Kendine Yeterli Toplum: Yerellik ve Doğayla Uyumlu Ekolojik Yaşam

Archive for the ‘Makaleler’ Category

Görsel

kent tarımı: kapitalizm gıdasını yetiştiren insanlardan korkar

E-EldivelGumusluk

SÖYLEŞİ

7 Haziran 2016 tarihinde Ankara Mimarlar Odası‘ndaki sunum sırasında gelen bazı sorular seçilerek  özetlenmiştir.

~~~

Hangi ihtiyaç sizi kent tarımcılığı üzerine çalışmaya itti?

Sağlıklı gıda üretimine dayalı bir yaşam çevresinde sosyalleşmeye önem vermem de bunda büyük etkendir. Kokusunu ve tadını duyumsayarak dostlarla tüketilen bir ürünün mutluluğuna paha biçilebilir mi?

Köyde yetişmiş ve üretimin neredeyse % 90 ını kedi yetiştiren bir alt yapıdan gelerek  14 yaşından sonraki yaşamımı kentlerde geçirirken topraktan kopmama duygu ve düşüncesi ana ekseni oluşturuyor. Stress den kurtulmak için toprağın iyileştirici ve terapisel olgusunu her zaman önemli bulurum.  Daha sonraki yılarda kapitalist endüstriyel tüketim sisteminin alternatifi ne olmalı diye ekoloji temelli bir sorgulama beni toplumsal ekoloji felsefesi ve ilkeleriyle buluşturdu.

Nedir kent tarımcılığı?

Kent tarımcılığıyla kentin gıda ihtiyaçlarının bir kısmı kent içi ve çevresinden karşılanır. Aynı zamanda kentle-kır arasında kopan bağ onarılmaya çalışılır. Başka bir deyişle endüstriyalizmle doğadan koparılan insanın kendi gıdasını yetiştirme odaklı tekrar toprakla buluşması diyebiliriz.

Kent tarımcılığının kulanım alanları nerelerdir?

Bu durum, küçük alanlarda tarım dediğimiz saksı vb minik bir alanda bitki ve toprağın interaksiyomunu anlama olabileceği gibi, balkon ya da bir binanın açıkta olan duvarında dibinde de olabilir. Bunun yanında alanımız toplumsal kent bahçesi gibi kamusal bir alan, ya da kişiye özel lmış bir alanda gıda ormanı veya tarımsal ormancılık faaliyeti de olabilir. Dolayısıyla çatı bahçesinden balkon bahçesine, sitemizin çevresinde dikine alan kullanımdan pencere bahçelerine kadar uzanabilir.

Sizce tarım, doğadan ve topraktan tamamen kopmuş ve yabancılaşmış mıdır?

Endüstri devrimi sonrası üretimin makineleşmesi adeta tüketimi de otomatikleştirdi ve ruhsuzlaştırdı. Üretenler ve tüketim arasındaki bağ koparıldı. İnsanın kendini beslemesi market raflarının cansız ve mekanik atmosferiyle birleşti. Ne yersen oyuz demek doğrudur. Günümüzün ruhsuz ve şiddete eğilimli insanlarında bunun etkisi çok büyüktür. Gıdasınin nereden, hangi koşullarda, kimin emeğiyle nasıl bir toprak ve coğrafyadan geldiğini bilmeyen insan cansız birşeyleri midesine indirmektedir. Oysa endüstri çağı öncesi tarımla uğraşanlar adeta bir zanaatçıydı. Yaratıcılıkları vardı. Yaptığı işin inceliklerini zevkle anlatırlardı. Bunu buğün biraz imece odaklı toplumsal buluşmalarda görebiliriz. Aynı zamanda endüstri öncesini nostaljik bir şekilde anmak istemem. Derebeylik dönemi bir dizi baskının katmerleştiği, sınıflar arsı emrivaki durumlara dayalı, kadının tarım işçisi ve doğuran kölelerden ibaret olark görüldüğü duruma adı ekolojik de olsa geri dönmek istemem.

Tarım neoliberal kapitalist sistemin temel bir bileşeni haline geldi mi?

Kapitalizmin pratiğe yansıyan temel prensibi “büyü ya da öl” şiarıdır. Dünya da 1980lerden itibaren  tarımın şirketleşmesi ve büyük tarım işletmeleri haline gelmesiyle karşı karşıyayız. Oysa Amerika dâhil 1975’lere kadar nüfusun yüzde 75’ini geleneksel küçük aile tarımı besliyordu. Türkiye 80’lerdeki neoliberal politikalara kadar kendi kendini besleyen dünyadaki istisnai ülkelerden biriydi. Şimdi buğdayın dünyaya yayıldığı Mezopotamya coğarafyası dâhil hububatının dikkate değer bir kısmını dışarıdan alır durumunda.

Bildiğiniz gibi Türkiye’de küçük tarım arazilerinin birleştirilmesi sürdürülüyor. Hepsinin altında tarımı büyük şirketlere devretmek olduğunu söyleyebiliriz. Tavuk yumurtasının, et hayvanlarının, buğdayın endüstrileşmesi (ve hatta bazılarının genetiğinin değiştirilmesi) hızla sürüyor. Şirketleşmeyen köylünün yaşaması olanaksız hale gelmiş durumda. Bu yüzden tarımın küresel ölçekte endüstrileştiğini ve kapitalizmin temel bileşeni haline getirildiğini söyleyebiliriz. Köylünün ya da kırda üretim odaklı yaşayanların alternatifi ise bir araya gelip dayanışma kooperatifleri kurması ve kamusal alanlara sahip çıkmasıdır.

Kent tarımcılığı alternatif tarımcılığa örnek olabilir mi?

Geldiğimiz noktada kaybettiğimiz değerleri geri getirmenin adı “alternatif” sözcüğüyle mi tanımlanmalı tam olarak emin değilim. Amerika da 1968 lerde Go Back to the Lands hareketi geliştirilmiş. Türkiye de buna Yeni Köylülük deniyor. Köylü gibi atık üretmeden yaşamak kentlerde de mümkün. Ancak yasakları kısıtlamları kaldırmak gere. Bunu örneğin; benim kısmen yaşadığım ABD nin Seattle kentinde belediye teşvik eder duruma geldi. Yasalar ve uygulamalar yağan yağmuru yeraltına geçiren yüzeyler yaratmadan kentte gıda yetiştirmeye kadar bir dizi değişiklik yapılıyor.  2000 li yıllardan bu yana  kentte adeta bir köylü kültürü yaratılmaya başlandı. Bu vasıtayla sabah tavuk gıdaklaması, öğlen keçi melesi duyabiliyoruz. Ben kentin göbeğinde arıcılık yapıyorum. Benzeri örnekleri Fransa, Almanya, Kanada Avustralya Yeni Zelanda vb ülkelerde de var.

Burada yerele odaklanarak ve “organik” yetiştirerek yalnızca karbon ayak izimizi azaltıp kendim’zi de sağlıklı beslemiyoruz. Aynı zamanda gelecek kuşaklara sağlıklı toprak teslim etmeyi amaçlıyoruz. Organik sözcüğünü tırnak içinde gösterdim. Çünkü eleştirel bakıyorum… Amacımız yalnızca çevreyle ilgili kaygılarımız olmamalı. Yan komşumun kara derili, çingene, trans vb olması da beni ilgilendiriyor. Hekesi eren ve toplumsal boyutu olan bir gıda hareketi gerekli. Kısacası moda olan organik yaşam biçimlerinin ötesine geçmemiz gerekiyor. İşin etik ve toplumsal boyutuyla katılımcılık ve birbirimizin derdine deva olabilmek gerek. Organik sertfikalar ve standartlarla evet toprak ve su belli ölçüde korunuyor ve elbette bu işi oldukça dürüst yapanlar da var. Onlara saygım sonsuz…Fakat organik ürün pahalı ve herkesin ulaşabileceği düzeyde değil. Üstelik bir başka endüstri haline getirilmiş durumda. Ürününü standartlara uygun paketlemedi diye yıllardır ekmeğini topraktan etik yollarla çıkaran çiftçilerin pazardan kovulduğunu duyuyorum. Bu dünyanın her yerinde olabilir. Oysa yerel ve küçük ölçekte karşılıklı güven ilişkisine dayalı bir üretim ve tüketim zinciri önemli. Kendimizi var olan hâkim kültürden (bu noktada organik modasından) net olarak ayırmadıkça ütopyalarımızda yol alamayız.

Kent tarımının kentsel dönüşümdeki yerine de işaret etmemiz gerekiyor. Yurt dışındaki örneklerden yakından izlediklerim var. Hatta parçası olduğum kurulmasında önemli katkım olanlar da var. Örneğin, kentin bir kenar mahallesinde ki; genelde kent tarımıyla uğaraşanlar düşük gelir grubu mensupları ve kentin göbeğinde tarım modernleşmeye karşı kirlilik olarak görüldüğünden kenar mahallere itilir.  Bize yeni Zelanda Wellington Belediyesi de böyle yapmaya çalışmıştı. Oysa sığınmacı ve yeni göçmelrin enteğrasyon projesi olarak ön gördüğüm projede kentin göbeğindeki bir yeri kiralayana kadar üç sene uğraşmak durumunda kalmıştık.  Kenttten uzak görünmez kılınmaya karşı durmakta iki nedenle ısrarcıydık; 1. bu projenin bel kemiği olacak sığınmacı ve yeni göçmen insanarı görünmezlikten çıkarmak 2. Yenebilir peyzayın kentin göbeğinde ve herkesin gözü önünde olması gerektiğne innaıyorduk.  Sınıf, dil, din, cinsel tercih, ırk, etnik kimlik gibi marjinalize edilip ötekileştirilmiş insanların şiddetten uzaklaşması toprakla bütünleşmesiyle mümkün. Üstelik hakim beyaz kültürün çok kültürlülük anlamında bizi tanımasının belediyeye bir dizi faydası da olacaktı.  

Bahçelerin (kent bostanarının ve meyvalığının)   bulunduğu ortamlara hem ruhsal, hem de fiziksel ahenk gelir. Çünkü orada toprak şifa buluyordur. Ama estetiğimize güzelüğümize sahip çıkmazsak her an hakim kesimin alması söz konusudur. Düşünsenize önceden çöplük ve metruk olan, pis kokan bir alanda ayçiçekleri açıp, arılar kelebeker türlü meyva ağaçları çiçekleniyor… Bir süre sonra buranın yurtt profili değişiyor. Mesken fiyatları artmaya başlıyor. Eskiden oranın sahibi olan kara derililer, göçmeler için ekonomik olarak alt sınıf için kafeteryalar restaronlar açılmaya başlıyor. Bu durumda rant peşinde koşan mütehitler oralara göz dikmekte gecikmiyor. İşte size kentsel dönüşüm! Amerikanın Seattle kentinde hala ucundan siyah mahalesi denebilecek bir semtte birkaö yıl yaşadım. Siyah komşularımdan mahallenin adım adım nasıl beyazlaştırıldını (gentrification) çeşitli vesilelerle dinledim. Öğrencileriminde önemli katkılar sunduğu bir dizi toplumsal kent bahçelesinin sökülmesini acıyla izledim. Bunların bir kısmı cadde kenarı yenebilir peyzajlara dönüştülse de toplumun gittiği şenlikler yaptığı kamusal yenebilir peyzajlar yok edilip lbinalar dikidi. Buna önlem olarak insnların bilinçlenip kollektif kooperatif yapılar oluşturması gerekebilir. Burada belediyeye önemli iş düşüyor. O semtteki kira ev daire fiyatlarını regüle etmesi gerek. Elbette neoliberal serbest piyasada ekonomiisnde bunun önüne geçmek mümkün değil. Merkezi yapıdan bağımsız hareket edebilen özgür yerel belediyecilik gerekiyor.

Kent tarımcılığının, tarımı rant kapısı haline getiren iktidarları korkutan bir yanı var mıdır?

Elbette gıda bağımsızlığı çok önemlidir.. Gıdasını kendi yetiştiren insan kapitalizmi korkutur. Amerikan başkanlarında birinin deyişini vardır: “Ülke sınırlarını silahla kontrol altına alabilirsiniz. Ancak gıdasını yetiştiren insanı kontrol altına alamazsınız“. Bu noktada Tohum Takas festivalleri önemli. Dolayısıyla örneğin bir mahalle ölçeğini ele alalım: Anadoluda kökleri olan ve bazı bölgelerimizde hala yaşatılan imece ne güzel bir dayanışma ve yardımlaşmadır… İnsanlar toprağı gıda ekimine hazırlarken bağını budarken etkinlik sırasında yemeğini türküsünü hikayesini paylaşırken birbirinden öğrenir ve eğlenir. Günümüzde gelişmiş sayılan ülkelerdeki soyal izolasyona en iyi yanıttır bu. İnsanlar sosyalleşirken yöreye barış, ahenk, harmoni ve estetik gelir.

Endüstriyalizmin kentleri tüketim odaklı hale getirdiğini ifade etmiştiniz, biraz açar mısınız?

Üretimden kopan insan tüketimin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmiş durumadır. Endüstriyalizm bugün topraklarımızı yalnızca monokültürle Genetiği Değiştirilmiş Gıdalarla (GDO) sağlıksız hale getirmedi. Belki GDO’lu ürünle zenginlerin hibrit arabalarına yeşil yakıt sağlanmış olur. Fakat böylece aynı zamanda dünyada besin değeri olmayan gıdalarla beslenmek zorunda bırakılan yeni tür açlık yaratıldı. Buna gıda çölleri (food desert) alanları deniyor. Bu resim gösteriyor ki yaşam kalitemiz yükselmedi. Gıda politikalarıyla bilinçli olarak düşürüldü. Beslenme ihtiyaçlarımız yapay hale getirildi ve gıdasının büyük bir kısmını atık haline getirip çöpe atan bir gıda sistemi yaratıldı.

Öte yandan sınıfsal açıdan bakarsak besin yetersizliğinden hastalığa yakalanan sağlıklı gıdaya ulaşamayan insan sayısı Türkiye de % 20 ve ekonominin sınıflar arası uçurum yaratmasıyla bu rakam gittikçe artıyor. Elbette burada savaş durumu hariç… Bu durumda da endüstriyel tıbbı ve ilaç sanayinin çarkını gittikçe beslemeye yardımcı oluyor. Kısacası gıdasını üreten kişi kendi sağlığına, gelecek nesillerin suyuna, toprağına ve havasına da sahip çıkıyor demektir. İşte yaşam kalitesini yükseltme odaklı kentte gıda üretme burada odaklanıyor.


https://www.evrensel.net/haber/282032/kent-tarimciligi-ile-saglikli-urunlere-ulasmak-mumkun

“Yeşil” Kapitalizm

Fikret Başkaya ile “Yeşil” Kapitalizm ve Çıkış Üzerine Söyleşi*

Açık Gazete’ye teşekkürlerimizle

http://www.acikgazete.com/soylesi/2015/12/08/yesil-kapitalizm-ve-cikis-uzerine.htm

Prof. Dr. Fikret Başkaya, “Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak” dedi.

08-12-2015, Salı

Emet Değirmenci Birikim” Dergisi için Fikret Başkaya ile söyleşti.

– Hocam siz kapitalizme ve çıkış yolarına uzun süredir kafa yoruyorsunuz. Bunun yanında ekolojik krize ilişkin gerçekçi vurgular yapan özgürlükçü Marksist’lerdensiniz. Kapitalizmin yeşili kırmızısı olmaz belki ama ekolojik kriz artık kapitalist yatırımcıları dahi epey düşündürür hale geldi. Örneğin, 20 YY’ın sonundan itibaren sigorta şirketleri küresel iklim değişimine ilişkin birçok riski yüklenmekten kaçınır durumda. Bunun yanında kapitalizm karbon emisyolarını indirgeme odaklı bazı adımlar atıyor gibi görünüyor. Bir yandan ABD ve yandaşları hala fosil yakıtlar için dünyanın çeşitli yerlerinde savaş açmaktan ve gerici rejimleri desteklemekten geri durmazken diğer yandan güneş, rüzgar, biyo yakıt gibi doğal enerjilere devasa yatırımlar yapıyorlar. Siz küresel ölçekte tabloyu nasıl görüyorsunuz? 21 YY da kendini yeşilleyen kapitalizm evrimini nasıl sürdürürecek?

