos yayınları tarafından Türkçe’ye de kazandırılmıştır.

Kısacası permakültür, eskiyle yeniyi (yenilenebilir enerji teknolojileri gibi) harmanlayarak yaşamı merkezileştirmekten uzaklaştırıp yerele dönmeye ve çoraklaştırılmış topakların daha çabuk iyileştirilmesine ve de sınırlı bir alandan bol verim almaya yardımcı olur.

Bu metodun, dünya çapındaki yaygınlaşma durumu nedir? Daha çok hangi tür tarım sistemlerinin uygulandığı ülkelerde yaygınlık kazanabildi?

Her ülkede yaygınlaşabilir. Bugün Afrika’da, 6. sınıf öğrencileri permakültür sertifikası alma düzeyinde tasarım yapabilecekleri, 72 saatlik bir eğitim alıyorlar. Bu konu, okul müfredatına da girmiş durumdadır. Vietnam’da çiftçilere ücretsiz permakültür kitapları dağıtılıyor. İngiltere’de de ana okul öğrencileri arıcılık yapmayı öğreniyor. Kısacası permakültür her ülkede yaygınlık kazanıyor. Elbette her ülke kendinde var olan değerlerle birleştirmeli ve yoğurmalı bunu. Çünkü, her ülkenin hatta her bölgenin karakteri ve iklime bağlı olarak bitki örtüsü farklı. Bir şeyi nasıl yapabileceğinize dair kültürler de farklı. Ev ya da barınak biçimleri, ülkemizde bile bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Ekim dikim takvimi ve kuraklığa karşı suyun korunma yöntemleri de haliyle farklı. Örneğin Karadeniz’de su toplamaya gerek duyulmazken, Akdeniz ikliminde insanlar yer altında suyu tutmayı öğrenmişler. Dolayısıyla biyobölgesel düzeyde bir hareket gerekiyor.

Ülkemizdeki uygulanma durumu nasıl? Sadece şehirlerdeki doğa dostu kişi ve kuruluşlar mı sıcak yaklaşıyor, yoksa çifti kesiminden de bu yeni metoda yakınlık gösterenlerin sayısı artıyor mu?

Evet, ülkemizde kentlerdeki orta düzey bütçesi olan hakim kültürün parçası olarak başladı bu hareket. Ancak zamanla sıradan çiftçiye yayılmaya da başladığını görebiliyorum. Örneğin, bu sene benim eğiticisi olduğum Yeryüzü Derneği’nin organize ettiği sertifika kursuna, biri Trakya’dan diğeri de Karadeniz’den iki çiftçi katıldı. Kurs başında diğer katılımcıların en az üniversite mezunu olduğunu gürünce biraz çekingen davrandılar ama biz onlara asıl biz sizden öğreneceğiz dedik. Zaten biri arıcı biri de bahçıvan idi. Verilen teknikleri o kadar hızlı kaptılar ki çünkü toprağı biliyorlar. Kursu bitirir bitirmes  öğrendikleri yerel ortamlarında paylaşmaya yani öğretmeye başladılar. Bu cesareti duyan genelde çok azdır. Ztan biz onlara Trakya Fukuokası ve Karadeniz Fukuokası unvanı vermiştik. Kurslara gelenleri sonra neler yapacaklar diye gözlüyorum.  Zaten kurulan bir dostluk bağımız oluyor.  Genelde % 80’ni  öğrendiğini gerçekten uygulamaya soyunuyor.  Ya da becerisini artırmak iöin ya var olan örnek sayılabilecek yerlere bir süre gidip gönüllü çalışıp becerilerini artırıyorlar. Hatta büyük ekolojik projelere (eko köy girişimi ya da yerel ve bülgelsel pazarda ürününü satıp ailesine destek olacak şekilde  çabalayanlar var.

Dünyadaki uygulamalarına bakarak, permakültürün hangi tarımsal üretimlerde daha kolay veya zor olarak uygulanabildiğini özetleyebilir misiniz? Ülkemize ilişkin, bu yönde bir durum belirlemesi söz konusu mudur?

Daha dün Endenozya’dan bir arkadaşım permakültür çiftliğinin resmini gönderdi. Oranın tropik ikliminde tepeleri teraslayıp, pirinç tarlalarının yanında ne kadar çeşitli bitkiler yetiştirdiklerini gördüm. Kısacası endüstriyel tarımın bize dayattığı tek tip üretim (monokültür) yerine; çoklu kültür (polyculture) dediğimiz topraktaki mineral bileşimi ve yerüstünde yararlı böcekleri çekecek şekilde bir ekim dikim harikalar yaratıyor. Buna Anadoluda şaşırtmaca diyenler de var. Böylece hem haşere ve yabani ot öldürücülere gerek duymuyorsunuz, hem de daha estetik görünümlü ekim alanları oluşturuyoruz. “Malçlama” dediğimiz, yüzey örtücül canlı ya da kuru bitkilerin köklerinin yayıldığı alanın örtülmesiyle, toprağın ne kadar canlandığına tanık olursunuz. Malçlama ya yüzey örtücü de deniyor ve bunun iklime göre yonca vb ile yapılabilen türleri de var. Büylece yararlı mikrop ve bakterilerin kısa sürede oluştuğuna tanık olurken, aynı zamanda sulama gereksiniminiz de azalacaktır. Malçlamanın yanında çiftlikten ya da bahçeden çıkan doğal atıkların biyokömüre dönüştürülüp kullanılması benim en uygun bulduğm bir yöntem.

Permakültürün ana ilkeleri nelerdir?

Mollison, permakültürü 3 temel etiğe dayandırır; “Yeryüzünü Koru!”, “İnsanı Koru!” ve “Ürettiğin gereksinim fazlanı paylaş!”. Holmgreen ise, 12 temel ilkeden söz eder. Bir kaçına değinecek olursak;

a)Çok fonksiyonluk ilkesi ki; tasarımlarımızda dikkate aldığımız her elementin birden fazla işlevinin olması ve onların birbiriyle bütünleşmesi önemlidir.

b)Uygun yer ilkesiyle, tasarımlarımızda her elementin fonksiyonel olarak en az enerji kullanacak şekilde yerleştirilmesini amaçlarız. Örneğin, kışın odun yığınına ulaşmak için evin arka tarafına dolaşacaksanız, bu ne kadar akıllıcadır? En az enerji kullanarak, en fazla verim elde etmemiz gerekir. Demek ki, odun yığınımızı giriş kapısı yanında bir saçak altı gibi bir yere koymalıyız vb gibi.