– Yıkım o kadar hızlı ve kapsamlı ki, artık görmezlikten gelemezler ama gördükleri ve görmek istedikleri asıl görülmesi gereken değil. 1992-2012 aralığında ‘sürdürülebilir kalkınma’ retoriğiyle işi götürdüler. Aslında bir oxymore olan sürdürülebilir kalkınma retoriği aşınınca, yeni bir şey keşfetmeleri gerekiyordu. Ve “yeşil ekonomi” devreye sokuldu. Aslında sermayenin baronlarının gönlünde yatan söylem de “yeşil ekonomi” değil, “yeşil büyüme”. Yeşil ekonomi daha çok BM çevresindeki, işte Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Programı UNCED, vb gibi kurumların tercihi. Ama bu mesela OECD’nin tercihi değil. Onlar “yesil büyüme”yi tercih ediyorlar. İşin özeti şu: sermaye kendini genişletilmiş ölçekte yeniden üretmek zorunda, aksi halde varlığını sürdüremez, artık burada durayım, bu kadarı yeter demesi mümkün değil. Lâkin patinaj yapıyor, o zaman bu soruna bir çare bulmak gerekiyordu işte “yeşil ekonomi”, daha doğrusu “yeşil büyüme” bu zorunluluğun sonucu olarak peydahlandı. “Esmer ekonominin” yerine, “yeşilini’ ikâme etme çabası söz konusu… Amaç, sermayeye yeni ve daha büyük değerlenme, daha büyük kâr alanları açmak. Diyorlar ki, ekonominin ekolojikleşkesi büyümeye bir fren değil, dolayısıyla “yeşil ekonomiyle” sorunlar aşılır, yoksulluk ortadan kalkar, eşitsizlikler azalır, vb. Hem bunlar sağlanır ve hem de ekolojik riskler, doğal kaynak yetersizliği sorun olmaktan çıkar. Böyle bir söylem ancak kapitalizm, onun temel ‘yasaları’, temel eğilimleri ve dinamiklerinden habersiz olan ahmakları aldatmaya yarar…

Aslında yeşil ekonomi demek, yangına körükle gitmek gibi bir şey. Asıl amaç ekonomik büyümenin gerektirdiği “sınırsız pazar” arayaşına bir çare bulmak… Başka türlü söylersek, doğanın finanslaşması, bu dünyada canlı olan ne varsa metalaştırılması, paralılaştırılması, özelleştirilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesi amaçlanıyor. Gerekçe de evlere şenlik. Özetle deniyor ki, doğa temel hayatî hizmetler üretiyor, işte karbon gazını çekiyor, suyu temizliyor, vb. ama bu hizmetler (işlevler densin) aşınıyor, kötüleşiyor zira bunlardan bedava yararlanılıyor, parayla alınıp satılmıyor… O halde bozulmayı durdurmak, iyileşme sağlamak için bunların metelaştırılmaları, paralılaştırılmaları, özelleştirilmeleri, özel mülk kategorisine dahil edilmeleri gerekir. Velhasıl bu anlayışa göre çözüm özel mülkiyettedir…

Aslında yapılmak istenen, Gezegeni kurtarmak için onu metalaştırma operasyonundan başkası değil. Oysa, tam tersinin yapılması gerekiyor ve kapitalizm dahilinde büyümeyle doğayı koruma hedefi bağdaşır değildir. Asıl amaç bu güne kadar kapitalizmin değerlenme ve etkinlik alanı dışında kalmış ne varsa sürece dahil etmek: işte ‘doğal kaynakları’ özelleştirmek, canlının telif hakkına sahip olmak, toprakları, suyu, havayı, ormanları, biyolojik çeşitlililği, vb. özelleştirmek… Eğer bunlar gercekleşirse, o zaman “etkin ve sorumlu” bir kullanım mümkün olur demek istiyorlar… Oysa işin içinden çıkmak için tam da bunların tersini yapmak gerekiyor. Velhasıl, kapitalizmin mantığı, işleyişi, temel eğilimleri işlemeye devam ettikçe, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu sahte söylemi vakitlice red ve mahkûm etmek gerekiyor…


Emet Değirmenci

– Almanya’nın çoğu bölgesinde, ABD’de Kaliforniya eyaleti, hatta Suudi Arabistan’da devasa güneş tarlaları kuruluyor. Hollandalıların ise okyanus içine ektikleri rüzgar tribünleri var. Türkiyede özellikle rüzgar enerji santral yatırımlarında (RESTler) ve hatta temiz enerji adı altında dayatılan (HES ler) ve yapıma başlananan nükleer santraller mevcut. Buna kiEndüstri devriminden bu yana sürekli ‘teknoloji kirletti teknoloji temizleyecek’ umudu pompalanıyor. Buna kirletılen içme suyu havzalarını temizlemek yerine deniz suyunu içilebilir hale getiren teknolojiler vb de ekleyebiliriz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Bir kere teknoloji konusunda tam bir aymazlık söz konusu. Çoktan “ileri teknoloji” tutkunluğu bir tür din mertebesine yükseltilmiş durumda. Her kim ki, kapitalizmin ürettiği/ kapitalizmi üreten teknolojileri eleştirmeye kalkarsa, teknoloji düşmanı, dahası uygarlık düşmanı, gerici, karanlıkçı… sayılıp lânetleniyor. Ve teknolojinin mutlaka her sorunu çözeceğine dair de köklü bir kör anlayış yerleşmiş durumda. Eğer gerçekten teknoloji sorunları çözüyor olsaydı, onca teknolojik “ilerlemeden”, onca “teknolojik hârikalardan” sonra insanlık ve uygarlık bu günkü sefil durumda olur muydu, yerlerde sürünür müydü, küresel riskler peydahlanır, insanlığın ve uygarlığın geleceği riske girer miydi? Kapitalizmin ürettiği “ileri teknolojiler” her aşamada emekçi kitlelerin, işte işçilerin, köylülerin, esnafların, velhasıl toplum çoğunluğunun aleyhine sonuçlar doğurdu ve süreç şimdilerde daha da hızlanmış durumda. Bu yüzden yaklaşık son iki yüzyılda “ileri teknolojilerin” kurbanları bu saçmalığa itiraz ettiler. Tâ Luddist hareketinden bu yana itirazlar hiç bir zaman eksik olmadı. Şimdilerde insanlar bir nükleer santral, bir termik santral, bir hava alanı, bir baraj, bir yol ve köprü, bir AVM, vb. yapımına itiraz ettikleri zaman, bunu asla teknoloji karşıtı oldukları için yapmıyorlar, tam tersine zararlılığı ve tehlikesi bariz olan, yaşamlarını ve geleceklerini zora sokan bir tür teknolojiye karşı çıkıyorlar. Doğrusu “temiz enerji” retoriğinin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Çokuluslu şirketler kâr neredeyse oradadırlar ve onları ilgilendiren yegane şey kârdır, öyle olunca da güneş enerjisine de, rüzgar tribünlerine de yatırım yaparlar. Dolayısıyla “alternatif enerji” söylemiyle ilgili olarak ihtiyatlı bir tavır geliştirmek gerekiyor. Asıl büyümeyi sorun etmek ve enerji yutucu mevcut durumdan vakitlice çıkmak gerekiyor… Mesela biyoyakıt bir alternatif olarak sunuldu. Oysa agrokarbüranların tam bir yanılsama olduğunun anlaşılması için çok zaman geçmedi… Mesela petrolü etenol’la ikima etmeye kalkılırsa, gıda üretimi için kullanılan topraklar bu amaç için yeterli bile olmaz ama bir de monoprodüksiyonun tahribatı ortaya çıkar… O halde paradigmayı değiştirmek, enerji yutucu olmayan bir üretim modeline geçmek gerekiyor. Aksi halde doğa tahribatının derinleşmesi kaçınılmaz…

– Uygulamaya sokulan ‘temiz enerji’ yatırımlarının genelde merkezi ölçekte olduğunu görüyoruz. Geliştirilen teknoloji hem karmaşık, hem de insani boyutta değil. Bir başka deyişle şarteller bir yerden kapatılırsa yine o bölge/ülke karanlıkta kalacak şekilde planlanıyor. Kullanılan iş gücü ve atıklar ise fakir bölgelere zarar verir durumda. Örneğin, Çin de çocuk ve kadın emeği kullanılarak yapılan güneş panelleri vb. Avrupa ülkelerinin elektronik atıklarının Hindistan’a gönderilmesi gibi örnekler de gösterilebilir. Sıfır Atıklı Kentler ( Zero Waste Cities) inşa etme adı altında atığın bir bölümü tuğla ve yol yapımı gibi şeylerde kullanılıyor. Oysa geri dönüşüm de kullandığı enerjiö su vb dikkate alınırsa karbon ayak izi oldukça fazla. ‘Kullan at, nasıl olsa dönüştürülüyor’ diyor kapitalizm. Böyle bir yeşil gelecek olabilir mi?

– Bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmekle mümkün ve üretirken de, tüketirken de doğaya bir şeyler atma yani kirletme zorunluluğu var. Bu da demektir ki, kapitalist mantık geçerliyken üretirken de tüketirken de doğayı kirletmek, kaynakları eksiltmek zorunlu. O zaman da sınırsız büyüme ve prodüktivizim sarmalından çıkmak, sorumlu bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor ama kapitalizm dahilinde böyle bir şey mümkün değildir.

Kapitalizmin doğaya ve insana zarar vermeden yol alması mümkün değil. Bir de tabii burjuva iktisatçılarının uydurduğu sözde “dışsal ekonomiler” saçmalığını da teşhir etmek gerekiyor. Bu, üretirken insana ve doğaya verilen zararların dikkate alınmaması demek! Oysa aslında “dışarda” kalan bir şey yok. Zira bu sonlu bir dünya ve kaynaklar da sınırlı. Dolayısıyla dışarda kalan bir şey yok. Şimdilerde yıkım daha da büyüdükçe ve görünürlüğü arttıkça, durum biraz daha anlaşılmaya başlandı diyebiliriz. Bu günkü eğilimler ve süreçler yol almaya ve yıkıcı sorunlar ve sonuçlar üretmeye devam ettikçe, “yeşil bir gelecek” mümkün değil ama işlerin daha da sarpa sarma ihtimali, insanlığın ufkunun kararması kaçınılmaz görünüyor… Onun için ne yapıp-edip egemen söylemin dışına çıkıp, bilinci özgürleştirmek gerekiyor. Velhasıl farklı düşünebilmenin, farklı davranabilmenin, farklı yapabilmenin yol ve yöntemlerini keşfetmek gerekiyor ki, bu mümkün.

– İsterseniz teknolojinin gidişatına biraz daha dikkat çekelim: Merkezileşmenin yanında gittikçe otomatikleşme de arttırılıyor. Uzaktan kumanda edilen sistemlerle artık bir yerin sabah, öğle ve akşam iklim verilerine ulaşılabilir durumda. Örneğin, Türkiye ye herhangi bir köyde öğleden sonra yağmur fırtına olacak mi diye yorum yapabiliyorsunuz. Merkezi şekilde uzaktan kumandalı sulama sistemleri olduğu gibi yağmur, kar yağdırma sistemleri ve hatta uzaktan kumandalı savaş sistemleri var. Son yıllarda ise işçisiz fabrikalar, şöförsüz arabalar üç boyutlu yazıcılarla bir yapı tasarlayabiliyorsunuz. Neredeyse fabrikaları yapan da robotik sistemler olacak. Bu bağlamda işçi sınıfı (proletarya) nın yeri ve gücünü nasıl tanımlıyorsunuz?

– Kapitalizm bidayette mükszüzleşmiş-proleterleşmiş bir insan kitlesini var sayıyor. Fakat bir kere süreç yoluna girip-hareket ettikten sonra da mülksüzleştirerek yol alıyor. Her seferinde daha çok insanı mülksüzleştiriyor, proleterleştiriyor, velhasıl insanları üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum ediyor. Ekseri sanıldığı gibi kaptitalizmde müdemiç (içkin) bu eğilim, sanayi kapitalizminin ilk ortaya çıktığı döneme ait, dolayısıyla geride kalmış bir şey değil. Zaten proleter kavaramı da latince proletarius’dan türeme ve hiç bir şeyi olmayan, çıplak, çulsuz… anlamına geliyor. İkincisi, kapitalizm kutuplaşma üreterek yol alabiliyor. Bunun anlamı, bir tarafta zenginlik birikirken, karşı tarafta yoksulluğun ve sefaletin birikmesi ve bu sadece tek bir ülke dahilinde degil, dünya ölçeğinde de ortaya çıkan bir durum. Üçüncüsü kapitalizm, teknikçi bir üretim tarzı veya uygarlık. Her seferinde daha ileri, daha gelişmiş teknolojileri devreye sokma zorunluluğu var. Tabii teknolojideki her ileri adım, her seferinde daha az işçi kullanmakla, işçiyi makinayla ikâme etmekle sonuçlanıyor. Sonuç itibariyle her teknik ilerleme başta işçi sınıfı olmak üzere, toplum çoğunluğu aleyhine yol alıyor. Aslında kapitalizmin ürettiği ve kapitalizmi üreten teknoloji her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor ama insanlar yıkılanı değil, yapılanı görüyor. Oysa, modern teknoloji aslında tam bir yıkım, yok etme ve kirletme aracı. Ama bir fetiş mertebesine yükseltilmiş olduğu için insanlar ona toz kondurmaya yanaşmıyor.

İşte deniyor ki, işçi sınıfı artık buharlaştı. Aslında teknik ilerlemeyle her seferinde daha az işçiye ihtiyaç duyulması, düzenli bir işe ve gelire sahip insan sayısının azalması, işçi sınıfının sayısını azaltmıyor… Tam tersine proletarya sürekli büyüyor. Mülksüzleşme ve proleterleşme sürekli artıyor. Teknolojik ilerleme sanayi sektöründe çalışan sayısını azaltıyor ama, hizmet sektöründe ve “iğreti işlerde” (prekarya) çalışanların sayısını büyütüyor. Eğer işçi sınıfı sadece çalışan ve düzenli bir geliri olan kitle sayılırsa o zaman gerçekten bir azalmadan söz edilebilir ama işçi sınıfı dendiğinde mülksüzleşmiş, proleterleşmiş, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun devasa kitle anlaşılırsa, işçi sınıfının bu gün her zamankinden daha kalabalık olduğu görülecektir…

Sıkıntı, “yeni durumda” kitlelerin örgütlenme ve bilinçlenme konusundaki olumsuzluklardan kaynaklanıyor. Ve bu durumdan küreselleşme birinci derecede sorumlu denebilir. Zira örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Bir fikir vermek için, bu gün Türkiye’de 16 milyonun üstünde ücretli çalışan var ama bunların sadece %6’sı bir sendikaya üye (tabii sendikaların niteliğ de ayrı bir tartışma konusu…) ve bu %6’nın toplu iş sözleşmesi (TİS) hakkına sahip olanı %3… Dünyanın her yerinde örgütlülük düzeyi dibe vurmuş durumda. Ama senin de çok iyi bildiğin gibi, çok çeşitli mücadele özneleri ve yöntemleri ortaya çıkmış durumda. Zira saldırı son derecede şiddetli ve kapsamlı. İnsanların bu saldırıya ‘hoş geldin, safa geldin’ demesi mümkün değildi. Saldırının olduğu her yerde karşı saldırı da olmak zoranda… Şahsen teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, işte robotlar ne kadar hârikalar yaratırsa yaratsın, canlı emeğin, yani işçilerin önemli olmaya devam edeceği kesin. Ve nihai bir robotlaşma da mümkün değildir. Kaldı ki bu tür bir ilerlemeyi bir marifet saymak da saçmadır… Eğer bir teknik ilerleme insanı önemsiz/ değersiz hale getiriyorsa, onu bir matah saymanın, yüceltmenin ne âlemi var. Şahsen geçerli süreçlerin ve eğilimlerin insanı insanlıktan çıkırdığı konusunda hiç bir kuşku duymuyorum. Zira robotlar geliştikte insanların da robotlaştığı gözden kaçıyor. Aslında teknoloji bizzat insanı da insanlıktan çıkarmak için yoğun bir çaba içinde… Şimdilerde insanla tekniğin karışımı yeni bir insan “türü” üretme çalışmaları hızla yol alıyor. Amaç “insan ötesi” (post-insan) denilen yeni bir yaratık (süper insan ) üretmek… Ve diyorlar ki, post-insan olmayanlar yaya kalacak zira onlar geleceğin şempanzesi gibi bir şey olacaklar… Bu saçmalığın vakitlice durdurulması gerekiyor. Velhasıl, şahsen vakitlice şu teknoloji çılgınlığından çıkmanın, aklını başına almanın gerekli olduğu bir zamanda olduğumuzu düşünüyorum…

– Kapitalizm önce kirletir sonra temizlemek için ilacını satar bile diyemiyoruz. Herşey birbirine öylesine karışmış durumda ki… Örneğin, Starbucks Adil Ticaret (Fair Trade) kahve satıyor, ABD’nin gıdadan giysiye elektronik eşyadan tarım ilacına kadar geniş ürün yelpazesi olan WALMART organik ürünler sunuyor vb. Etik tüketim yapmak isteyen biri sizce ne yapmalı?