c) Bir sistemin çıktısı, diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin. Kısacası, endüstriyel tüketim toplumunun dayattığı atık yığınlarından kurtulmalıyız. Atık üretmeyen sistemler tasarlamalıyız.

d)Sınır etkisi dediğimiz prensiple, kullanılacak alanı olabilecek maksimum kullanıma yükseltmeliyiz. Böylece kuracağımız ekosistemi çeşitlendirmeyi de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine; ortaklaşmayı artıran, çok yıllık yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını, “an” olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar yetişir. Bu da kanıtlıyor ki, sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örneği, insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul ve İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında, hem farklı tatlar hem de farklı renkler, hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Kısacası permakültür, bir ilişkiler ağı ve bu ağda sarfedilecek enerjiyi (insanın hareket kabiliyetini gerektiren bir yerden ötekine gitmek dahil) minimuma indirgemektir. Elbette bu atıl kalmak değil tam aksine yaşamdan alınacak zevki artıracak  ortam ve zaman yaratmaktır. Bir başka deyişle burada enerjiden kastedilen yakıt ve zamandır.  Çünkü, ekolojik sistem tasarımlarımızda, önce doğayı gözlemleyip öğrenmeye çalışırız. Sonra da ekosistemde her şeyin bir bütünlük içinde olduğuna bakarak, her şeyi birbiriyle fonksiyonel olarak bağlantılandırmaya çalışırız. Böylece bütüncül ve atık üretmeyen bir sistem oluşturabiliriz. Elbette kurulan sistemin başında aksamaları, istenildiği gibi gitmeyen tarafları olabilir. Bunlar da, gerek kurduğumuz sistemin verdiği tepkiler, gerekse sosyal çevreden gelen sesler dikkate alınarak giderilir.

Permakültürün, kimyasallara teslim olmuş klasik tarım metotlarına göre, üstünlük ve zayıflıkları nelerdir?

Eğer sistemi doğru kurarsanız, kıyaslanmayacak kadar üstünlüğü vardır. Endüstriyel tarımda, belki haşere öldürücüyü attığınızda, birkaç hafta rahat edersiniz ama sonrasında başka haşerelerle boğuşmak zorunda kalırsınız. Zaten kimyasal ilaçlar da sırada beklemektedir pazarda… Hastalığı tedavi etmek değil, “bir başka hastalık üzerinden zincirleme petro-kimya ürününü atın toprağınıza” demektedirler. Oysa toprak onlarca yıl bile dayanamayıp ölü, yani verim alınamaz hale gelecektir. Doğal tarım ve permakültür yöntemiyle, yaşayan toprakla iç içeyizdir. Toprağa ilave ettiğimiz her organik doğal madde, daha önceki canlılar tarafından minnet duygusuyla karşılanır. Bunlar; bakteri, mikro organizma ve mantar gibi binlercesidir. Onların birbiriyle koordineli müziği ve dansı vardır. Göreceğiniz solucan toprağı havalandırmakta; uç uç böcekleri, yusufçuklar ve ateş böcekleri, belki döllendirme yapmakta ve biyolojik çeşitliliğin artmasına yardımcı olmaktadırlar.

Çiftçiler bu yeni metotla neler kazanabilir?

Konumuz yiyecek yetiştirmek odaklı olduğuna göre, çiftçiler arazi kullanımı ve yönetiminde, örneğin; arazide suyun kullanımı, yağmur suyu hasadı (toplanması), malçlama ile toprağın neminin korunması ve su gereksiniminin azaltılması, haşere ve yabani ot sorununu minimuma(en aza) indirmeleri gibi bir dizi rahatlık (üstelik ceplerindeki parayı koruyarak) duyacaklardır. Tabii ki, yenilen sebze, meyve ve şifalı otların sağlık giderlerimize katkısı, işin en başında sayılmalıdır. Kimyasallar kullanılmadığı için derelerimiz, su yollarımız ve onların geçtiği yerler, denize döküldüğü ortamdaki ekosistem (belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerin karşılıklı ilişkileri ile oluşan sistemler) zarar görmeyecektir. Arazide suyun korunmasıyla, su yeraltına doğal olarak enjekte edilecek ve akiferin (yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak) kuruması önlenecektir. Bunlar yalnızca ilk aşamada kısaca süyleyeceklerim ama aslında dğiğnüldüğünde yapılabilecek o kadar basit  çok şey var ki…

Sürdürülebilirlik kavramı; sadece belli bir konudaki uygulama biçimi olmaktan çok, tümüyle bir yaşam biçimi olarak seçilmesini ve günlük hayatın her alanına o pencereden bakılmasını gerektiriyor herhalde, değil mi?

Kendini yenileyen, bir başka deyişle, yaşayan regenerative) ekosistemler oluşturmaktan söz ettiğimize göre, konuyu sürdürülebilirliğin ötesinde düşünmek gerekir. Çünkü sürdürülebilirlik, tesadüfen bir şeyin iyi gittiği anlamına da geliyor. Sürdürülebilir kalkınmadan, biraz önce bahsettiğimiz petro-kimya ürünlerini satanlar da söz ediyor. Etik olarak nerede durmak gerektiğinden değil! Ayrıca konuyu organik tarımın da ötesinde ele almalıyız. Çünkü organik tarım da bir endüstri haline gelmiştir. Permakültür, kapitalizmin kıtlık senaryolarına alternatif olarak bolluk, bir başka deyişle, karşılıklı dayanışma ve birbirine bağlılıkla, kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Etik ve ilkeleriyle, tüketim toplumu olmaya, kapitalizme ve endüstriyalizme karşı bir duruşu vardır.

Anadolu’daki, kendini geçindirebilecek miktarda bitkisel ve hayvansal üretimleri zorluklarla elde edebilen, normal bir çiftçi ailesini baz alırsak; permakültür uygulamalarına nasıl ve öncelikle hangi alanlardan başlaması istenerek yardımcı olunabilir?

Bence, permakültür tam da bu fakir ailelere göre… Çünkü bir nesneyi bir kere kullanıp atmıyoruz. Ona ikinci ve hatta üçüncü kez hayat vererek, gerek duyduğumuz kadar bilinçli ve az tüketerek, atık üretmeyerek, zaten tüketim ve masraflar oldukça azaltılmış oluyor. Eskiden köylerde atık üretilmezdi. İnsanlar hayvanları ve yetiştirdikleriyle mutlu ve daha sağlıklı değiller miydi? Evlerini, kerpiç ya da iklim ve coğrafyaya göre başka ekolojik nesnelerden yapıyorlardı. Dayanışma, imece ve hediye ekonomisi vardı. Zaten bu yönüyle permakültür, Anadolu kültürüne hiç yabancı değildir.

Kendi çiftçimizi düşünerek, permakültüre sıcak bakan bir üreticinin, başlangıçta hangi zorluklarla karşılaşılabileceğini ve bu sorunları nasıl aşabileceğini özetleyebilir misiniz?

Çoklu kültüre göre ekim yapmak gerekir. Örnek olarak; domates ekiyorsanız, yanına kadife çiçeği veya fesleğen ekebilirsiniz. Soğan ya da sarımsaklardan sınır yaparsanız, salyangoz vb gelmez. Çiçek, polinatörleri (arı gibi tozlayıcı böcekleri) çeker. Zararlı değil, yararlı böcekler çoğalsın. Buna “kardeş bitkiler yöntemi” diyoruz. Hangi bitki yan yana ekilir ya da dikilirse, daha iyi verim alınır, bunun tabloları var.

Bir başka örnek; Amerikan yerlilerinin tarım yaparken keşfettikleri üçlü ki, buna “üç kız kardeş” diyoruz. Mısır-kabak ve fasulye birlikte ekildiğinde, topraktaki mineral değişimi açısından birbirlerini besleyeceklerdir. Fasulye mısıra sarılacak, kabak da fasulye ve mısırın ayaklarını örtecek ve su gereksinimi azalacaktır. Eğer malçlama ve o iklime uygun tohum kullanıyorsanız, sulama olmadan tarım yapabilmek mümkündür. Böylece nadasa bırakmanız da gerekmez.

Çiftçinin buna alışması diye bir şey olamaz diye düşünüyorum. Bu yöntemi birileri dayatmamalı. Çiftçi kendisi özümseyip, deneyecek ve kullanacaktır. Zaten komşu tarla ya da bahçenin ne kadar canlı ve çeşitli olduğu, daha ilk yıldan herkesin dikkatini çeker. Alınan verim ise, kısa sürede duyulacak ve komşu da bunu kendiliğinden öğrenmek isteyecektir. Örneğin, Afyon tarafında ekmeğini ailece, onlarca yıldır topraktan çıkaran Ersöz Çiftliği bunlardan birisidir. Hatta uluslararası düzeydeki insanlar, onlardan öğrenmeye ve kendi bildiklerini de onlarla paylaşmaya geliyorlar. Son yıllarda, yeni bir dizi örnekler de çoğalmaya başladı.

Bizde çiftçilik, günümüz de bile çoğunlukla mecburiyetten, aile mirası olarak devrolunan bir iştir. Oysa, permakültür uygulamalarında, hemen her konuda bilinçli olmayı, doğadaki her canlının görevlerini bilmeyi, yapılacak her uygulamayı en uygun haliyle denemeyi gerektiriyor. Yani bizdeki plansız programsız tarımsal uygulamalar yerine; “Permakültüre Giriş” kitabında özetlendiği üzere, oldukça planlı ve bilinçli tercihlerle yapılan bir tarım modelini çiftçimize nasıl aktarabileceğiz? Nereden başlanmalı, hangi tip çiftçiler hedef kitle olarak alınmalı?

Küçük aile çiftliklerinden başlanmalı diye düşünüyorum. Amerika’da bile, nüfusun % 70’ini 1990’lara kadar küçük aile çiftlikleri besliyordu. Dolayısıyla, “Toplum Destekli Tarım” modeliyle üretici ve tüketiciyi buluşturarak, bu tür aile tarımı, kurulan çiftçi pazarlarıyla da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Örneğin, ben de bahçemde yetiştiremediğim ürünleri bu tür çiftçi pazarlarından karşılıyorum. Organik bile olsa süper marketi tercih etmiyorum. Çünkü, çiftçinin doğrudan desteklenmesi önemlidir. Üstelik bu pazarlarda yalnızca organik yetiştiriciler kabul edilmiyor. Bakıyorsunuz etiketinde organik damgası yok ama organiğin ötesinde yetiştiriyorum diyor çiftçi. Ben ona güveniyorum, çünkü yerel düzeyde denetleme mekanizması var. “Organik sertifikası almak için niye zorlansın” çiftçiler diye düşünülüyor. Bu çiftçiler yerel tohumunu da kendisi koruyor ve aralarında değiş tokuş yapıyorlar. Türkiye’de de tohum festivallerinin olması beni sevindiriyor. Şimdi bir de yerel ölçekte tohum kütüphanelerimiz olsa…

Kendi çalışmalarınızdan da örnekler verebilirsiniz belki ama bu konuda, tek tek mi, yoksa çiftçi gruplarıyla çalışmak mı daha fazla sonuç alıcıdır?

Küreselleşmiş dünyada tek başına kahramanlık yapılamayacağı ortada. Zaten karşılıklı bağlılıktan söz ediyoruz, bağımlılıktan değil! Dolayısıyla, çiftçi sendikaları ve tohum ağları çok önemlidir. Hindistan’da tohum kütüphaneleri ve onlarca köyün bir araya gelerek, organize ettiği tohum festivalleri var. “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” adlı kitabımızda da bunlardan birine (Haydarabad civarindaki) yer verdik.

Dünyada ve ülkemizdeki uygulama örneklerinde, çiftçilerin bu yeni yaklaşıma tepkileri ilk başta nasıl olmaktadır? Büyük oranda sabır gerektiren bu yaklaşımla ilgili başarılı sonuçlar hakkında ne dersiniz?

Elbette birbiriyle etkileşim önemlidir. Örneğin; verdiğimiz eğitimler sonucu, kentte ve kırsalda insanlar aldıkları eğitimin uygulamalarını yapıyorlar. Birbirinin çiftliğine gidip, hasat ve dikim zamanarında yardımcı oluyorlar, okul ve ev binalarını imece usulü yapıyorlar. Böylece bilgilerini pratiğe dökme ve kendi projelerinde deneme cesareti edinmiş oluyorlar. Elbette yerel ustalardan öğrenmek, dayanışma ve eski imece ruhunu geri getirmek bize çok yakışacaktır. Ben yurt dışındaki konuşmalarımda Anadolu’daki eski imecelerden söz ediyorum. Çünkü ben çocukluğumda bunları yaşadım. Batıda bireysel kültürün hücrelere kadar nüfuz etmesinden dolayı, bunu anlamakta zorlananlar oluyor ama şaşkınlıkla dinleyip, çok takdir edenler çoğunluktadır.

Eko köyler ve Eko çiftlikler gibi, ülkemizde özellikle permakültür uygulamalarını da istikrarlı biçimde gerçekleştiren merkezler oluşmaya başladı mı?