– Senin söylediğinin bir benzeri “helâl gıda” şampiyonluğunda da görülüyor. Bütün bu söylemler kitleleri aldatmaya yönelik çabalar, manipülasyonlar. İnsanlar şeylerin gerçeğine nüfuz etme konusunda yaya kaldıklarında, bu tür saçmalıklar da mümkün hale geliyor. Aslında orada söz konusu olan kelimenin gerçek anlamında tam bir oxymore… Bu tür saçmalıklardan kurtulmanın yolu, ideolojik köleliği aşmakla mümkün. Zira kelimeler ve kavramlar insanları köleleştire de bilir, özgürleştire de bilir… Sanıyorum gerçek entellektüeller böyle şeyler için, böyle zamanlar için gerekli. Şimdilerde eleştirel düşünce zaafı var. Oysa eleştirel düşünce hiç bir zaman bu günkü kadar yakıcı bir gereklilik haline gelmedi… İnsanlar sabahtan akşama kadar ellerindeki bir oyuncakla oynuyor. Sabahtan akşama kadar fotoğraf çekiyor. akşamdan sabaha çektiği resimlere bakıyor… Başını kaldırıp etrafa şöyle bir bakacak halleri yok… Tabii öyle olunca birileri “fair trade” den, başkaları da “helâl gıdadan” söz edebilir ve ediyorlar…

– Tüketim ve onun sonucu olan karbon emisyonlarının hızla artması sonucu biyosferde/ gezegenimizde canlıların yaşamını devam ettirmesi için karbon emisyonlarını 350ppm’ye çekilmeli deniyor. 1980’li Yıllarda tohumu atılan neoliberal politikalarla büyüme adı altında kirli sanayiler yurdumuza taşındı. Dolayısıyla 1990 sonrası hızla artan karbon emisyonu düzeyi bugün 450ppm’e yaklaşıyor. Sonuç olarak geçen kış birçok ilde Avrupa’nın en kirli havası solundu. Kirlilik küresel düzeyde ise çözüm de öyle olmalı. Ama bütünün de parçalardan oluştuğu göz önüne almalıyız. Yerel ve biyo bölgesel ölçekte adım atmak bence çok önemli. 2011 Yılında Dünya iklim Zirvelerinden umudu kesen sağ duyulu kişiler liderlerini ikna ederek Cochabamba da ‘Halkların İklim Konferansı’nı yaptılar. Sizce bölgesel düzeyde bu tür zirveler toplu uyanış sağlayabilir mi? Bir de şunu sormam lazım. Kendini sosyalist tanımlayan ülke liderleri yerli topraklarındaki madenciliği gündeme getiren aktivistlere büyümeyi engelleyen zararlı nüveler olarak tanımladı ve güvenlik güölerini üstlerine saldılar. Sizce büyümeye nasıl bakmalıyız?

– Doğrusu Cochabamba’da “Halkların İklim Konferansı’nın yapılması, 2012’da Rio’da Alternatif Zirve’nin gerçekleşmesi,- muhtemelen gelecek aylarda Pariste yapılacak İklim Konferansında da benzer bir karşı etkinlik güdeme gelecektir- bence son derecede önemli. Böylece olup-bitenlerin teşhir edilmesi, insanların şeylerin gerçeğine dair bilinçlenmeleri olanaklı hale geliyor. Dolayısıyla bu tür çıkışları ve eylemleri umudu büyüten şeyler olarak görüyorum. Senin soruya, yani sadede gelecek olursak, büyümeye dair son derecede rahatsız edici bir genel kabul ve anlayış söz konusu. Sanki bir büyüme tapınısı söz konusu ve büyüme tüm dertlerin devası olarak sunuluyor ve inanılıyor. Bir tür “modern çağın afyonu”…

Öyle olunca da neyin büyüdüğü, nelerin küçüldüğü, büyümenin kimin için ne anlama geldiği, büyümenin neden olduğu devasa insanî, toplumsal ve ekolojik kötülükler bir sorun olarak görülmüyor. Aslında orada söz konusu olan nihai tahlilde sermayenin büyümesi, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesinden başkası değil… O zaman da etik kaygılar hiç bir şekilde devreye girmiyor. Oysa, her büyümenin sonunda sorunların çözüldüğü filan yok. Her ileri aşamada iki şey oluyor, bir tarafta birileri daha da zenginleşiyor, zenginlik giderek küçülen bir azınlığın elinde toplanıyor, öte taraftada da işssizlik ve yoksulluk artıyor, sefalet derinleşiyor, doğa tahribatı, ekoloik bozulma kritik bir hâl alıyor, üstüne üstlük bir de “anlam kaybı” ortaya çıkıyor… Böyle bir tablo ortaya çıkmışken de büyüme, daha çok büyüme şarkıları ortalığı kapsıyor… Büyümeye karşı çıkmak ‘dinden çıkmakla’ bir görülüyor. Büyüme karşıtı olmak gericilik, karanlıkçılık sayılıp, lânetleniyor.

Oysa ilişki tersliği söz konusu… Nitekim daha çok büyüme olduğu için işler sarpa sarmaya devam ediyor ve üstelik kritik eşiğe hızla yaklaşılıyor. Kapitalizm dahilindeke her büyüme, sorunların çözülmesine değil, daha da büyümesine neden olabilir sadece… Zira asıl amaç refahı sağlamak, yaşamı kolaylaştırmak, güzelleştirmek, yaşama anlam kazındırmak değil, daha çok kâr etmek, daha çok sermaye biriktirmek, topluma, kamuya ait ne varsa özel şahıslar, büyük sermaye grupları tarafından yağmalamak. Tabii yegane amaç, kâr, her seferinde daha çok kâr olunca da, üretilenin, üretim etkiniğinin insani, toplumsal, ekojik “maliyeti” dikkate alınmıyor… Bir de kapitalizm durmayı, kendini sınırlamayı bilmiyor. Başka türlü yapamaz. Aksi halde onca büyümeden sonra dünya ve insanlık bu günkü sefil hallere düşer miydi? Yerlerde sürünür müydü? Bir gezegen riski ortaya çıkar mıydı? Şahsen bu “büyüme dinininin” karşısına vakitlice dikilmek ve o saçma dinden acilen çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir. Zira son dönemde yıkım iyice dizginlerinden boşalmış durumda. Ama asıl amaç vakitlice kapitalizmden çıkmak olmalı ki, bunun için de “yaratıcı ütopyaya” ihtiyacımız var. Artık bu ataletten kurtulmayı gerektiren bir zamandayız…

– Evet, içinde yaşadığımız gezegenin nehirleri, okyanusu, ormanları ve değişik faunasıyla canlı bir organizma olduğunu düşünürsek sürekli büyüme mümkün değil. Çünkü doğa her ne kadar kendini yenilese de doğal varlıklar tüketim çılgınlığı karşısında sonsuz değil. 2012 Rio Zirvesinden beri (Rio + 20) enerji verimliliği odaklı ‘Yeşil Ekonomi’den söz edilir oldu. Gelecek öngörülerinde Büyüme-Çökme-Adaptasyon görünüyor. Küçülme (Degrowth) kaçınılmaz olduğuna göre bu adaptasyon nasıl olacak?

– Degrowth’u “küçülme” karşılamyor ama “büyümeme” de karşılamıyor. Doğrusu ben aslı Fransızca décroissance olan bu kelimeye Türkçe’de uygun bir karşılık bulabilmiş değilim… Sadede gelirsek, senin de söylediğin gibi, büyümeyi bu günkü tempoda ve yoğunlukta sürdürmek artık mümkün değil. O zaman sınıra ulaşılmış demektir. Daha ötesi duvara toslamak olacak. Böylesi bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmışken, bundan nasıl bir “çıkış” ihtimali olabilir? Bence bu durumdan çıkışla iligi üç ihtimal var: 1. Birincisi insanların tüketimlerini bilinçli-gönüllü olarak kısmaları ve üretim sektörünü ‘uyumlanmaya’ zorlamaları. Aslında bu teorik olarak gayet mümkün zira üretim cephesini az sayıda sermaye gurubu oluşturuyor ama bizim taraf belki 7 milyar, insanlığın ezici çoğunluğu yani; 2. İkincisi, devletlerin, siyasi iktidarların zorla tüketimi kısıcı zecri tedbirler alması, işte herkese şundan şu kadar tahsis etmek gibi. Bir bakıma savaş dönemlerinde uygulanan karne usulü gibi… 3, Üçüncüsü, radikal bir devrimle üretim araçlarını sosyalleştirmek ve üretimin yönünü gerçek ihtiyaçlara yönlendirmek, israfa son vermek. Şahsen bunların her üçünün de ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Fakat birinci ihtimalin daha zayıf bir ihtimal olduğunu söyleyebilirim. En azından bu günkü manzara öyle görünüyor.

Tabii en arzulananı bir sosyal/politik/etik devrimle aracı rayına oturtmak olabilir ama bir sosyal devrimin maddi koşulları çoktan oluşmuş olsa da, maalesef bir yaratıcı ütopya zaafı var. Fakat gerçek şu ki, durum daha uzun süre ertelenebilir değil. Zira yangın yakında ve hızla ilerliyor… Ama yangına dair üç tür algıdan söz edilebilir. En geniş kitle yangının varlığından habersiz, en azından şu anda durum bu; ikinci bir grup yangından haberdar ama “daha bana gelene kadar hayli zaman var” diyor. Bir bakıma ‘benden sonra tûfan” zihtiyeti, bir de senin benim gibi yangın var, hızla ilerliyor diye çığlık atan küçük bir azınlık var… Elbette bunu söylemek bu hep böyle gider anlamında değil… Nitekim algı hızla değişebilir de…

– Üretim ilişkileri açısından da bakarsak örneğin, Hegel ve Spinoza üretim ilişkileri sonsuzdur derken neyi kastetmiştir?

– Bu iki filozofun bunu hangi bağlamda söylediklerini hatırlamıyorum ama şu kadarını söyleyebiliriz: Batı düşüncesinde insan-doğa karşıtlığı veya ikiliği geçerli. Başka türlü söylersek, insan-merkezli (anthropocentriste) bir anlayış var. Yani insan toplumu doğanın bir parçası, bir bileşeni sayılmıyor. Ondan ayrı üstelik ona hasım bir şey olarak görülüyor… Gerçi bu anlayışın kökleri Hristiyanlık’ta ( Eski Ahitte) var ama asıl Aydınlanma çağında, aydınlanma filozofları tarafından formüle ediliyor. Aslında yüz yüze gelinen durumun gerisinde doğaya yönelik bu insan-merkezli yaklaşım var. Hegel ve Spinoza, aydınlık dönemi filozofları olarak o tür bir yaklaşım içinde olmaları şaşırtıcı olmaz…

– Bilmiyorum adına yine de ekonomi demek lazım mı…büyünme değil yetinme ekonomisi dersek yaşam kalitesini yeniden tanımlamalıyız gibime geliyor. Temiz hava, toprak, su ve besin değeri olan gıda da satın alma gücü olmayan insanlar alımlarını sınırlamak durumunda olsalar bile kapitalizm herşeyin taklidini yaparak pazara sunmaya devam ediyor. Tibet’den Kaçkar yaylalarına kadar herkes televizyon seyrediyor ve orada gördüğünü taklit de olsa istiyor. Burada AKP hükümetiyle kişi başına en fazla AVM (tüketim sarayı) düşen ülke olduğumuzu anımsayalım. Ekoloji dilinde gönüllü sadelik dediğimiz tüketimi gönüllü azaltmaktan söz edersek büyümeye nasıl dur diyeceğiz? Kültürel Antropojist Margaret Mead’in deyişiyle ‘dünyayı değiştiren küçük sayıda insan’ olsa da kitlesel halde sürekli olarak satın almaya Dur deme ancak ekonomik zorluk dönemlerinde görünüyor. Örneğin, son yıllarda Çin’den sonra en çok bisiklet satılan ülkeler Yunanistan ve İspanya olmuş. Bu gönüllü sadelik durumuna insanları nasıl ikna edeceğiz?

– Şahsen hayli zamandan beri “gönüllü yetingenlik” tercihi yapmış ve öyle yaşamaya çalışan biri olarak, şu tüketim çılgınlığından son derece rahatsızım. İğreniyorum desem yalan olmaz. Zira saçmalık katlanılır gibi değil, tam bir kepazelik halini almış durumda… Fakat sorun biraz derinlerde, burjuva uygarlığı maddi zenginliği yüceltiyor, ne kadar tüketim o kadar refah/mutluluk yanılsamasını kafalara sokmak için her yolu deniyor. Maalesef bu konuda başarılı olduğu da ortada. Margaret Mead’in söylediği doğru, zira zorunluluk kendini dayatınca, geriye zorunluluğun gereğini yapmaktan başka çare kalmaz. Araba alamıyorsa, bisiklet alır, onu da alamıyorsa yürür… İnsanlar et/balık satın alamaz hale gelince ondan vazgeçer, onu yerine makarna/pirinç almak zorunda kalır. Oysa, tüketim rezaletinin ortaya çıkardığı sonuç ortadayken insanlar pekâlâ sorumlu bir davranış da ortaya koyabilirler. Böyle bir şey imkânsız değil ama ne yazık ki, gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

Fakat bir yanlışa, bir yöntem hatasına da düşmemek gerekiyor. Neden hep tüketim sorun ediliyor da işin asıl kaynağı olan üretim cephesi nerdeyse hiç sorun edilmiyor, gündeme getirilmiyor? Galiba orada bir ‘otosansür” söz konusu. Aslında yıkım sadece tüketimin sonucu değil ki, asıl üretimin sonucu… Dar bir küresel oligarşi dünyayı yağmalarken, yok ederken, üretimi, ve özel mülkiyeti sorun etmeden hiç bir sorun gerektiği gibi tartışılamaz ve bir çözüme de kavuşturulamaz. Bir kere topluma (socium’a) ait olanın ona iade edilmesi gerekir, gasbedilenin hırsızdan alınıp asıl sahiplerine idade edilmesi, yanlışın, haksızlığın düzeltilmesi gerekir. Şimdi, bu dünyada 67 ailenin serveti 3.5 milyar insanın gelirine eşit olacak da ve bu skandal da sorun edilmeyecek! Bu büyük saçmalık sorun edilmediği sürece, yapılan tartışmaların bir anlamı, bir değeri olabilir mi? Şahsen şeylerin adıyla çağrılmasının son derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi halde havanda su dövmek kaçılımaz…

– Bize okullarda ‘Dünyanın kaynakları sonlu ama ihtiyaçlar sonsuzdur’ diye öğretildi. Herşeyin kirletildiği günümüzde temiz su, hava ve toprağı yeniden oluşturma ve enerji korunumlu düzenekler üretmede kapitalizm kar peşinde olacaktır. Eğer küçülmeye geçilirse fizibilite ve ihtiyaçlar gibi iktisadi sözcükler yerine neler konmalı? Kısacası Toplumsal Ekolojik temelde insanlığı mutlu edecek paradigma nedir?

– İstersen bir hatırlatma yapalım: Okullarda, işte kapısında ‘üniversite’ yazılı olan kurumlarda “iktisat bilimi” diye okutulanın bilimle bir ilgisi yok. Kapitalizmi, burjuva egemenliğini meşrulaştırıp- kabüllendirmeye-dayatmaya yarayan bir ideoloji o sadece… Burnundan kıl aldırmayan iktisat profesörü kırk yıl boyunca o kürsüde “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kıttır” tekerlemesini tekrar ediyor… Mübarek hiç değilse bir kerecik eve dönerken “acaba gerçekten öyle mi? sorusunu sorsana… Asla sormaz. Her şeyin sonlu olduğu bir dünyada, ihtiyaçlar niye sonsuz oluyurmuş sorusu aklına hiç gelmez… Eğer insan dahil her şey sonlu ise, bir tek ihtiyaçlar sonsuz olabilir mi? İnsan ihtiyaçları denilenler işte, beslenme, barınma, giyinme, seyahat etme-iletişim kurma, kendini estetik-entellektüel planda geliştirme… İşte ihtiyaçlar bu kadar. Yani bir elin beş parmağı kadar… O halde sorun ne, bunların tatmin edilmesi, karşılanması çok farklı ve çeşitli şekillerde olabilir… Mesele bundan ibarettir…

İnsanlığı mutlu edecek, dahası düzlüğe çıraracak muhtemel bir paradigma, asla kapitalizm dahilinde mümkün değildir. Bunu hiç bir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Çünkü kapitalizmde başka türlüsü mümkün değildir, kapitalizm başka türlü yapamaz, kendini sınırlamasını bilmez, durmasını bilmez, reforme edilebilir, ameliyatla “iyileştirilebilir” değildir. Dolayısıyla yeni bir paradigmadan söz etmek, daha baştan kapitalizm dışında/ ötesinde bir şeyi tasavvur etmeyi gerektirir. Bir kere paradigma değişip, farklı bir rotaya girilince de bu gün kullanılan bir çok kelime değersizleşir ve ortadan çekilir, ölü kelimeler haline gelir… Sürdürülebilir bir yaşam tarzı, yeni bir “toplumsal-ekolojik paradima”, insana ve doğaya saygılı, meta fetişizminin söz konusu olmadığı, özel mülkiyetin yüceltimediği,bölüşmenin/paylaşmanın/ortaklaşmanın/dayanışmanın esas olduğu, asıl zenginliğin (hâlâ öyle bir kelime kalırsa tabii) maddi zenginlik değil, ilişki zenginliği olduğu, araçlarla amaçların bu günkü gibi ters-yüz olmadığı, etik değerlerin önemsendiği (zira etik demek sınır demektir) bir paradigma olabilir ve bu gayet mümkün…

– Eski Anadolu kültürüne de çok yakışan şekilde insanlar gereksinimlerini imece ve takas gibi karşılıklı dayanışarak sağlayabilirler. Kooperatif yapılardan komünlere kadar uzanan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ağları örmek mümkün. Sizin müşterekler (commons) konusunda çalışma yaptığınızı biliyorum. Yeni sistem eskinin içinden doğacağına göre o kültürü bugünden her alanda yaratmaya çalışmalıyız. İnsani boyutta teknoloji teknik ve bilgiyi paylaşıp hatta kamusal alanda gıda yetiştireceğimiz alanların ortak yaratılmasını nasıl sağlayacağız?

– Bu soruya senin benden daha iyi cevap vereceğinden eminim ama yine de bir şeyler söyleyelim. Modern çağda “eski” olan kötüdür, “yeni” olan mutlaka iyidir şeklinde saçma ama köklü bir anlayış yerleşmiş durumda. Böyle bir anlayış kendini inkâr etmek gibi bir şey. Geride olumlu hiç bir şey yok demek! Bu, insanlığın bu güne kadar olumlu hiç bir şey üretmediği, yaratmadığı demeye gelir… Vakitlice bu “yeni” fetişizminden kurtulmak gerekiyor. Benim çocukluğumda paylaşmak, bölüşmek, ortaklaşmak, yardımlaşmak kuraldı. Mesala “benim” kelimesi pek telaffuz edilmezdi… Bu gün bunlar birer istisna haline geldi. Ortak kullanım, ortak sahiplenlenme araçlarından ve alanlarından, yani müştereklerden (commons) yoksun bir toplumsal yaşam mümkün değildir, sürdürülebilir de değildir. Oysa bu gün özel mülk kategorisine indirgenmemiş, metalaşmamış, paralılaşmamış, şeyleşmemiş nerdeyse hiç bir şey kalmadı. Öte yandan insan-insan ilişkilerinin yerini insan-eşya, işte ıvır zıvır ilişkisi almakta. O kadar ki mesela bir kişi hiç kimseye merhaba, nasılsınız, günaydın, vb. demeden, hiç kimseyle konuşmadan, işlerini görebilir ve günü tamamlayabilir. Bunu matah bir şey saymak mümkün mü?

Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Şimdilerde saldırıya, yıkıma ve yok etmeye karşı etkili bir karşı duruş yükselmekte. Üstelik son derecede etkili ve yaratıcı bir karşı duruş dünyanın her yerinde mantar gibi çogalmakta ve çeşitlenmekte. Ve sen bu işin içinde olan birisin… Bunların her biri sadece kendileri için bir şey istemiyor, bir şey yapmıyar, hepsi aslında yaşamı savunuyor. Bu anlamda ‘kapitalizmden çıkışın başladığını” söyleyebiliriz. Müşterekleri ihya etmek üzere yola çıkan, ekolojiyi ve demokrasiyi içselleştiren bu yeni “sosyal hareketler” umudu büyütüyor. Şahsen insanlığın yegane ufkunun kelimenin jenerik almanında (ortaklaşma, bölüşme, paylaşma, yardımlaşma, dayanışma) komünizm olduğunu düşünüyorum. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak… İnsanlığa bunların hangisi yakışıyor?

* Bu söyleşi ilk olarak Birikim Dergisi Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Yerel Hareketlerden Evrensel Mozaiğe! Bir Yaşam Tarzı Olarak Permakültür!

Eko Yapı Dergisi  tarafından 2011 Temmuz’unda yapılan söyleşinin  gözden geçirilmiş halidir.

Emet Değirmenci, kendini permakültüre ve sürdürülebilir yaşam tarzına adamış bir kişi. 14 yıl boyunca jeofizik mühendisi olarak sismoloji alanında çalıştıktan sonra, ekoturizm diploması ve ardından üç permakültür sertifikası alarak kendini bu alanda öğreticiliğe adadı. Hem yurtdışında hem yurtiçinde birçok konferansa konuşmacı olarak katılan ve “Kadınlar Ekolojik Toplumda” isimli bir kitabı da olan Değirmenci ile toplumsal permakültür, kalıcı kültür ve kentte sürdürülebilir yaşam üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

EkoYapı Dergisi – Permakültür üzerine birçok yazınız ve konuşmanız var.
Söylemlerinizde permakültürü, kalıcı kültür ve sürdürülebilir yaşam tarzı olarak açıkladığınızı görüyoruz. Kalıcı kültürden kastettiğiniz nedir? Ya da sürdürülebilir yaşam tarzı derken kime göre, neye göre sürdürülebilir yaşamı vurguluyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Permakültür kavram olarak bizim dilimizde özünü çağrıştırmıyor. Bu konuya kafa yoran diğer arkadaşlarla birlikte kendi kültürümüze nasıl tercüme edeceğimiz konusunda biraz kafa yorduk. Ancak şu ana kadar tam bir karşılık bulamadık. Permakültürün sözcük anlamı kalıcı kültürdür (permanent culture). 1970 li Yıllarda endüstriyel tarıma ve yaşam biçimine karşı kalıcı kültür fikrini ortaya atan Bill Mollison, David Holgreen ve diğerleri kalıcı tarım kültürüne vurgu yapıyorlardı. Her şey gibi kavram olarak permakültür de evrim geçirdi ve enerji, ekolojik yapılar, ekonomi, toplum ve hatta kentin ya da bir köyün fonksiyonel olarak mıntıkalara (zonlara) göre planlanmasına kadar değişik alanlar içeriyor. Türkçeye (ya da başka bir dile) permakültür pratiklerini hayata geçirirken kapsam olarak içeriğine sadık kalmak koşuluyla oradaki yerel toplumun özelliklerine dikkat etmeliyiz. Öteki türlü Batılı bir paketle gelip yeni bir şeyler öğretecek olmak kapitalist küreselleşme ile zaten kendi kültürüne yabancılaşmakta olan insan dokusuna hizmet etme tehlıkesı doğar. Bu arada evrenselliğe açık olmak da çok önemli… Bizim de başka kültürlerden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Kendim yaşadığım ve ziyaret ettiğim ülkelerde yeni şeyler öğrenerek permakültür ve diğer yaşam deneyimimi zenginleştirmeye çalışıyorum.

Permakültürde üretilen ve kullanılan enerjiden, suya (sadece musluktan akan su değil) ve onun yeniden kullanımı ve akiferleri besleyecek şekilde doğal döngüye yeniden kazandırılmasına kadar entegre bütünsel ekolojik yaşam tarzı tasarımı amaçlıyoruz. Sosyal toplum örüntüsüne inanan biri olarak ekosistemde de bireysel özgürleşmenin olamıyacağı görüşündeyim. O halde permakültürle sadece bireyin kendini dönüştürmesi yeterli değildir. Zaten küresel iklim değişiminin gerçekleri bize toplumsal bir dönüşümü gerekli kılmıyor mu?Her ne kadar erozyona uğrasa da kolektif yaşam öğelerinin oldukça zengin olduğu bir Anadolu kültüründen geliyoruz. Komşumuz açsa ve bizim bahçemizde bolluk varsa, ürünümüzü gönül rahatlığıyla tüketemeyiz. Paylaşmak isteriz. Örneğin 70’lerde çocukluğumuzun kendine yeten ve kendini yenileyen (doğal yaşamın tüketicisi değil, parçası olduğumuz) günleri özlüyorum. Özellikle Türkiyeli toplumun yabancısı olmadığı değiş-tokuş ve birlikte iş yapma kültürü bir başka deyişle kollektifliğe dayanan imece usulü karşılıklı yardımlaşma ve hediye ekonomisi başka kültürlerle paylaşmamız gereken önemli değerlerdir. Benzeri ekonomilerin daha köklü ve bugün hala yaşayan yerli (indigenous) kültürlerde de var olduğunu görüyoruz. Örneğin, 10 sene yaşadığım Avustralya da 40. 000 yıl ötesine dayanan Aborijin kültüründe yılda bir kez yapılan şenliklerle kabileler arası hediyeleşme olduğunu biliyorum. Yaptıkları av aletleri ve onların yapım teknikleri bush tucker dedikleri vahşi doğadan topladıkları yiyeceklerin yenmesi eşliğinde günümüzde yaptıkları festivallerle canlandırılıyor. Benzer bir şekilde Yeni Zelanda’da yaşarken Maorilerin toplumlarına yeni katılan birini Marae dedikleri toplumsal evlerinde yaptıkları törenle toplumun tanıttıkları seramonilere tanık oldum. Kısacası insanlar önceden hediyeleşme ve değiş tokuş ekonomisiyle ayakta duruyorlardı.

Gerek üretim ilişkileri gerekse doğaya bir kayak deposu olarak bakması nedeniyle çökmekte olan kapitalist ekonomik sistemin yerini zamanla bu tür karşılıksız beklentilere dayalı ekonomik bir modelin alabileceğini ön görmek zor değil.

Dikkat ederseniz Pasifik adaları vb. yerliler küresel iklim krizi karşısında var olmayı hem eko sistemin bir parçası olarak hem de birbirleri arasındaki yardımlaşmada ayakta kalmak için yapıyorlar ve kasırgalardan tayfunlardan en az etkileniyorlar.

EkoYapı Dergisi – Bahsettiğiniz yaşam tarzında mimari anlamda ne gibi bir farklılık oluyor?

Emet DEĞİRMENCİ – Ekolojik mimaride evlerin/yerleşke birimlerinin ömrünü tamamladıktan sonra bulunduğu yerin ekolojisine atık bırakmadan karışması amaçlanır. Pencere çerçevesinden dolabına ve diğer yapı malzemelerine kadar her şey doğaya atık bırakmadan karışabilmelidir. Elbette içinde yaşayan insanlar da ekolojik bütünlüğün bir parçası olacak şekilde yaşam sürmelidir. Kullanılan temizlik maddelerinden atık suyunu dönüştürmeye, enerjiden aklınıza gelcek diğer kaynak kullanımına kadar…. Anadolu da eskiden evler kerpiçten çamurdan ya da taştan yapıldığında zaten böylesi bir döngü söz konusuydu. Ayrıca bu tekniklerden çoğunun geliştirildiği bir coğrafyadayız. Örneğin, saman balyasından ev yapımının (her ne kadar Almanlar şu an bu işin öncülüğünü yapıyorlarsa da) 200 yıl önce Anadolu’da gerçekleştiğini biliyoruz. Neden o soluk alan konut biçimlerine geri dönmeyelim? Bu kapsamda Viranşehir’deki toplumsal yönü de olan ekolojik evler projesi beni çok heyecanlandırıyor. İşin öncülüğünü yapanları kutlamak lazım. Bu tür örnekleri başka bölgelere yaymalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Günümüz dünyasında kalıcı durumlar, ürünler pek istenmeyen bir şey. İnsanlar sürekli tüketime yöneltiliyor. Yani sizin bakış açınızla olması gereken ile şu andaki gerçekler birbirinin zıttı olan iki olgu. İnsanların bu sürdürülebilir duruma bakışı nasıl?

Emet DEĞİRMENCİ – Birkaç yıl önce Amerika’da bölgesel düzeyde büyük bir permakültür buluşması oldu. Asıl konuşmacı (key note Speaker) olarak Bullock Brotherslar davet edilmişti. Permakültür konusunda dünyadaki öncü projelerden birini 30 sene önce Washington Eyaletindeki Orcas Adası’nda gerçekleştirmişler. Dünyanın her yerinden meyve ağaçlarını yerel iklime adapte etmişler. Devasa kırmızı sedir ağaçlarının tepesine güneş panelleri atarak 30 dönüm kadarlık bir alanda stajerleriyle birlikte 30 kişi ve tabii ki dünyanın bir çok yerinden gelen ziyaretçileriyle kendine yeterli bir yaşam biçimi oluşturmuşlar. Bataklığı sulak alan haline dönüştürerek kurak tepeleri açtıkları göletlerle ve kütüphaneyle gerçekten örnek gösterilecek bir proje yaratmışlar. Douglas Bullock konuşması sırasında ikide bir biz 30 sene önce dünyanın geleceğini görebildik diyordu. Ben de soru kısmı başlayınca ilk sırada olmayı başararak şu soruyu sordum: siz geleceği görüp ‘örnek bir proje gerçekleştird'[‘n’z ‘,’n s’z’ kutlarim. Peki permakültür açısından 20-30 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Öyle ki; kapitalizm bugünden kendini yeşillendirmeye başladı. Permakültür gerçek toplumsal bir dönüşüme nasıl yardımcı olabilir? Kısacası toplumun tüketim değerleri nasıl değişecek? İşin doğası gereği biz permakültücüler tüketime ‘DUR’ diyen bir kültür yaratmaya çalışıyoruz. Ekolojik ayak izi bırakmayacak bir anlayışın geleceğine toplumsal olarak nasıl yardımcı olacağız’ diye açtım sorumu. Düşündü biraz ama bunun yanıtı zor dedi bıraktı.