Permakültürü doğal mimarisinden tohum korumaya kadar uygulayan bir dizi çiftlikler oluşmaya başladı. Bunlardan bazıları ekoköy girişimleri, bazıları ise aile işletmesi düzeyinde ekoturizmi de içeren örneklerdir. “TaTuTa (Tarım, Turizm, Takas) çiftlikleri” deniyor bunlara. Hem turizm yapıyorlar, hem de çiftçilik.

Verim, kalite ve düşük maliyetli tarım; tarımla uğraşanların 3 farklı öncelik tercihidir aslında. Ülkemiz çiftçileri ise, büyük oranda ürün verimini artırmaktan yanadır. Bunun için de girdileri bolca kullanıp, çoğu kere hem kendilerini zarara sokar, hem de ürünlerin sağlıksız üretimine neden olurlar. Permakültür uygulamalarının, çiftçiye bu yönde vereceği katkılar ve yönlendirmeler neler olmaktadır?

Yaşadığım ülkelerde bir dizi çiftçi arkadaşım oluyor. Permakültür ve doğal tarım yöntemi izleyerek, verim ve kaliteyi düşük maliyete getiriyorlar. (Çiftçiler için en önemli konu bu olduğundan, burayı biraz daha açabilir misiniz? Örneğin, bir yabancı örnekle, maliyet düşürücü çabaları özetlemek mümkün mü? Belki bizdeki çiftçiler için de bu örnek daha ikna edici olabilir-ANN) Hem de aileleriyle geçirdikleri kaliteli zaman dilimi artıyor. Daha sağlıklı besleniyorlar. İşe gidip gelmek için her gün iki ya da üç saatlerini yolda harcamıyorlar. Çocukları, doğa eksikliği sendromu duymuyor. Gençler kent çiftlikleri ve çiftçi pazarlarında çalışmaktan memnun. Türkiye’de de benzeri resimler görülmeye başlandı.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek” adlı makalenizde, “Permakültür; küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçlar” diyorsunuz. Bolluk kelimesi, çiftçimizin iştahını kabartan en önemli ve sihirli kelimedir aslında. Çiftçi uygulamalarında, bu sihirli dönüşüm nasıl olabilir? Çiftçilere neleri önerirsiniz?

Daha önce de belirttiğim çoklu kültür yöntemiyle bolluk yaratılabilir. Yılda üç kez dahi ürün alınabiliyor. “Kardeş bitkiler ve çoklu kültür” işin bam telidir! Bu, meyve bahçelerine de uygulanabilen bir yöntemdir. Yarım dönüm araziyle, 4 kişilik bir aile beslenir diyoruz. Meyvesinden sebzesine… Gıda ormanı dediğimiz, kat kat dikine yapılacak bir ormana dönüşmüş bahçe ile.

Hatta işe çoraklaştırılmış toprakları ele alarak başlamak lazım. Çünkü Avustralyalı permakültür uzmanlarından Geoff Lawton ve ekibinin Ürdün’de yaptıkları ve son zamanlarda özellikle biyokömür kullanarak ortadoğu ve Afrikada dünyanın başka çölleşmiş yerlerinde tarım proleri yapanlar var. Geleceğin tohumlarının, bilge köylü kadınların sandığındaki çıkında olduğuna inanıyorum. Kadının, evladiyelik tohumu korumaya ilişkin bilgi ve becerisinin, yüzyıllarca korunmuş olması önemlidir. Şimdi bizim özellikle bilge yaşlı köylü kadınlarımıza o çıkınları saklayıp bugünlere taşıdıkları için minnet duyma zamanıdır. O kaynakları paylaşarak yaşamı yeniden yaratabilir Endüstriyel-Kapitalist sistemin yaratmak istediği kıtlık gerçeğinin tersine  bolluk  yaratabiliriz!

*. Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD den deneyimli permakültür (ekolojik yaşam) eğitmeni ve tasarımcısı.  İletişim: <koru.ora@gmail.com>

SunFlwRipinFoto: Emet in kendi bahçesindeki bolluk

Permaculture Aid By Respecting The Land and The Culture

Emet Degirmenci and Yeliz Mert

Emet Degirmenci, who is the pioneer and the ‘Ercis Permaculture Aid’ project, is a former seismologist and current permaculture designer and teacher. She sent a call out to the permaculture related groups in Turkey as soon as a deadly earthquake happened in Van, 23 October 2012. She has been on some field studies during her seismology work to measure the aftershocks and witnessed how difficult the survivors’ lives were. It took them seven months to become organized since the assessment of the local needs and matching these with the skill set. Also some of the team members were living abroad when the earthquake occurred.

As a group; of one instructor, two new permaculture designers including Yeliz and one amateur documentary maker delivered a permaculture aid program between July 1 st to 5th, 2012 to the survivors. Our budget that was formed with some small donations by the individuals was less than $1000 US. We did not want any funding from the institutions since the aid distribution was corrupted during the earthquake. Also, the area which is predominantly Kurdish speaking was quite politicized. We decided to keep the project independent and not to be manipulated by any groups in any ways.

The project that we implemented included; a winter veggie garden that had been built and planted with hugelculture technique, biochar stove and solar cooker making, seed spouting, vertical gardens, food forest establishment techniques, herb spiral, hot composting, and a grey water treatment. Ercis was the epicenter of the earthquake. One third of the town was destroyed and more than 500 hundred people died and many wounded. We named the project ‘Van-Ercis Post-Disaster Ecological Restoration Permaculture Project’. Mainly announcing the project with ‘From Absence to Abundance’ motto, we aimed to eliminate negative influence of the words such as ‘disaster’ and ‘earthquake’ and to show how much we can do with the things that are called ‘waste’ without realizing its value.

 the people and the project location:

A five-day intensive hands-on project was held in our host Ceylan’s extended family court house garden, and we also used the Technical High School in Ercis for biochar stove and the solar cooker making workshops. The eldest of the family, 78 year-old grandmother, has been living in this location with her three children, three daughters in law and eight grandchildren in different houses. While walking through the streets of Ercis, we could witness wreckages and cracked buildings of empty houses and workplaces at every corner although the debris had been cleared. Having felt like a movie scene, this disaster was a reality at first hand for Ceylan’s. The local people we came across in Ercis instantly started telling their memories of the earthquake without even being asked. It was showing clearly how people have still been traumatized. They kept telling about where they were and what they felt when the earthquake occurred, showed videos recorded at the moment by their cell phones. It seemed as if another wound is inflicted at any moment. Asuman, who is the mother of our host family during the project, lost almost all of her biological family members in the earthquake. She and her three sons were hardly able to speak despite getting psychological treatment in the last seven months.