Kendi adıma ilkel bir yaşam tarzına geri dönüşten söz etmediğimin altını çizmeliyim. Bireysel anlamda kapitalist düşünüş tarzı içinde permakültürle problemin değil çözümün parçası olarak (yaşama geçirdikleriniz odaklı) bir karşı duruş sergiliyorsunuz. Çözümlerimiz kapitalizmin kıtlık ve yarışma mentalitesine karşı bolluk ve paylaşım yaratmaktan yanaysa permakültürcüler belki bugünün iklim bilimci kadar hedef noktası olabilir. Tabii yoksulu neden organikten anlamıyor diye ötekileştiren bakış açısı da söz konusu. Böylesi elitist bir permakültür anlayışını doğru bulmuyorum. Ekolojik krizin çözümünü toplumsal amaçlı düşünmezsek bilerek ya da bilmeden dil, din ırk sınıf vb. çeşitli anlamlarda ötekileştirdiklerimizin sayısı katmerleşir ve yeşil bir dünya ama kapsayıcı olmadığı için sosyal problemlere gebe bir toplum yaratmaya katkıda bulunmuş oluruz. Örneğin, yalnızca uygun (apropriate) teknolojiler değil de insani ölçekte uygun teknolojiler önerdiğiniz zaman kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim mantığına da karşı bir duruş sergiliyorsunuz. Yerel örneklerin birleşerek bir mozaik oluşturacağına inanıyorum. Adı yeşil ya da ekolojik dahi olsa merkezi bir dönüşümden yana değilim. Küresel iklim değişimi nedeniyle yaşam gittikçe yerelleşmek yerek kaynak ve kültüre dayanmak durumunda. Bu biz istesek de istemesek de olacak. Ancak yerel halkın kontrol edebileceği sistemlerin daha dirençli olacağına inanıyorum. Karar mekanizmalarında yerel kişilerin olduğu ve doğrudan demeokrasi ilkeleriyle işleyen topluluklarda karara katılma kolaylaşır. Dolayısıyla sosyal problemlerin çözümüne de katkıda bulunan yerelliğe dayanan halkın benimsediği yaşam dönüşümleri kalıcı olabilir. Böylesi ekolojik bir mozaikle sağlıklı bir dönüşüm doğacağına inanıyorum.

EkoYapı Dergisi  – Bu durumun ne kadar zamanda gerçekleşeceğini ön görüyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Şu an kapitalist tüketim toplumu bir arayış içinde. Sistem, yeşil ve kısmen daha ‘adaletli’ bir kapitalizm yaratarak çarkını çevirmeye çalışıyor. Bizler gibi etik değerleri olan insanlar daha temelden sorgulamalar yapmalı ve kendi dönüşümünü hiyerarşik değil tabandan tavana yükseltmeli. Farkındalığa göre her ülke ve hatta her yerleşke bçlgesi iöin farklı zaman dilimleri öngörülebilir. Belki fazla karamsar ama gerçek olan bir öngörü var: iklim bilimcileri tarafından dünya nüfusunun 50 yıl içinde yarısı iklim felaketleriyle silinebilir. Herkes bu gezegende ekolojik olarak var olmak için çözümler üretmek durumundadır. Bu yalnızca bir zorunluluk değil önceliktir aynı zamanda… Elbette savaşların olmadığı barışçıl bir bir ortamı varsayıyorum. Çünkü savaş şiddetinin ekosisteme zararları apayrı bir konu. Aksi takdirde bu gemide hep beraber yok olacağız. İşin bu boyutunu fark eden epey kişi oluşmaya başladı ama toplumsal ve kapsayıcı boyutunu fark eden hala çok az kişi var. Eğer kendiniz üretmiyorsanız organik yiyeceğe ulaşmak orta sınıf ve üstü için geçerli. Oysa toprağın da bir canlı olduğunu ve ona etik yöntemlerle yaklaşılması gerektiğini anlamaya çalışmak zengin, fakir, köylü ve kentli herkesin öncelikli işi olmalı. Çözüme yalnızca sınıfsal açıdan da bakamayız. İşin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin, eski kuşakların toprak kültürüne ilişkin yerel pratiklerini ve bilgeliğini hiç gecikmeden kayda geçirmeliyiz. Çünkü onlar 1980’lerden bu yana sürdürülen neoliberal politikalarla hızla erozyona uğruyor. Bir başka deyişle ebeveynlerimizden öğerndiklerimiz bilgi ve becerilerini bir an önce kayda geçirmeliyiz. Hatta bunları paylaşacağımız halk kütüphaneleri oluşturmalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Fakat organik üretimde de bir takım yanlış anlaşılmalar var. Kışın erik, yazın portakala ulaşabiliyoruz, hem de üzerinde organik etiketiyle beraber. Bu durumda “organik” ibaresine de şüpheyle yaklaşılıyor.

Emet DEĞİRMENCİ – Kesinlikle… artık organik piyasasının da sorgulanması gerekiyor. Endüstriyel üretimden kaçarken başka bir endüstri, organik endüstrisiyle yüz yüze geliyoruz ki; onların hepsi masum değil. Kürdü, Lazı, Ermeniyi, kara deriliyi, Asyalıyı aşağılayan ama onların ürettikleri leziz şeyleri tüketen insanlar az değil. Permakültür eksenli düşünsek de ekini biçerken Ermeni/Kürt vb. türküsüyle ritim yaratan bir permakültür modeli toplumu zor günlerin fırtınasına, seline daha iyi hazırlar diye düşünüyorum. Diliyle ve kültürüyle kimseyi ötekileştirmeyen ya da hakim kültürün yeşil penceresinden değil de bakılacak bir dizi başka pencereler olduğunu hep akılda tutmak gerek. Bunun yanında her ülkede eskiden olduğu gibi yerel kaynaklara dayalı küçük aile çiftliklerinin nüfusun %70′ini beslediği günlere geri dönmenin yolunu açmalıyız. Toplum Destekli Tarım (Community Supported Agriculture) modeli bunlardan biridir. Amerika da organik üretime sadece dört firmanın hâkim olduğunu görüyoruz. Küçük tarım arazilerine sahip olanlar bir araya gelip güç birliği yapmazsa bu tekelleşme Türkiye’de de zamanla gerçekleşecek. Ülkemizde bir takım büyük firmalar organik piyasasına girdi ve GAP bölgesinin temiz toprakları paylaşmış durumdadır. Dolayısıyla etiketinde organik yazan ürüne %100 etik değerlerle üretilmiş gözüyle bakamayız. Organiğin ötesinde doğal tarım yöntemleriyle ve yerel bilgelikle üretilen yiyecek benim için daha makbuldür. Yüz yüze ilişkilerin olduğu, çocuk, kadın ya da etnik insan emeğinin sömürülmediği herkese insanca muamele edildiği ve toprağa etik olarak davranıldığı ürünleri tüketme bilincini yaratmalıyız. Dünya çlçeğinde 2006 da böylesi etik bir temelde yükselen küresel bir çiftçi hareketi başlatıldı. Latin Amerikalı Çiftçiler La Via Campessina bunun adına Gıda Bagımsızlığı Hareketi diyor. Tarladan sofraya tüm yiyecek üretim sisteminin demokratikleştirilmesi üzerinde duruluyor. Buna tarımda cinsler arası iş bölümü, sigortasız mevsimlik tarım işçisi çalıştırma dahildir. Birçok ülkede (160 den fazla) temsilcileri olan bu harekete bizden Çiftçi Sendikaları üyedir.

EkoYapı Dergisi  – Sizin toplumsal dönüşümlere daha çok önem verdiğinizi görüyoruz. Toplumsal ve bireysel hareketler arasında ne gibi farklılıklar var?

Emet DEĞİRMENCİ – Toplumsal bir dönüşümden bahsettiğimiz zaman daha çok mahalle ya da köy ölçeğinde olmasına vurgu yaparız. Kişinin bireysel bazda ekolojik ayak izi oldukça az olabilir ama var hakim kapitalist sistemin bireysel yeşil dönüşüm yanlısı olunca görüntüde bütünü kaçırıyor. Bireysel sürdürülebilirlikte kendimiz ekolojik alışkanlıkları hayata geçirdiğimizde ‘ben yeşillendim başkası neden ampulünü değiştirmiyor ya da ekolojik deterjan kullanmıyor’ olgusu ortaya çıkıyor ki; bunun arkasında fukara ülkelerin nüfusunu (ki onların ekolojik ayak izi çok daha az olduğu halder) kanser uru olarak gören gerici düşünceler yatabilir. Organik yaşamın ne olduğunu bilmeyen insana organik yaşamadığı için tepki gösteremezsiniz. Bu yüzden bir toplumsal farkındalık yaratırken çok boyutlu düşünmek gerekir. Önce onlara kendi güçlerine dayanan bir ortam yaratmaya katkıda bulunuyor muyuz ona bakmak iyi olabilir. İşte o zaman toplumsal olarak da kendini yenileyen ve kendine yeten bir yaşamdan söz edebiliriz. Böylece aynı zamanda yalnızca doğaya yabancılaşma değil, toplumsal yalıtılmışlık da çözülmeye başlayacaktır.

EkoYapı Dergisi  – İnsanların sürdürülebilir yaşamdan anladığı günlük hayatta sahip olduğumuz lüksleri bırakıp, “her şeyi bir kenara bırakıp tası-tarağı toplayıp gitmek” oluyor, ama anladığım kadarıyla varolan teknolojik hayatı da elinizin tersiyle itmiyorsunuz.

Emet DEĞİRMENCİ – Söyleşiye başlarken permakültür tanımında söz ettiğim gibi insanlık istesek de istemesek de bir evrim geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Bu evrimde faydalanmamız gereken, vazgeçemeyeceğimiz şeyler var. Örneğin, bana (yalnızca kadın olduğum için değil tüm cinsler için de) düşünmek için vakit kazandıran çamaşır makinesinden şu anda vazgeçmek istemem. Çünkü çamaşır yıkarken kaybedilen zamanı başka bir yaratıcılık için kullanabilirim. Permakültürde biz uygun teknolojilerden çareler gösteririz. Böyle olunca evet ayakla çevrilen makine kullanıp kuş seslerini dinleyerek ya da kışın serada çamaşır yıkayabilecek modeller de yaratmak olasıdır. Ama herkes böylesi bir ortamda yaşayamıyor olabilir. Ben toplumsal dönüşümü aşama aşama düşünüyorum ki sindirerek ilerlenebilsin.

Teknolojik yeniliklerle bugün gelinen noktada enerji verimli olmasının yanında yerel ve yenilenebilir olması ve çevresindeki canlılara en az zarar veren (hatta vermeyen) enerji üretmek mümkündür. Bunun için devasa maden kaynaklarına da gerek yok. Geri dönüşümlü malzemelerden de enerji sistemleri yaratabiliriz. Örneğin, Kolombiya’da 1980’lerde kurulan Gaviotas Eko Köyünde düşük teknolojiyle enerji üreten sistemler var. Arka bahçemize kuracağımız bir rüzgâr tribünü ya da küçük bir su kaynağıyla çalışan bir tribünle de gereksindiğimiz enerjiyi üretmek olasıdır. Elbette sadece güneşe değil ışığa duyarlı fotovoltaiklerle nerji kaynağımızı çeşitlendirmek de mümkündür. Burada demek istediğim yaşamı basitleştirmek ve kendi elimizde kılmak için insanlığın geldiği bilgi ve deneyim birikiminden yararlanmaktır. Vahşiye dönüş romantik ve kulağa hoş gelebilir. Ancak insanlığın oralardan bu noktaya evrilerek geldiğini unutmamak gerekir. Kentteki ya da köydeki kaç kişi onlarca yıl vahşi ortamda yaşayabilir? Bizim gibi güneşi bol bir ülkede pasif güneş enerjili konutlarla yüzümüzü güneşe dönerek enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılayabiliriz.

EkoYapı Dergisi – Kent insanı, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, sürdürebilir yaşamı kendi hayatına nasıl adapte edebilir?

Emet DEĞİRMENCİ – Balkondaki saksımızda sadece domates değil, kardeş bitkiler yöntemiyle fesleğen ve kadife çiçeğini de birlikte yetiştirebiliriz. Permakültürün birden çok işlev ilkesi olarak hem güzel görünür hem de köklerindeki mineraller birbirini besler ve ayrıca böcek gelmesi de önlenmiş olur. Biyo-yoğun (Bio-intensive) tarım yöntemiyle yarım dönümlük bir araziden dört kişilik bir ailenin sebze meyve ve şifalı otlar gereksinmesini karşılayabiliriz. Küçük ölçekten başlamak anlamında önce saksıların potansiyelini anlamaya ihtiyaç var. Ben mutfağımdaki pencerenin önünde fesleğenden tutun da birçok şifalı bitkiyi dört mevsim yetiştirebiliyorum. Dikine pencere bahçesi, dikey bahçecilik diye teknikler var. Böylece alanı maksimum düzeyde kullanıyor ve gün ışığından daha fazla yararlanıyorsunuz. Apartmanda yaşıyorsak ya çatımızda bunları yapabiliriz ya da balkonda. Kentteki sokaklarda asmaların ve sarmaşıkların yanında günebatan çiçekleri yetişse, hem güzel bir görüntü olur hem de sonbahar geldiğinde çekirdeğini çıtlatsak ne güzel olur. Güne bakan çiçekleri benim için kentin betonlaşmasına meydan okuyan isyankar sembollerdir. Bu teknikleri öğrendikten sonra komşuyla ya da arkadaşınızla anlaşıp kentin boş yerlerinde yapabileceğiniz toplumsal bahçe projelerine ön ayak olabilirsiniz.

Projenizin toplumsal boyutunu o ana kadar kimsenin ele almadığı bir temada gerçekleştirirseniz onu eşsiz kılabilirsiniz. Yeni Zelanda’da öncülük ettiğim böylesi bir projede daha ikinci yılında mastır/doktora araştırma konusu yapan ve öğrencilerin ve basının ilgisini fazlasıyla çektik. Hatta uluslararası düzeyde stajyer olarak başvuranlar olmaya başladı. İstanbul’da boş kalan yerlere tohum topları atsak devamının geleceğini düşünüyorum. Bugün Balat’ta Mavi Kalem Derneği üyeleri yerel halka evladiyelik tohumlardan ürettikleri sebze fideleri dağıtıp insanları kentte yenebilir bitkiler yetiştirmeye özendiriyorlar. Geri dönüşümlü kaplar içinde pencere önlerinde yenebilir bitkiler görmek ne kadar hoş… Küresel ölçekte bakarsak Küba kent tarımında dünyada en iyi örneği oluşturuyor. Bunun yanında dünyanın birçok yerinde su hasadı kent cadde kenarı bahçeler vb. yaygınlaşıyor. Hatta benim Seattle’da yaptığım gibi arıcılık ve sokaktaki diğer komşularımla küçük baş hayvancılığı pratiklerine ekleyenler de az değil. Permakültürcüler olarak insanların kendi kendine yeteceği bulunduğu yerde yiyecek üretecek yönetmelikleri desteklemeliyiz. Gördüğünüz gibi permakültürün toplumsal boyutu özgürlük alanlarımızı genişletip bizi birbirimize bağlayacak ve kentteki yabancılaşmayı da azaltacak boyutta heyecan vericidir.

 

Permakültür: Doğaya ve tarıma ilişkin yeni bir yaklaşım

Emet Değirmenci*yle – Agroskop Dergisi 2012 güz sayısı için söyleşi

İsterseniz söyleşiye, öncelikle “Permakültür” kelimesinin anlamıyla başlayalım. Permakültür nedir?

Permakültür, sözcük anlamıyla “permanent culture” yani “kalıcı kültür ya da kalıcı tarım” demektir. İnsan yerleşimiyle ilgili (elbette evcilleştirilmiş hayvanlar da dahil) barınak, enerji ve sudan toplumsal olarak kopan ilişkilere kadar bir çok alanı içerir. Karşılıklı yardımlaşma ve paylaşımla yerel ekonomiye dayanan kendine yetmeyi amaçlan ekolojik yaşam biçimi tasarımıdır. “Aslında bu Anadolu’da yok muydu, neden yabancı bir terime gereksinim duyduk?” diyebilirsiniz. Diğer ülkelerden özellikle geleneksel ve yerli (indigenous) öğrendiğimiz şeyler pratik olarak yaşamımıza merkezi olmayan öğeler katıyor ve zenginleşiyoruz.

Kısacası biz başkalarından öğrenirken, eminim ki bizim de başkalarına öğreteceklerimiz var. Çünkü Anadolu Sumerler öğrenebileceğimiz Mezopotamya ya kadar bize aktarılan ve sunulan bir zenginliğe sahiptit. Örneğin a buğdayın envai çeşidinin evcilleştirilip dünyaya yayıldığı bir yerdir. Üstelik 1980’lerde neoliberal tarım politikaları geliştirilmeden önce, dünyada kendine yeten istisnai ülkelerden biriydi. Binlerce yıllık bir kültürün dünyayla paylaşacağı çok şey olmalı. Örneğin, Roma döneminden kalan su kemerleri aslında bize çok şey öğretir ki, permakültürde su hasadı (suyun biriktirilmesi) ve suyun arazide kullanımı üstelik kuraklığın yıldan yıla arttığı dikkate alınırsa önemlidir. Permakültür aslında, geçmişten öğrenerek doğayla bozulmuş ilişkimizin yeniden onarılmasına yardımcı olur. Dolayısıyla, permakültürü ekolojik onarıma bir adım atma diyebiliriz. Bu tabi kendi içimizdeki ekolojik onarım yani insanın kendiyle ve doğayla kopmuş ilişkisinden başlamalı. Çünkü ancak şiddet içermeyen kültürel ve ekolojik çeşitliğe açık bir anlayışın ekolojik restorasyon yapabileceğine inanıyorum.

Permakültür, ilk kez nerede ve ne zaman ortaya çıktı? Tarihçesinden kısaca bahseder misiniz?

Permakültür, 1970’lerde Avustralya’da ortaya çıktı. Konseptin yaratıcıları Bill Mollison ve öğrencisi David Holmgreen’dir. 1950’lerden beri sürüp giden endüstriyel tarımın, gün geçtikçe toprakları çoraklaştırdığı görülüyordu. Haşere ve yabani ot öldürücü kullanımının revaçta olması, daha sonra “Yeşil Devrim” diye yutturulmaya çalışıldı. Aynen bugün GDO’da olduğu gibi, açları doyuracağız maskesiyle canlılar ve en önemlisi de, bir canlı olan toprak zehirlenmeye devam ede geldi. Dünyada 1970’ler, aynı zamanda petrol krizinin ortaya çıktığı ve insanların alternatif yaşam arayışlarını hızlandırdığı dönemdir. Dolayısıyla 1970’ler aynı zamanda yenilenebilir enerji teknolojilerinin daha hızlı geliştiği zaman dilimi olarak da kayda geçmiş durumdadır.

Bill Mollison söyleşilerinde permakültürden de eski geçmişi olan Japon doğal tarımcı Manasobu Fukuoka’dan etkilendiğini belirtir. ştir. Çünkü Fukuoka, tam da 1950’lerde endüstriyel tarımda zehirli kimyasalların verdiği zararı görerek, biyolog ve ziraat danışmanı olduğu laboratuarındaki işini bırakıp, Güney Japonya’da bulunan aile çiftliğine döndü ve geleneksel doğal tarımla insanın kendine yetebileceğini gösteren örnek bir çiftlik yarattı.

1960’lı yıllarda, dünyada alternatif arayan birçok genç, Fukuoka’nın yanına gidip, ne yaptığını öğrenerek, ülkelerine döndüklerinde de benzeri örnekler yaratmaya çalıştılar. Bunlardan bazılarını anmak gerekirse; bugün Fukuoka kaynaklı bilgileri derleyip toplayıp dünyaya yayan Amerikalı Larry Korn ile, Türkiye’ye gelip çalışmalar yapan ve Avrupa Doğal Tarım Merkezini de kurmuş olan Panos Manikis en iyi örneklerdir. Korn’un editörü olduğu Fukuoka kitaplarının ikisi (Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarımın Yolu) Kaos yayınları tarafından Türkçe’ye de kazandırılmıştır.

Kısacası permakültür, eskiyle yeniyi (yenilenebilir enerji teknolojileri gibi) harmanlayarak yaşamı merkezileştirmekten uzaklaştırıp yerele dönmeye ve çoraklaştırılmış topakların daha çabuk iyileştirilmesine ve de sınırlı bir alandan bol verim almaya yardımcı olur.

Bu metodun, dünya çapındaki yaygınlaşma durumu nedir? Daha çok hangi tür tarım sistemlerinin uygulandığı ülkelerde yaygınlık kazanabildi?

Her ülkede yaygınlaşabilir. Bugün Afrika’da, 6. sınıf öğrencileri permakültür sertifikası alma düzeyinde tasarım yapabilecekleri, 72 saatlik bir eğitim alıyorlar. Bu konu, okul müfredatına da girmiş durumdadır. Vietnam’da çiftçilere ücretsiz permakültür kitapları dağıtılıyor. İngiltere’de de ana okul öğrencileri arıcılık yapmayı öğreniyor. Kısacası permakültür her ülkede yaygınlık kazanıyor. Elbette her ülke kendinde var olan değerlerle birleştirmeli ve yoğurmalı bunu. Çünkü, her ülkenin hatta her bölgenin karakteri ve iklime bağlı olarak bitki örtüsü farklı. Bir şeyi nasıl yapabileceğinize dair kültürler de farklı. Ev ya da barınak biçimleri, ülkemizde bile bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Ekim dikim takvimi ve kuraklığa karşı suyun korunma yöntemleri de haliyle farklı. Örneğin Karadeniz’de su toplamaya gerek duyulmazken, Akdeniz ikliminde insanlar yer altında suyu tutmayı öğrenmişler. Dolayısıyla biyobölgesel düzeyde bir hareket gerekiyor.

Ülkemizdeki uygulanma durumu nasıl? Sadece şehirlerdeki doğa dostu kişi ve kuruluşlar mı sıcak yaklaşıyor, yoksa çifti kesiminden de bu yeni metoda yakınlık gösterenlerin sayısı artıyor mu?

Evet, ülkemizde kentlerdeki orta düzey bütçesi olan hakim kültürün parçası olarak başladı bu hareket. Ancak zamanla sıradan çiftçiye yayılmaya da başladığını görebiliyorum. Örneğin, bu sene benim eğiticisi olduğum Yeryüzü Derneği’nin organize ettiği sertifika kursuna, biri Trakya’dan diğeri de Karadeniz’den iki çiftçi katıldı. Kurs başında diğer katılımcıların en az üniversite mezunu olduğunu gürünce biraz çekingen davrandılar ama biz onlara asıl biz sizden öğreneceğiz dedik. Zaten biri arıcı biri de bahçıvan idi. Verilen teknikleri o kadar hızlı kaptılar ki çünkü toprağı biliyorlar. Kursu bitirir bitirmes  öğrendikleri yerel ortamlarında paylaşmaya yani öğretmeye başladılar. Bu cesareti duyan genelde çok azdır. Ztan biz onlara Trakya Fukuokası ve Karadeniz Fukuokası unvanı vermiştik. Kurslara gelenleri sonra neler yapacaklar diye gözlüyorum.  Zaten kurulan bir dostluk bağımız oluyor.  Genelde % 80’ni  öğrendiğini gerçekten uygulamaya soyunuyor.  Ya da becerisini artırmak iöin ya var olan örnek sayılabilecek yerlere bir süre gidip gönüllü çalışıp becerilerini artırıyorlar. Hatta büyük ekolojik projelere (eko köy girişimi ya da yerel ve bülgelsel pazarda ürününü satıp ailesine destek olacak şekilde  çabalayanlar var.

Dünyadaki uygulamalarına bakarak, permakültürün hangi tarımsal üretimlerde daha kolay veya zor olarak uygulanabildiğini özetleyebilir misiniz? Ülkemize ilişkin, bu yönde bir durum belirlemesi söz konusu mudur?

Daha dün Endenozya’dan bir arkadaşım permakültür çiftliğinin resmini gönderdi. Oranın tropik ikliminde tepeleri teraslayıp, pirinç tarlalarının yanında ne kadar çeşitli bitkiler yetiştirdiklerini gördüm. Kısacası endüstriyel tarımın bize dayattığı tek tip üretim (monokültür) yerine; çoklu kültür (polyculture) dediğimiz topraktaki mineral bileşimi ve yerüstünde yararlı böcekleri çekecek şekilde bir ekim dikim harikalar yaratıyor. Buna Anadoluda şaşırtmaca diyenler de var. Böylece hem haşere ve yabani ot öldürücülere gerek duymuyorsunuz, hem de daha estetik görünümlü ekim alanları oluşturuyoruz. “Malçlama” dediğimiz, yüzey örtücül canlı ya da kuru bitkilerin köklerinin yayıldığı alanın örtülmesiyle, toprağın ne kadar canlandığına tanık olursunuz. Malçlama ya yüzey örtücü de deniyor ve bunun iklime göre yonca vb ile yapılabilen türleri de var. Büylece yararlı mikrop ve bakterilerin kısa sürede oluştuğuna tanık olurken, aynı zamanda sulama gereksiniminiz de azalacaktır. Malçlamanın yanında çiftlikten ya da bahçeden çıkan doğal atıkların biyokömüre dönüştürülüp kullanılması benim en uygun bulduğm bir yöntem.

Permakültürün ana ilkeleri nelerdir?

Mollison, permakültürü 3 temel etiğe dayandırır; “Yeryüzünü Koru!”, “İnsanı Koru!” ve “Ürettiğin gereksinim fazlanı paylaş!”. Holmgreen ise, 12 temel ilkeden söz eder. Bir kaçına değinecek olursak;

a)Çok fonksiyonluk ilkesi ki; tasarımlarımızda dikkate aldığımız her elementin birden fazla işlevinin olması ve onların birbiriyle bütünleşmesi önemlidir.

b)Uygun yer ilkesiyle, tasarımlarımızda her elementin fonksiyonel olarak en az enerji kullanacak şekilde yerleştirilmesini amaçlarız. Örneğin, kışın odun yığınına ulaşmak için evin arka tarafına dolaşacaksanız, bu ne kadar akıllıcadır? En az enerji kullanarak, en fazla verim elde etmemiz gerekir. Demek ki, odun yığınımızı giriş kapısı yanında bir saçak altı gibi bir yere koymalıyız vb gibi.

c) Bir sistemin çıktısı, diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin. Kısacası, endüstriyel tüketim toplumunun dayattığı atık yığınlarından kurtulmalıyız. Atık üretmeyen sistemler tasarlamalıyız.

d)Sınır etkisi dediğimiz prensiple, kullanılacak alanı olabilecek maksimum kullanıma yükseltmeliyiz. Böylece kuracağımız ekosistemi çeşitlendirmeyi de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine; ortaklaşmayı artıran, çok yıllık yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını, “an” olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar yetişir. Bu da kanıtlıyor ki, sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örneği, insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul ve İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında, hem farklı tatlar hem de farklı renkler, hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Kısacası permakültür, bir ilişkiler ağı ve bu ağda sarfedilecek enerjiyi (insanın hareket kabiliyetini gerektiren bir yerden ötekine gitmek dahil) minimuma indirgemektir. Elbette bu atıl kalmak değil tam aksine yaşamdan alınacak zevki artıracak  ortam ve zaman yaratmaktır. Bir başka deyişle burada enerjiden kastedilen yakıt ve zamandır.  Çünkü, ekolojik sistem tasarımlarımızda, önce doğayı gözlemleyip öğrenmeye çalışırız. Sonra da ekosistemde her şeyin bir bütünlük içinde olduğuna bakarak, her şeyi birbiriyle fonksiyonel olarak bağlantılandırmaya çalışırız. Böylece bütüncül ve atık üretmeyen bir sistem oluşturabiliriz. Elbette kurulan sistemin başında aksamaları, istenildiği gibi gitmeyen tarafları olabilir. Bunlar da, gerek kurduğumuz sistemin verdiği tepkiler, gerekse sosyal çevreden gelen sesler dikkate alınarak giderilir.

Permakültürün, kimyasallara teslim olmuş klasik tarım metotlarına göre, üstünlük ve zayıflıkları nelerdir?

Eğer sistemi doğru kurarsanız, kıyaslanmayacak kadar üstünlüğü vardır. Endüstriyel tarımda, belki haşere öldürücüyü attığınızda, birkaç hafta rahat edersiniz ama sonrasında başka haşerelerle boğuşmak zorunda kalırsınız. Zaten kimyasal ilaçlar da sırada beklemektedir pazarda… Hastalığı tedavi etmek değil, “bir başka hastalık üzerinden zincirleme petro-kimya ürününü atın toprağınıza” demektedirler. Oysa toprak onlarca yıl bile dayanamayıp ölü, yani verim alınamaz hale gelecektir. Doğal tarım ve permakültür yöntemiyle, yaşayan toprakla iç içeyizdir. Toprağa ilave ettiğimiz her organik doğal madde, daha önceki canlılar tarafından minnet duygusuyla karşılanır. Bunlar; bakteri, mikro organizma ve mantar gibi binlercesidir. Onların birbiriyle koordineli müziği ve dansı vardır. Göreceğiniz solucan toprağı havalandırmakta; uç uç böcekleri, yusufçuklar ve ateş böcekleri, belki döllendirme yapmakta ve biyolojik çeşitliliğin artmasına yardımcı olmaktadırlar.

Çiftçiler bu yeni metotla neler kazanabilir?

Konumuz yiyecek yetiştirmek odaklı olduğuna göre, çiftçiler arazi kullanımı ve yönetiminde, örneğin; arazide suyun kullanımı, yağmur suyu hasadı (toplanması), malçlama ile toprağın neminin korunması ve su gereksiniminin azaltılması, haşere ve yabani ot sorununu minimuma(en aza) indirmeleri gibi bir dizi rahatlık (üstelik ceplerindeki parayı koruyarak) duyacaklardır. Tabii ki, yenilen sebze, meyve ve şifalı otların sağlık giderlerimize katkısı, işin en başında sayılmalıdır. Kimyasallar kullanılmadığı için derelerimiz, su yollarımız ve onların geçtiği yerler, denize döküldüğü ortamdaki ekosistem (belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerin karşılıklı ilişkileri ile oluşan sistemler) zarar görmeyecektir. Arazide suyun korunmasıyla, su yeraltına doğal olarak enjekte edilecek ve akiferin (yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak) kuruması önlenecektir. Bunlar yalnızca ilk aşamada kısaca süyleyeceklerim ama aslında dğiğnüldüğünde yapılabilecek o kadar basit  çok şey var ki…

Sürdürülebilirlik kavramı; sadece belli bir konudaki uygulama biçimi olmaktan çok, tümüyle bir yaşam biçimi olarak seçilmesini ve günlük hayatın her alanına o pencereden bakılmasını gerektiriyor herhalde, değil mi?

Kendini yenileyen, bir başka deyişle, yaşayan regenerative) ekosistemler oluşturmaktan söz ettiğimize göre, konuyu sürdürülebilirliğin ötesinde düşünmek gerekir. Çünkü sürdürülebilirlik, tesadüfen bir şeyin iyi gittiği anlamına da geliyor. Sürdürülebilir kalkınmadan, biraz önce bahsettiğimiz petro-kimya ürünlerini satanlar da söz ediyor. Etik olarak nerede durmak gerektiğinden değil! Ayrıca konuyu organik tarımın da ötesinde ele almalıyız. Çünkü organik tarım da bir endüstri haline gelmiştir. Permakültür, kapitalizmin kıtlık senaryolarına alternatif olarak bolluk, bir başka deyişle, karşılıklı dayanışma ve birbirine bağlılıkla, kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Etik ve ilkeleriyle, tüketim toplumu olmaya, kapitalizme ve endüstriyalizme karşı bir duruşu vardır.

Anadolu’daki, kendini geçindirebilecek miktarda bitkisel ve hayvansal üretimleri zorluklarla elde edebilen, normal bir çiftçi ailesini baz alırsak; permakültür uygulamalarına nasıl ve öncelikle hangi alanlardan başlaması istenerek yardımcı olunabilir?