The project venue and its constructive dynamics had been arranged by our local organizer, Malik Durmaz and the program which was free for the locals. We were determined to use all recycle materials as much as possible. We walked around and collected anything useful we saw along the roads under the debris, sometimes even horse or donkey excrement or bones, . Most days we even sent our local friends to the grocery stores early in the morning to collect their waste for our veggie gardens, herb spiral and the hot compost during the workshops. Although this was embarrassing for them at the beginning, they said after couple of days:’It became a habit now. We looked at everything that could be used as a resource for us when we walked along the streets’ .

However, we have noticed that our original program was not covering the local peoples’ emergency needs when we arrived there to access. For instance, after noticing dirt and smell at a corner of the garden where the children play because of the grey water coming from one of the houses, we decided to include a grey water treatment in the program. Also, there was a wonderful fruit orchard in the garden, but all the bee hives were destroyed . There was no reason to spend money and time to create a new one. Therefore, we decided to show the technique how it can be enriched towards a food forest with comfreys under the fruit trees and cover crop along with swales. Likewise, we showed how to produce sprouts from seeds which are suitable to their taste, in order to increase nutritional value of the foods, especially at times of scarcity. We went to the different parts of the field around the town to collect some endemic species to create a special herb garden, because we heard that most of the herb species for their special cheese ‘Van otlu peyniri’ were almost extinct due to a careless harvesting method for the market economy. The herbs are also used for medicinal purposes and fist aid.

Another point is that when we went there to assess the locals’ needs before the workshop, we noticed that some women could not speak Turkish. So we decided to create a Kurdish program poster, and found an interpreter for the workshops.

We opened the circle using couple of Kurdish words we were learning from the locals every morning.

During the project, instead of showing only how to apply techniques, we made an effort to share the idea of permaculture design by explaining every technique’s benefits holistically. For example, we explained to our participants how we positioned hugelculture in the garden, what the use of layering it was, why the herb spiral is important, how we can harvest sun and water and how to sprout seeds to increase their nutritional value, which were applicable in an emergency situation. Moreover, as soon as we arrived there, we guided our host family to collect the organic matter coming from their kitchens and shared why we do it. We sometimes asked for rotten foods from markets. All these were elements that helped our participants adopt the main idea of our project. Looking at what we called waste in another way and therefore being self-sufficient instead of being dependant, were the things that we could naturally narrate to our participants, our hosting family, the women and the children in the family.

Our participant range was diverse. There were students and lecturers from Ercis Vocational Institution and Centennial University of Van, farmers, those who wanted greenhouse cultivating, or who wanted to do gardening in their private gardens, people from the agriculture department of the municipality, and even two prisoners from an open prison. Additionally, the children were active from the very beginning till the end. They worked with us when we were sowing seeds, preparing soil mixture for plastering a giant herb spiral, and the like.

many learnings:

We opened our first day of the project with a circle and let ‘our 78 years old grandmother lead us with her wisdom. On the following days , we continued in the same way. In the circles, we asked every participant to introduce themselves in the way they were most comfortable with, and wanted to get to know each other. In addition to this, during the techniques that were applied, we were attentive to learn about their local diet using endemic plants. We cooked our dinner together everyday. We offered free lunch to the participants, ranging from 20 to 35 everyday, showing clearly that we were there to share our knowledge and to create something together rather than taking something out. This is why our project was also successful in terms of social influences included. Above all, having women and children involved in the project made them contemplate themselves and their needs in life from another point. Dear Sevgi, who was our documenter with her partner Yasar narrates her thoughts as followed:

‘Asuman was one of the most curious participants with our ecological restoration applications during the project. In solar cooker and biochar stove atelier, she obeyed Emet’s word, as she wanted women to be able to use working tools in atelier as well, and took the drill in hand for the first time in her life. She drilled used grease bucket at the bottom. It was the first time that I saw her grinning from ear to ear since we arrived.’ Another woman participant, named Leyla, also took everybody surprised by saying ‘the earthquake does not listen to woman or man, we have to learn it too.’

The project’s instructor Emet particularly emphasizes the important role of the project for children in the neighborhood who have been traumatized by the earthquake: ‘In the beginning, I told them to listen and watch us during the day and throughout the project so that they could draw what they were affected by. All children used a board that was already prepared for them and that was named by the children themselves as ‘Red Kid Board’ where they pinned their drawings and their poems. While we were listening to what was the background of their productions, they made us sometimes smile, sometimes cry and sometimes think. On the last day, I was very much influenced by children’s theatrical demonstrations. One girl was telling us about fungi family and the fungi role, how they help trees communicate with each other. There was also a hip-hop song, composed and written by them, about the earthquake, which made all of us cry. We were very much impressed by the scenes that children illustrated. They stimulated realistically their friends, siblings, relatives of how they were trapped in the wreckage.’

The Van-Ercis project was the first project where permaculture has been used for aid. Ultimately, Emet gave the idea to build a permaculture aid group in Turkey and shortly but we hope this first step will take further to create a permanent permaculture aid group in Turkey which is an earquake prone country. Emet explains, ‘The seeds, that we sowed in hugelculture greenhouse and food forest with our children and our elders, are going to grow and spread to other projects, too. I feel the peace inside that this was the first step in our country. I hope that this motivation will remain. Thanks to our small aid group and the supporters.’ Ercis experience was a representative project for us of becoming a whole with people, land, culture, differences and despair as permaculturist.

We performed Ercis experience with heart and soul but most importantly, by considering locals’ needs and finding appropriate approaches. We succeeded in this project because we respected the land and culture as well as people. We are thankful to our donors and the permiese friends who have sent their willingness to help out, including from overseas. Our gratitude goes to the Ercis Technical High School which opened their classrooms for our biochar and solar cooker workshops. Also many thanks to the individuals who made donations to help our dream come true!