Bence, permakültür tam da bu fakir ailelere göre… Çünkü bir nesneyi bir kere kullanıp atmıyoruz. Ona ikinci ve hatta üçüncü kez hayat vererek, gerek duyduğumuz kadar bilinçli ve az tüketerek, atık üretmeyerek, zaten tüketim ve masraflar oldukça azaltılmış oluyor. Eskiden köylerde atık üretilmezdi. İnsanlar hayvanları ve yetiştirdikleriyle mutlu ve daha sağlıklı değiller miydi? Evlerini, kerpiç ya da iklim ve coğrafyaya göre başka ekolojik nesnelerden yapıyorlardı. Dayanışma, imece ve hediye ekonomisi vardı. Zaten bu yönüyle permakültür, Anadolu kültürüne hiç yabancı değildir.

Kendi çiftçimizi düşünerek, permakültüre sıcak bakan bir üreticinin, başlangıçta hangi zorluklarla karşılaşılabileceğini ve bu sorunları nasıl aşabileceğini özetleyebilir misiniz?

Çoklu kültüre göre ekim yapmak gerekir. Örnek olarak; domates ekiyorsanız, yanına kadife çiçeği veya fesleğen ekebilirsiniz. Soğan ya da sarımsaklardan sınır yaparsanız, salyangoz vb gelmez. Çiçek, polinatörleri (arı gibi tozlayıcı böcekleri) çeker. Zararlı değil, yararlı böcekler çoğalsın. Buna “kardeş bitkiler yöntemi” diyoruz. Hangi bitki yan yana ekilir ya da dikilirse, daha iyi verim alınır, bunun tabloları var.

Bir başka örnek; Amerikan yerlilerinin tarım yaparken keşfettikleri üçlü ki, buna “üç kız kardeş” diyoruz. Mısır-kabak ve fasulye birlikte ekildiğinde, topraktaki mineral değişimi açısından birbirlerini besleyeceklerdir. Fasulye mısıra sarılacak, kabak da fasulye ve mısırın ayaklarını örtecek ve su gereksinimi azalacaktır. Eğer malçlama ve o iklime uygun tohum kullanıyorsanız, sulama olmadan tarım yapabilmek mümkündür. Böylece nadasa bırakmanız da gerekmez.

Çiftçinin buna alışması diye bir şey olamaz diye düşünüyorum. Bu yöntemi birileri dayatmamalı. Çiftçi kendisi özümseyip, deneyecek ve kullanacaktır. Zaten komşu tarla ya da bahçenin ne kadar canlı ve çeşitli olduğu, daha ilk yıldan herkesin dikkatini çeker. Alınan verim ise, kısa sürede duyulacak ve komşu da bunu kendiliğinden öğrenmek isteyecektir. Örneğin, Afyon tarafında ekmeğini ailece, onlarca yıldır topraktan çıkaran Ersöz Çiftliği bunlardan birisidir. Hatta uluslararası düzeydeki insanlar, onlardan öğrenmeye ve kendi bildiklerini de onlarla paylaşmaya geliyorlar. Son yıllarda, yeni bir dizi örnekler de çoğalmaya başladı.

Bizde çiftçilik, günümüz de bile çoğunlukla mecburiyetten, aile mirası olarak devrolunan bir iştir. Oysa, permakültür uygulamalarında, hemen her konuda bilinçli olmayı, doğadaki her canlının görevlerini bilmeyi, yapılacak her uygulamayı en uygun haliyle denemeyi gerektiriyor. Yani bizdeki plansız programsız tarımsal uygulamalar yerine; “Permakültüre Giriş” kitabında özetlendiği üzere, oldukça planlı ve bilinçli tercihlerle yapılan bir tarım modelini çiftçimize nasıl aktarabileceğiz? Nereden başlanmalı, hangi tip çiftçiler hedef kitle olarak alınmalı?

Küçük aile çiftliklerinden başlanmalı diye düşünüyorum. Amerika’da bile, nüfusun % 70’ini 1990’lara kadar küçük aile çiftlikleri besliyordu. Dolayısıyla, “Toplum Destekli Tarım” modeliyle üretici ve tüketiciyi buluşturarak, bu tür aile tarımı, kurulan çiftçi pazarlarıyla da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Örneğin, ben de bahçemde yetiştiremediğim ürünleri bu tür çiftçi pazarlarından karşılıyorum. Organik bile olsa süper marketi tercih etmiyorum. Çünkü, çiftçinin doğrudan desteklenmesi önemlidir. Üstelik bu pazarlarda yalnızca organik yetiştiriciler kabul edilmiyor. Bakıyorsunuz etiketinde organik damgası yok ama organiğin ötesinde yetiştiriyorum diyor çiftçi. Ben ona güveniyorum, çünkü yerel düzeyde denetleme mekanizması var. “Organik sertifikası almak için niye zorlansın” çiftçiler diye düşünülüyor. Bu çiftçiler yerel tohumunu da kendisi koruyor ve aralarında değiş tokuş yapıyorlar. Türkiye’de de tohum festivallerinin olması beni sevindiriyor. Şimdi bir de yerel ölçekte tohum kütüphanelerimiz olsa…

Kendi çalışmalarınızdan da örnekler verebilirsiniz belki ama bu konuda, tek tek mi, yoksa çiftçi gruplarıyla çalışmak mı daha fazla sonuç alıcıdır?

Küreselleşmiş dünyada tek başına kahramanlık yapılamayacağı ortada. Zaten karşılıklı bağlılıktan söz ediyoruz, bağımlılıktan değil! Dolayısıyla, çiftçi sendikaları ve tohum ağları çok önemlidir. Hindistan’da tohum kütüphaneleri ve onlarca köyün bir araya gelerek, organize ettiği tohum festivalleri var. “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” adlı kitabımızda da bunlardan birine (Haydarabad civarindaki) yer verdik.

Dünyada ve ülkemizdeki uygulama örneklerinde, çiftçilerin bu yeni yaklaşıma tepkileri ilk başta nasıl olmaktadır? Büyük oranda sabır gerektiren bu yaklaşımla ilgili başarılı sonuçlar hakkında ne dersiniz?

Elbette birbiriyle etkileşim önemlidir. Örneğin; verdiğimiz eğitimler sonucu, kentte ve kırsalda insanlar aldıkları eğitimin uygulamalarını yapıyorlar. Birbirinin çiftliğine gidip, hasat ve dikim zamanarında yardımcı oluyorlar, okul ve ev binalarını imece usulü yapıyorlar. Böylece bilgilerini pratiğe dökme ve kendi projelerinde deneme cesareti edinmiş oluyorlar. Elbette yerel ustalardan öğrenmek, dayanışma ve eski imece ruhunu geri getirmek bize çok yakışacaktır. Ben yurt dışındaki konuşmalarımda Anadolu’daki eski imecelerden söz ediyorum. Çünkü ben çocukluğumda bunları yaşadım. Batıda bireysel kültürün hücrelere kadar nüfuz etmesinden dolayı, bunu anlamakta zorlananlar oluyor ama şaşkınlıkla dinleyip, çok takdir edenler çoğunluktadır.

Eko köyler ve Eko çiftlikler gibi, ülkemizde özellikle permakültür uygulamalarını da istikrarlı biçimde gerçekleştiren merkezler oluşmaya başladı mı?

Permakültürü doğal mimarisinden tohum korumaya kadar uygulayan bir dizi çiftlikler oluşmaya başladı. Bunlardan bazıları ekoköy girişimleri, bazıları ise aile işletmesi düzeyinde ekoturizmi de içeren örneklerdir. “TaTuTa (Tarım, Turizm, Takas) çiftlikleri” deniyor bunlara. Hem turizm yapıyorlar, hem de çiftçilik.

Verim, kalite ve düşük maliyetli tarım; tarımla uğraşanların 3 farklı öncelik tercihidir aslında. Ülkemiz çiftçileri ise, büyük oranda ürün verimini artırmaktan yanadır. Bunun için de girdileri bolca kullanıp, çoğu kere hem kendilerini zarara sokar, hem de ürünlerin sağlıksız üretimine neden olurlar. Permakültür uygulamalarının, çiftçiye bu yönde vereceği katkılar ve yönlendirmeler neler olmaktadır?

Yaşadığım ülkelerde bir dizi çiftçi arkadaşım oluyor. Permakültür ve doğal tarım yöntemi izleyerek, verim ve kaliteyi düşük maliyete getiriyorlar. (Çiftçiler için en önemli konu bu olduğundan, burayı biraz daha açabilir misiniz? Örneğin, bir yabancı örnekle, maliyet düşürücü çabaları özetlemek mümkün mü? Belki bizdeki çiftçiler için de bu örnek daha ikna edici olabilir-ANN) Hem de aileleriyle geçirdikleri kaliteli zaman dilimi artıyor. Daha sağlıklı besleniyorlar. İşe gidip gelmek için her gün iki ya da üç saatlerini yolda harcamıyorlar. Çocukları, doğa eksikliği sendromu duymuyor. Gençler kent çiftlikleri ve çiftçi pazarlarında çalışmaktan memnun. Türkiye’de de benzeri resimler görülmeye başlandı.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek” adlı makalenizde, “Permakültür; küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçlar” diyorsunuz. Bolluk kelimesi, çiftçimizin iştahını kabartan en önemli ve sihirli kelimedir aslında. Çiftçi uygulamalarında, bu sihirli dönüşüm nasıl olabilir? Çiftçilere neleri önerirsiniz?

Daha önce de belirttiğim çoklu kültür yöntemiyle bolluk yaratılabilir. Yılda üç kez dahi ürün alınabiliyor. “Kardeş bitkiler ve çoklu kültür” işin bam telidir! Bu, meyve bahçelerine de uygulanabilen bir yöntemdir. Yarım dönüm araziyle, 4 kişilik bir aile beslenir diyoruz. Meyvesinden sebzesine… Gıda ormanı dediğimiz, kat kat dikine yapılacak bir ormana dönüşmüş bahçe ile.

Hatta işe çoraklaştırılmış toprakları ele alarak başlamak lazım. Çünkü Avustralyalı permakültür uzmanlarından Geoff Lawton ve ekibinin Ürdün’de yaptıkları ve son zamanlarda özellikle biyokömür kullanarak ortadoğu ve Afrikada dünyanın başka çölleşmiş yerlerinde tarım proleri yapanlar var. Geleceğin tohumlarının, bilge köylü kadınların sandığındaki çıkında olduğuna inanıyorum. Kadının, evladiyelik tohumu korumaya ilişkin bilgi ve becerisinin, yüzyıllarca korunmuş olması önemlidir. Şimdi bizim özellikle bilge yaşlı köylü kadınlarımıza o çıkınları saklayıp bugünlere taşıdıkları için minnet duyma zamanıdır. O kaynakları paylaşarak yaşamı yeniden yaratabilir Endüstriyel-Kapitalist sistemin yaratmak istediği kıtlık gerçeğinin tersine  bolluk  yaratabiliriz!

*. Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD den deneyimli permakültür (ekolojik yaşam) eğitmeni ve tasarımcısı.  İletişim: <koru.ora@gmail.com>

SunFlwRipinFoto: Emet in kendi bahçesindeki bolluk

Permaculture Aid By Respecting The Land and The Culture

Emet Degirmenci and Yeliz Mert

Emet Degirmenci, who is the pioneer and the ‘Ercis Permaculture Aid’ project, is a former seismologist and current permaculture designer and teacher. She sent a call out to the permaculture related groups in Turkey as soon as a deadly earthquake happened in Van, 23 October 2012. She has been on some field studies during her seismology work to measure the aftershocks and witnessed how difficult the survivors’ lives were. It took them seven months to become organized since the assessment of the local needs and matching these with the skill set. Also some of the team members were living abroad when the earthquake occurred.

As a group; of one instructor, two new permaculture designers including Yeliz and one amateur documentary maker delivered a permaculture aid program between July 1 st to 5th, 2012 to the survivors. Our budget that was formed with some small donations by the individuals was less than $1000 US. We did not want any funding from the institutions since the aid distribution was corrupted during the earthquake. Also, the area which is predominantly Kurdish speaking was quite politicized. We decided to keep the project independent and not to be manipulated by any groups in any ways.

The project that we implemented included; a winter veggie garden that had been built and planted with hugelculture technique, biochar stove and solar cooker making, seed spouting, vertical gardens, food forest establishment techniques, herb spiral, hot composting, and a grey water treatment. Ercis was the epicenter of the earthquake. One third of the town was destroyed and more than 500 hundred people died and many wounded. We named the project ‘Van-Ercis Post-Disaster Ecological Restoration Permaculture Project’. Mainly announcing the project with ‘From Absence to Abundance’ motto, we aimed to eliminate negative influence of the words such as ‘disaster’ and ‘earthquake’ and to show how much we can do with the things that are called ‘waste’ without realizing its value.

 the people and the project location:

A five-day intensive hands-on project was held in our host Ceylan’s extended family court house garden, and we also used the Technical High School in Ercis for biochar stove and the solar cooker making workshops. The eldest of the family, 78 year-old grandmother, has been living in this location with her three children, three daughters in law and eight grandchildren in different houses. While walking through the streets of Ercis, we could witness wreckages and cracked buildings of empty houses and workplaces at every corner although the debris had been cleared. Having felt like a movie scene, this disaster was a reality at first hand for Ceylan’s. The local people we came across in Ercis instantly started telling their memories of the earthquake without even being asked. It was showing clearly how people have still been traumatized. They kept telling about where they were and what they felt when the earthquake occurred, showed videos recorded at the moment by their cell phones. It seemed as if another wound is inflicted at any moment. Asuman, who is the mother of our host family during the project, lost almost all of her biological family members in the earthquake. She and her three sons were hardly able to speak despite getting psychological treatment in the last seven months.

The project venue and its constructive dynamics had been arranged by our local organizer, Malik Durmaz and the program which was free for the locals. We were determined to use all recycle materials as much as possible. We walked around and collected anything useful we saw along the roads under the debris, sometimes even horse or donkey excrement or bones, . Most days we even sent our local friends to the grocery stores early in the morning to collect their waste for our veggie gardens, herb spiral and the hot compost during the workshops. Although this was embarrassing for them at the beginning, they said after couple of days:’It became a habit now. We looked at everything that could be used as a resource for us when we walked along the streets’ .

However, we have noticed that our original program was not covering the local peoples’ emergency needs when we arrived there to access. For instance, after noticing dirt and smell at a corner of the garden where the children play because of the grey water coming from one of the houses, we decided to include a grey water treatment in the program. Also, there was a wonderful fruit orchard in the garden, but all the bee hives were destroyed . There was no reason to spend money and time to create a new one. Therefore, we decided to show the technique how it can be enriched towards a food forest with comfreys under the fruit trees and cover crop along with swales. Likewise, we showed how to produce sprouts from seeds which are suitable to their taste, in order to increase nutritional value of the foods, especially at times of scarcity. We went to the different parts of the field around the town to collect some endemic species to create a special herb garden, because we heard that most of the herb species for their special cheese ‘Van otlu peyniri’ were almost extinct due to a careless harvesting method for the market economy. The herbs are also used for medicinal purposes and fist aid.

Another point is that when we went there to assess the locals’ needs before the workshop, we noticed that some women could not speak Turkish. So we decided to create a Kurdish program poster, and found an interpreter for the workshops.

We opened the circle using couple of Kurdish words we were learning from the locals every morning.

During the project, instead of showing only how to apply techniques, we made an effort to share the idea of permaculture design by explaining every technique’s benefits holistically. For example, we explained to our participants how we positioned hugelculture in the garden, what the use of layering it was, why the herb spiral is important, how we can harvest sun and water and how to sprout seeds to increase their nutritional value, which were applicable in an emergency situation. Moreover, as soon as we arrived there, we guided our host family to collect the organic matter coming from their kitchens and shared why we do it. We sometimes asked for rotten foods from markets. All these were elements that helped our participants adopt the main idea of our project. Looking at what we called waste in another way and therefore being self-sufficient instead of being dependant, were the things that we could naturally narrate to our participants, our hosting family, the women and the children in the family.

Our participant range was diverse. There were students and lecturers from Ercis Vocational Institution and Centennial University of Van, farmers, those who wanted greenhouse cultivating, or who wanted to do gardening in their private gardens, people from the agriculture department of the municipality, and even two prisoners from an open prison. Additionally, the children were active from the very beginning till the end. They worked with us when we were sowing seeds, preparing soil mixture for plastering a giant herb spiral, and the like.