A PHOTO ALBUM OF THE PROJECT

https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151018840673637.455182.335518878636&type=3

More  YOUTUBE VIDEOS will be added to this account:

1. Hugelculture green house–> http://www.youtube.com/watch?v=ghU36eQP3Fc

2. Local children’s involvement to the project–> http://www.youtube.com/watch?v=DSRaKwyZ18A&feature=youtu.be

Erciş/Van Afet Sonrası Ekolojik Restorasyon

Gıda Egemenliği ve Ekolojik Bağlamda Sürdürülemez Kalkınma ~emet değirmenci

…sesimizi duyurmak için yağmur çamur demeden günlerce yürürüz
– Brezilya Topraksızlar Hareketinden bir konuşmacı

Son 16 yıldır toprak ve yiyeceğe ilişkin bağımı gittiğim her ülkeye taşıyor ve mümkünse ilk elden öğrenmeye çalışıyorum. Yazıma Brezilya Topraksızlar Hareketinden (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra) genç akademisyen bir kadın Janaina Stronzake’nin geçen sene Seattle’daki bir konuşmasıyla başlamak istiyorum. Ben bir Topraksızlar Hareketi çocuğuyum . 2011 yılı itibariyle Brezilya da 350 000 topraksız köylü aile var. Çoğumuz yıllardır naylon barakalarda yaşıyoruz ve örgütlenip boş toprakları işgal etmekten başka çaremiz yok (1). Onlarca senedir otonom (kendi kararını kendi veren) bir yaşam kurarak yiyeceklerini toplumsal kent bahçelerinden, enerjilerini de olabildi[‘nce .atilarina attiklari güneş panellrinden karşılayan bu kesim aynı zamanda dünyaya umut saçıyor. Türkiye’de ise topraksızlaşma henüz fazla görünür olmasa da gerek özelleştirme, gerekse küçük arazi sahiplerinin tarlalarını büyüklere satmak zorunda bırakılmasıyla sürüp giden bir akış var. 1980’lerden bu yana estirilen neoliberal politikalar ise kır nüfusunu yok edip insanları tamamen endüstriyel gıda sistemine teslim etmiş durumdadır. Keza bugün köy pazarında yer alması dahi fazla görülen bir kırsal kesim var.
Geçen sene yaklaşık 50 milyon Amerikalı yiyeceğini karneyle alıyordu ki; bu rakam tarihte görülen en büyük rakam olarak belirtiliyor. 2008’de patlak veren yiyecek krizi fukaraya yiyeceğinin fazlasını ver (Food Bank), ya da karne sistemiyle sübvanse edilse de gidişat yiyecek krizinin daha da artacağını gösteriyor. Üstelik bu durum taşıma kapasitesi denilen nüfusun çok artıp dünya topraklarının besleyemez duruma gelmesinden değil, kapitalizmin kendisi ve limitsiz büyümesinin sonucudur! Dolayısıyla toprağın nasıl kullanıldığı ve paylaşımın nasıl olduğuyla da yakından ilişkilidir. Bu yazıda yiyecek krizi; ekolojik ve toplumsal krizle birlikte ele alınıp kendini besleyen bir toplumun nasıl yaratılabileceğine dair ip uçları verilecektir.

topraksızlaştırma
Uygarlığın yaklaşık 10 000 yıl önce tarımla, bir başka deyişle yenebilir bitkiler ve hayvanların evcilleştirmesiyle başladığı söyleniyor. Böylece göçebelikten kurtulup yerleşik yaşama geçmiş idik. Mezapotamya’dan hububat çeşitleri dünyaya yayılırken, Meksika’dan mısır, Peru’ dan patates, Kazakistan’dan elma vb şekilde devam ederek tarım ürünleri dünyaya yayıldı. İkinci Dünya savaşı sonrası ise toprak çevirmelerin (Land Grabing) artmasıyla farklı boyutlara ulaştı. Tarımın kontrol altına alınma çabası yanında toprak çevirmeler günümüzde modernlik kazanmış bulunuyor. Çünkü endüstriyel ölçekte genetiği değiştirilmiş bitkilerle biyo-yakıt üretimi konusu bir başka tür toprak çevirmedir.
1980 sonrası ise Doğrudan Yabancı Yatırım FDI (Foreign Direct Investment), olarak bilinen yabancıların bir başka ülkede yatırım yapmaları ya da 99 yıllığına kiralama olarak neoliberal tarım politikalarıyla karşı karşıya kaldık. Bugün Avrupa pazarı için organik tarım yapan ulusal ve ulus ötesi şirketlerin Anadoluda cirit attığını görüyoruz. Bir başka deyişle sahipliğin el değiştirdiği bu yeni duruma yeni bir işgal (neocolonization) deniliyor. Böylece piyasanın örüntüsü ulusal şirketlerin yardımıyla ulus ötesi şirketlere taşınmış oluyordu. Yalnızca yiyecekte değil, bu durumu aynı zamanda HES projeleriyle bir başka deyişle suyun kontrolü ve özelleştirilmesi olarak da karşımıza çıkıyor.

Yapılaşma, monokültür, kimyasal gübre ve tarım ilaçları, endüstriyel hayvancılık gibi yanlış toprak kullanımı nedeniyle karşı karşıya olduğumuz ekilebilir alanların azalması da bir başka konudur. 2005 yılında yapılan bir istatistiğe göre Türkiye’nin ekilebilir toprakları % 29.81 ile dünya’da 24. sıradadır (2). Ancak aradan geçen yedi yıllık sürede köprülerin altından çok su aktığı aşikar… Bu bağlamda Türkiye’ye taşınmaya devam eden Avrupa’nın kirli endüstrileri de dikkate alınırsa son yıllarda karbondioksit emisyonlarımızın % 80 lere kadar neden tırmandığını görebiliriz.

Diğer bir nokta ise Avrupa ile alış veriş içinde olan yurdumuzu da yakından ilgilendiren Avrupa Ortak Tarım Politikları (Common Agricultural Policy)’nın geleceğine ilişkindir. Yürürlükte olan politikaya göre tarım bütçesinin %80 ‘i büyük agrotarım işletmelerini desteklemeye gidiyor. Türkiye dahil 150’den fazla ülkeden temsilcileri olan Latin Amarikalı çiftçilerin birlikteliği La Via Campesina ile bağlantılı çalışan Neyeleni Avrupa Yiyecek Bagımsızlığı geçen yıl bir çağrı yaparak 2014 ile 2020 yılları arasında tarımın agroekolojik yöntemlerle yapılmasını ve geleneksel köylü tarımına geri dönülmesini önerdi (3). Ancak hangi ülkenin neyi ne kadar ekeceğine karar veren Avrupa Tarım Politikası bu tür köklü bir reforma acaba evet diyecek midir orası soru işaretidir.

Yiyecekleri besin değeri açısından araştıran Amerikalı akademisyen ve aktivist Michael Pollan biyolojik çeşitliliğin korunmasını insanla bitkiler arasındaki simbiyotik ilişkiye bağlar. Doğayı monokültürle kontrol etmenin oldukça pahalı olduğu da ekler (4). Çünkü doğanın kendisi ancak doğal akışları destekler. Öteki türlü bir döngü oluşmaz ve buna öncelikle doğanın kendisi tepki verir. Örneğin, 1840’da (daha genetiği değiştirilmiş organizmalar söz konusu değilken) Lumber türü bir patates çeşidinin tek tür olarak ekilmesi sonucu Irlanda’da açlık krizi baş göstermişti. Günümüzde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile güya dünya nüfusunu doyurmayı amaçlayan kapitalizm aynı zamanda değişik hastalıkların üretilmesine ortam hazırlıyor. Bu noktada sözü yine MST li konuşmacıya verirsek: Örneğin, GDO’lu ürün piyasasını elinde tutanlardan DuPont ve Syngenta şirketleri bütçelerinin büyük bir kısmınını (geleceğin gıdasını üretiyorum aldatmacasıyla) tohumdan besin maddesine, tarım ilaçlarından tıbbi ilaçlara kadar bir dizi ‘tüketim maddesi’ üzerinden yılda %19.8 lık büyüme sağlamaktadır’ (1). Kısacası kapitalizm bir yandan endüstriyel gıdaya bizi mahkum bırakırken diğer yandan envai çeşit hastalık üreterek büyümesini sürdürüyor.

iklim değişimine adaptasyon ve karbon kredisi
Küresel iklim krizini de fırsat ve büyüme olarak gören kapitalist sistem, karbon ayak izini azaltma kapsamında iklim değişimine adaptasyon politikalarıyla da sürdürülemez politikasına devam ediyor. Ama bu kez kendini yeşillendirmeye çalışarak… Biyo-yakıt için yapılan mono kültüre dayalı tarım bunlardan biridir. Özellikle agrotarım işletmelerinin ürettiği biyodizel Asya ve Afrika’nın ekilebilir topraklarını gasbederek açlığı daha da büyütmektedir. Zaten iklim felaketleriyle boğuşan dünyanın fakir insanları bu kez ekilebilir arazilerini zenginlerin arabasına ekoyakıt yetiştirmek için kullanacaklardır. Ülke ve iklime göre GDO’lu mısır ya da kassawa, jatropha ve (bizde hint yağı çıkarılan) Castor bitkisi biyoyakıt hammadedlerinden bazılarıdır. Oysa bu yiyecekler o ülkelerin insanları ve hayvanları için sofralarının geleneksel temel besin maddesi olagelmiştir.

Dünya iklim konferanslarının müdavimi olan Via Campesinalı çiftçiler açısından doğru mesaj üretmek önemlidir. Kopenhag da çiftçiler Kyoto Protokolü’nü uygun bulmadıklarını vurgulamışlardı. 1990’da ise eşik değer olarak belirlenen %30’luk indirim için endüstrileşmiş ülkelerin öncelikle kendi ön ve arka bahçelerine bakmalarını önerdiler. Via Campesina öncülerinden Albetro Gomez şöyle diyordu: ‘agro ekolojik geleneksel tarım alternatif ve gerçek bir çözümdür. Tarım kar edilecek bir iş olarak görülemez’ (1) .

geleceğin yeşillenemez ekonomisi
Leonard DiCaprio’nin yapımcısı olduğu 11. Saat (11th Hour) filminde Kenny Ausubel; en büyük tahribat küresel ekonomik güçtür der ve ekonomik büyümenin biyosferi yemeye başladığını belirtir. Bu da gelinen noktanın ekoloji ve ekonomik açıdan kritik değeri aşmak üzere olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim ve tüketim modelinde ön görülen sürekli büyümenin doğanın tabiatına aykırı olduğu apaçık ortada olduğuna göre şimdi kendimize bazı sorular soralım: sağlıklı yaşam standardı nedir? Temiz su, hava ve toprağa ulaşmak için büyüme ekonomisi yerine yetinme ekonomisi koyarsak ne olur? Doğal döngüde her canlı doğar, büyür olgunlaşır ve sonra da toprağa karışır. Toprağa karışmayan ve makine gibi işleyen kimliksiz sistemde ne kadar atıl bir enerji vardır? Aynı zamanda pompaladığı kültürle betonlaşmış beyinler ve makine gibi işleyen ve yönetimi de o şekilde gören insanlar yarattı! Bundan kurtulursak ne kadar yapıcı bir enerji ortaya çıkacağını düiünebiliyor musunuz?

Toplumsal açıdan ırkçı ve milliyetçi görüşler içeren yazının giriş bölümünde söz ettiğimiz taşıma kapasitesi denilen kavrama da biraz değinirsek bunun ekolojük dönüşüme değil ırkçı politiklara hizmet ettiğini görürüz. Kısacası kapitalizm kabuk ve renk değiştiriyor. Sanki ekmeği eşit mi paylaşıyoruz ki taşıma kapasinden söz ediyorsunuz? Ayrıca gelişmiş ülkeler için geçerli olan ve bacasız sanayi denilen turizm ve eğitim endüstrilerine dayanan ekonomi politikası da gök yüzünün bir başka yerinde sizin için bir yerleri kirletmiyor mu? Bacalı endüstriyel etkinliği coğrafi olarak uzak ülkelere taşıyarak ne kadar etik yeşil bir dönüşüm olabilir? Bu durum çöpü Küresel Güney’in halısı altına süpürmek değil midir? Her yıl cep telefonunu yenileyen, her iki yılda da bir bilgisayarını elektronik atık yığınına koyup onun Asya ve Afrika ükelerine gönderildiğinden memnunluk duyan insanın vicdanı ne kadar rahattır? Ucuz iş gücü ve çevre standartlarının olmadığı bir ülkede onları söküp parçalara ayıran hiö bir sigortası olmayan çocuk ve kadın işçiler bir dizi hastalıklara yakalanırken vcdanınız ne kadar rahattır? Burada Nükleer kümür vb gelişmiş ülkelerin söküp attığı enerji tesislerinin ya da endüstrilerinin Güney ülkelerinde pazarlandığı konusuna girmiyorum. Yoksa kapitalizm gelecekte gökyüzünü demir duvarlarla bölüp büyümesini sürdürebilmeyi mi planlıyor?