many learnings:

We opened our first day of the project with a circle and let ‘our 78 years old grandmother lead us with her wisdom. On the following days , we continued in the same way. In the circles, we asked every participant to introduce themselves in the way they were most comfortable with, and wanted to get to know each other. In addition to this, during the techniques that were applied, we were attentive to learn about their local diet using endemic plants. We cooked our dinner together everyday. We offered free lunch to the participants, ranging from 20 to 35 everyday, showing clearly that we were there to share our knowledge and to create something together rather than taking something out. This is why our project was also successful in terms of social influences included. Above all, having women and children involved in the project made them contemplate themselves and their needs in life from another point. Dear Sevgi, who was our documenter with her partner Yasar narrates her thoughts as followed:

‘Asuman was one of the most curious participants with our ecological restoration applications during the project. In solar cooker and biochar stove atelier, she obeyed Emet’s word, as she wanted women to be able to use working tools in atelier as well, and took the drill in hand for the first time in her life. She drilled used grease bucket at the bottom. It was the first time that I saw her grinning from ear to ear since we arrived.’ Another woman participant, named Leyla, also took everybody surprised by saying ‘the earthquake does not listen to woman or man, we have to learn it too.’

The project’s instructor Emet particularly emphasizes the important role of the project for children in the neighborhood who have been traumatized by the earthquake: ‘In the beginning, I told them to listen and watch us during the day and throughout the project so that they could draw what they were affected by. All children used a board that was already prepared for them and that was named by the children themselves as ‘Red Kid Board’ where they pinned their drawings and their poems. While we were listening to what was the background of their productions, they made us sometimes smile, sometimes cry and sometimes think. On the last day, I was very much influenced by children’s theatrical demonstrations. One girl was telling us about fungi family and the fungi role, how they help trees communicate with each other. There was also a hip-hop song, composed and written by them, about the earthquake, which made all of us cry. We were very much impressed by the scenes that children illustrated. They stimulated realistically their friends, siblings, relatives of how they were trapped in the wreckage.’

The Van-Ercis project was the first project where permaculture has been used for aid. Ultimately, Emet gave the idea to build a permaculture aid group in Turkey and shortly but we hope this first step will take further to create a permanent permaculture aid group in Turkey which is an earquake prone country. Emet explains, ‘The seeds, that we sowed in hugelculture greenhouse and food forest with our children and our elders, are going to grow and spread to other projects, too. I feel the peace inside that this was the first step in our country. I hope that this motivation will remain. Thanks to our small aid group and the supporters.’ Ercis experience was a representative project for us of becoming a whole with people, land, culture, differences and despair as permaculturist.

We performed Ercis experience with heart and soul but most importantly, by considering locals’ needs and finding appropriate approaches. We succeeded in this project because we respected the land and culture as well as people. We are thankful to our donors and the permiese friends who have sent their willingness to help out, including from overseas. Our gratitude goes to the Ercis Technical High School which opened their classrooms for our biochar and solar cooker workshops. Also many thanks to the individuals who made donations to help our dream come true!

A PHOTO ALBUM OF THE PROJECT

https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151018840673637.455182.335518878636&type=3

More  YOUTUBE VIDEOS will be added to this account:

1. Hugelculture green house–> http://www.youtube.com/watch?v=ghU36eQP3Fc

2. Local children’s involvement to the project–> http://www.youtube.com/watch?v=DSRaKwyZ18A&feature=youtu.be

Erciş/Van Afet Sonrası Ekolojik Restorasyon

Gıda Egemenliği ve Ekolojik Bağlamda Sürdürülemez Kalkınma ~emet değirmenci

…sesimizi duyurmak için yağmur çamur demeden günlerce yürürüz
– Brezilya Topraksızlar Hareketinden bir konuşmacı

Son 16 yıldır toprak ve yiyeceğe ilişkin bağımı gittiğim her ülkeye taşıyor ve mümkünse ilk elden öğrenmeye çalışıyorum. Yazıma Brezilya Topraksızlar Hareketinden (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra) genç akademisyen bir kadın Janaina Stronzake’nin geçen sene Seattle’daki bir konuşmasıyla başlamak istiyorum. Ben bir Topraksızlar Hareketi çocuğuyum . 2011 yılı itibariyle Brezilya da 350 000 topraksız köylü aile var. Çoğumuz yıllardır naylon barakalarda yaşıyoruz ve örgütlenip boş toprakları işgal etmekten başka çaremiz yok (1). Onlarca senedir otonom (kendi kararını kendi veren) bir yaşam kurarak yiyeceklerini toplumsal kent bahçelerinden, enerjilerini de olabildi[‘nce .atilarina attiklari güneş panellrinden karşılayan bu kesim aynı zamanda dünyaya umut saçıyor. Türkiye’de ise topraksızlaşma henüz fazla görünür olmasa da gerek özelleştirme, gerekse küçük arazi sahiplerinin tarlalarını büyüklere satmak zorunda bırakılmasıyla sürüp giden bir akış var. 1980’lerden bu yana estirilen neoliberal politikalar ise kır nüfusunu yok edip insanları tamamen endüstriyel gıda sistemine teslim etmiş durumdadır. Keza bugün köy pazarında yer alması dahi fazla görülen bir kırsal kesim var.
Geçen sene yaklaşık 50 milyon Amerikalı yiyeceğini karneyle alıyordu ki; bu rakam tarihte görülen en büyük rakam olarak belirtiliyor. 2008’de patlak veren yiyecek krizi fukaraya yiyeceğinin fazlasını ver (Food Bank), ya da karne sistemiyle sübvanse edilse de gidişat yiyecek krizinin daha da artacağını gösteriyor. Üstelik bu durum taşıma kapasitesi denilen nüfusun çok artıp dünya topraklarının besleyemez duruma gelmesinden değil, kapitalizmin kendisi ve limitsiz büyümesinin sonucudur! Dolayısıyla toprağın nasıl kullanıldığı ve paylaşımın nasıl olduğuyla da yakından ilişkilidir. Bu yazıda yiyecek krizi; ekolojik ve toplumsal krizle birlikte ele alınıp kendini besleyen bir toplumun nasıl yaratılabileceğine dair ip uçları verilecektir.

topraksızlaştırma
Uygarlığın yaklaşık 10 000 yıl önce tarımla, bir başka deyişle yenebilir bitkiler ve hayvanların evcilleştirmesiyle başladığı söyleniyor. Böylece göçebelikten kurtulup yerleşik yaşama geçmiş idik. Mezapotamya’dan hububat çeşitleri dünyaya yayılırken, Meksika’dan mısır, Peru’ dan patates, Kazakistan’dan elma vb şekilde devam ederek tarım ürünleri dünyaya yayıldı. İkinci Dünya savaşı sonrası ise toprak çevirmelerin (Land Grabing) artmasıyla farklı boyutlara ulaştı. Tarımın kontrol altına alınma çabası yanında toprak çevirmeler günümüzde modernlik kazanmış bulunuyor. Çünkü endüstriyel ölçekte genetiği değiştirilmiş bitkilerle biyo-yakıt üretimi konusu bir başka tür toprak çevirmedir.
1980 sonrası ise Doğrudan Yabancı Yatırım FDI (Foreign Direct Investment), olarak bilinen yabancıların bir başka ülkede yatırım yapmaları ya da 99 yıllığına kiralama olarak neoliberal tarım politikalarıyla karşı karşıya kaldık. Bugün Avrupa pazarı için organik tarım yapan ulusal ve ulus ötesi şirketlerin Anadoluda cirit attığını görüyoruz. Bir başka deyişle sahipliğin el değiştirdiği bu yeni duruma yeni bir işgal (neocolonization) deniliyor. Böylece piyasanın örüntüsü ulusal şirketlerin yardımıyla ulus ötesi şirketlere taşınmış oluyordu. Yalnızca yiyecekte değil, bu durumu aynı zamanda HES projeleriyle bir başka deyişle suyun kontrolü ve özelleştirilmesi olarak da karşımıza çıkıyor.

Yapılaşma, monokültür, kimyasal gübre ve tarım ilaçları, endüstriyel hayvancılık gibi yanlış toprak kullanımı nedeniyle karşı karşıya olduğumuz ekilebilir alanların azalması da bir başka konudur. 2005 yılında yapılan bir istatistiğe göre Türkiye’nin ekilebilir toprakları % 29.81 ile dünya’da 24. sıradadır (2). Ancak aradan geçen yedi yıllık sürede köprülerin altından çok su aktığı aşikar… Bu bağlamda Türkiye’ye taşınmaya devam eden Avrupa’nın kirli endüstrileri de dikkate alınırsa son yıllarda karbondioksit emisyonlarımızın % 80 lere kadar neden tırmandığını görebiliriz.

Diğer bir nokta ise Avrupa ile alış veriş içinde olan yurdumuzu da yakından ilgilendiren Avrupa Ortak Tarım Politikları (Common Agricultural Policy)’nın geleceğine ilişkindir. Yürürlükte olan politikaya göre tarım bütçesinin %80 ‘i büyük agrotarım işletmelerini desteklemeye gidiyor. Türkiye dahil 150’den fazla ülkeden temsilcileri olan Latin Amarikalı çiftçilerin birlikteliği La Via Campesina ile bağlantılı çalışan Neyeleni Avrupa Yiyecek Bagımsızlığı geçen yıl bir çağrı yaparak 2014 ile 2020 yılları arasında tarımın agroekolojik yöntemlerle yapılmasını ve geleneksel köylü tarımına geri dönülmesini önerdi (3). Ancak hangi ülkenin neyi ne kadar ekeceğine karar veren Avrupa Tarım Politikası bu tür köklü bir reforma acaba evet diyecek midir orası soru işaretidir.

Yiyecekleri besin değeri açısından araştıran Amerikalı akademisyen ve aktivist Michael Pollan biyolojik çeşitliliğin korunmasını insanla bitkiler arasındaki simbiyotik ilişkiye bağlar. Doğayı monokültürle kontrol etmenin oldukça pahalı olduğu da ekler (4). Çünkü doğanın kendisi ancak doğal akışları destekler. Öteki türlü bir döngü oluşmaz ve buna öncelikle doğanın kendisi tepki verir. Örneğin, 1840’da (daha genetiği değiştirilmiş organizmalar söz konusu değilken) Lumber türü bir patates çeşidinin tek tür olarak ekilmesi sonucu Irlanda’da açlık krizi baş göstermişti. Günümüzde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile güya dünya nüfusunu doyurmayı amaçlayan kapitalizm aynı zamanda değişik hastalıkların üretilmesine ortam hazırlıyor. Bu noktada sözü yine MST li konuşmacıya verirsek: Örneğin, GDO’lu ürün piyasasını elinde tutanlardan DuPont ve Syngenta şirketleri bütçelerinin büyük bir kısmınını (geleceğin gıdasını üretiyorum aldatmacasıyla) tohumdan besin maddesine, tarım ilaçlarından tıbbi ilaçlara kadar bir dizi ‘tüketim maddesi’ üzerinden yılda %19.8 lık büyüme sağlamaktadır’ (1). Kısacası kapitalizm bir yandan endüstriyel gıdaya bizi mahkum bırakırken diğer yandan envai çeşit hastalık üreterek büyümesini sürdürüyor.

iklim değişimine adaptasyon ve karbon kredisi
Küresel iklim krizini de fırsat ve büyüme olarak gören kapitalist sistem, karbon ayak izini azaltma kapsamında iklim değişimine adaptasyon politikalarıyla da sürdürülemez politikasına devam ediyor. Ama bu kez kendini yeşillendirmeye çalışarak… Biyo-yakıt için yapılan mono kültüre dayalı tarım bunlardan biridir. Özellikle agrotarım işletmelerinin ürettiği biyodizel Asya ve Afrika’nın ekilebilir topraklarını gasbederek açlığı daha da büyütmektedir. Zaten iklim felaketleriyle boğuşan dünyanın fakir insanları bu kez ekilebilir arazilerini zenginlerin arabasına ekoyakıt yetiştirmek için kullanacaklardır. Ülke ve iklime göre GDO’lu mısır ya da kassawa, jatropha ve (bizde hint yağı çıkarılan) Castor bitkisi biyoyakıt hammadedlerinden bazılarıdır. Oysa bu yiyecekler o ülkelerin insanları ve hayvanları için sofralarının geleneksel temel besin maddesi olagelmiştir.

Dünya iklim konferanslarının müdavimi olan Via Campesinalı çiftçiler açısından doğru mesaj üretmek önemlidir. Kopenhag da çiftçiler Kyoto Protokolü’nü uygun bulmadıklarını vurgulamışlardı. 1990’da ise eşik değer olarak belirlenen %30’luk indirim için endüstrileşmiş ülkelerin öncelikle kendi ön ve arka bahçelerine bakmalarını önerdiler. Via Campesina öncülerinden Albetro Gomez şöyle diyordu: ‘agro ekolojik geleneksel tarım alternatif ve gerçek bir çözümdür. Tarım kar edilecek bir iş olarak görülemez’ (1) .

geleceğin yeşillenemez ekonomisi
Leonard DiCaprio’nin yapımcısı olduğu 11. Saat (11th Hour) filminde Kenny Ausubel; en büyük tahribat küresel ekonomik güçtür der ve ekonomik büyümenin biyosferi yemeye başladığını belirtir. Bu da gelinen noktanın ekoloji ve ekonomik açıdan kritik değeri aşmak üzere olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim ve tüketim modelinde ön görülen sürekli büyümenin doğanın tabiatına aykırı olduğu apaçık ortada olduğuna göre şimdi kendimize bazı sorular soralım: sağlıklı yaşam standardı nedir? Temiz su, hava ve toprağa ulaşmak için büyüme ekonomisi yerine yetinme ekonomisi koyarsak ne olur? Doğal döngüde her canlı doğar, büyür olgunlaşır ve sonra da toprağa karışır. Toprağa karışmayan ve makine gibi işleyen kimliksiz sistemde ne kadar atıl bir enerji vardır? Aynı zamanda pompaladığı kültürle betonlaşmış beyinler ve makine gibi işleyen ve yönetimi de o şekilde gören insanlar yarattı! Bundan kurtulursak ne kadar yapıcı bir enerji ortaya çıkacağını düiünebiliyor musunuz?

Toplumsal açıdan ırkçı ve milliyetçi görüşler içeren yazının giriş bölümünde söz ettiğimiz taşıma kapasitesi denilen kavrama da biraz değinirsek bunun ekolojük dönüşüme değil ırkçı politiklara hizmet ettiğini görürüz. Kısacası kapitalizm kabuk ve renk değiştiriyor. Sanki ekmeği eşit mi paylaşıyoruz ki taşıma kapasinden söz ediyorsunuz? Ayrıca gelişmiş ülkeler için geçerli olan ve bacasız sanayi denilen turizm ve eğitim endüstrilerine dayanan ekonomi politikası da gök yüzünün bir başka yerinde sizin için bir yerleri kirletmiyor mu? Bacalı endüstriyel etkinliği coğrafi olarak uzak ülkelere taşıyarak ne kadar etik yeşil bir dönüşüm olabilir? Bu durum çöpü Küresel Güney’in halısı altına süpürmek değil midir? Her yıl cep telefonunu yenileyen, her iki yılda da bir bilgisayarını elektronik atık yığınına koyup onun Asya ve Afrika ükelerine gönderildiğinden memnunluk duyan insanın vicdanı ne kadar rahattır? Ucuz iş gücü ve çevre standartlarının olmadığı bir ülkede onları söküp parçalara ayıran hiö bir sigortası olmayan çocuk ve kadın işçiler bir dizi hastalıklara yakalanırken vcdanınız ne kadar rahattır? Burada Nükleer kümür vb gelişmiş ülkelerin söküp attığı enerji tesislerinin ya da endüstrilerinin Güney ülkelerinde pazarlandığı konusuna girmiyorum. Yoksa kapitalizm gelecekte gökyüzünü demir duvarlarla bölüp büyümesini sürdürebilmeyi mi planlıyor