Kapitalizm yalnızca Güney ülkelerinde değil, aynı zamanda kendi ülkelerinde de açlık yaratmaktadır. Yiyecek güvenliği açısından bakarsak; örneğin ABD de 50 milyon insan gerek yeterli beslenemediği, gerekse alım gücü olmadığı için yiyecek açısından kendini güvende görmüyor (5). Yiyeceğin temel insan hakkı değil de ticari bir meta olarak görülmesi sonucu bugün ABD’nin 1 milyon insanı direk açlıkla yüzyüzedir. Küresel olarak bakarsak 2008’de öncelikle Arap ülkelerinde baş gösteren yiyecek krizi onu kar edilecek bir alan olarak görmesi nedeniyle yiyecek reklamlarına büyük bütçeler ayrılıyorç Yiyeceğin kendi ederinden daha çok para reklamlara harcanıyor. Oysa altını deştiğimizde sağlıklı yiyeceğin reklama gereksinim duymadığını görüyoruz. Bu nedenle sağ duyulu besin uzmanları reklamı yapılan yiyeceği almayın uyarısında bulunuyorlar. Örneğin, GDO’lu yüksek fruktozlu mısır surubu içeren yiyecekler en çok reklam edilenlerdendir. Üstelik şifa niyetine yediğimiz bal bunlara dahildir Çünkü arılar da bu şurupla beslenmektedir.
Petro kimya endüstrisine dayalı tarım ve hayvancılığın sera gazı emisyonlarındaki payının % 14 olduğu dikkate alınırsa endüstriyel yiyecek sistemini üretimden tüketime bir bütün olarak sorgulamalıyız. Küresel ekonomide besinin tarlada büyütülmesinden tabağımıza gelene kadar binlerce km’lik yol kattetiğini dikkate almalıyız. Yine Michel Pollan’a kulak verirsek bir Amerikalı’nın yiyeceği 1500 millik yol kat ediyor. Somon balığı Alaska da yakalanıp oradan Çin’e ve New York’taki tüketiciye ulaştırılıyor. Kaldı ki ABD, yiyeceğinin %70′ ini Meksika ve Latin Amerika’dan ithal etmektedir. Benzeri durum Türkiye de yerel köylü pazarlarlarının büyük toptancı tırlarının alması  şeklinde görülüyor. Somon balığının Karadenizden değil, Norveç’ten, GDO’lu hayvan yeminin ABD ve Kanada’dan geldiği ve zararlı tarım ilaçlarının binbir çeşidinin pazarlandığı bir yurdumuz var.

sonuç yerine
Petrolün bitmesi üzerine panik yaratanlara katılmamakla birlikte ekolojik alışkanlıkların devrimden sonraya ertelenmesi görüşünde değilim. Ayrıca yeni sistemin tohumlarının eski sistem içinde atıldığını da unutmayalım. Ekosistemi onarmak için bugünden başka bir kültür yaratmalıyız. İşe başlamak için kaybettiğimiz kamusal alanları geri isteyerek ya da mahalemizde konu komşuyla yenebilir bitkilerden kollektif bir kent bahçesi yaratatabiliriz. Bir buldozerle yaptığımız herşeyin bir gün yerle bir edilebileceğini söyleseler dahi bunu yapmalıyız! Yiyeceğimizi toplum destekli tarımla yakın çevredeki yetişirilerden direk alıp onların yaşamasına katkıda bulunup sağlıklı yiyeceğe direk ulaşacak döngü yaratabiliriz. Via Campesina’nın önerdiği gibi tarımının agroekolojik yerli ve geleneksel köylü tarımına döndürülmesigerekiyor. Çünkü her ne kadar kapitalizm yeşil reformlarla kendini ‘eko’ kılmaya çalışsa da bizim söylemimiz farklıdır. Bunu alternatif bir kültür yaratma çabası olarak değerlendirmeliyiz.

2011 Yılı sonuna doğru NewYork’tan dünyaya yayılan Occupy eylemleri yukarda söz ettiğimiz dönüşümlerle bize kapitalizmin en zayıf halkasından değil, toptan yerle bir edilmesi gerektiğini söylüyor. Occupy bir başka deyişle emperyalizmi durdur anlamına gelen bu harekette en çok vurgulanan yiyecek bağımsızlığı ya da özgürlüğüdür. Sonra da bankalar ve paranın yerine ne konacağı… Yiyeceğin ulusal ve ulus ötesi şirketlerin eğemenliğinden kurtarılıp yerel ve insani ölçeğe dönüştürülmesi ve halkın ihtiyacına göre toprağını nasıl kullanacağına kendisinin karar vermesi gerekir. Via Campesina bunu tarımın geleneksel ekolojik yöntemlerle yerele dönüştürülmesi olarak gösteriyor. Hindistan da GDO öncüsü ve imparatoru Montanso egemenliğine bayrak açıp Navdanya diye yerel bir tohum bankası kuran Hintli aktivist ve ekonomist Vandana Shiva der ki; önce aileni, sonra mahalleni/köyünüdoyur. Eğer hala ürün fazlan varsa bölgesel pazara götür. Bu durumda ulusal ve hele hele uluslarası pazara götürecek ürün fazlan zaten kalmayacaktır. Özetle yerele odaklanırsak aynı zamanda karbon ayak izimizi de önemli ölçüde azaltmış olacağız.

İnsanın doğanın efendisi değil bir parçası olduğunu, yiyeceğin süpermarket raflarından değil doğal döngüde güneşten gelen enerjiyle, topraktan alınan mineral ve onu sarmalayan börtü böcekle paylaşıldıktan sonra tabağımıza geldiğinin farkındalığını yaratmalıyız! Var olan yıkımı durdurmak için direnenler açısından MST’ li konuşmacının bizim de tekrarlamamızı istediği son tümcelerle noktalarsak: Küresel Mücadele! Küresel Umut!

YARALANILAN KAYNAKLAR ve dipnotlar:
1. MSTinin de birlikte çalıştığı Latin Amerikalı köylülerin 2006 Roma Yiyecek Zirvesinden sonra yiyecek sisteminin demokratikleştirilmesi konusunda geliştirdikleri örgütlenme: http://viacampesina.org
2. Ekilebilir arazilerin ülkelere göre kıyaslandığı istatistik http://www.nationmaster.com/graph/geo_lan_use_ara_lan-geography-land-use-arable
3. Avrupa Yieyecek Egemenliği Konusunda video http://www.youtube.com/watch?v=th4uT2coXhk
4. Micheal Pollan, Botany of Desire kitabı
5. Nadia Cuffaro, David Hallam, ”Land Grabbing” in Developing Countries: Foreign Investors, Regulation and Codes of Conduct, Università degli Studi di Cassino FR,March 2011. Araştırma devam eden çalışma.
6. Fred Magdoff Ticari bir emtia olarak yiyecek, http://monthlyreview.org/2012/01/01/food-as-a-commodity.

Yazı Özgür Üniversite Forumu ‘Büyüme’ sayısında Ocak 2012 de yayınlanmıştır.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: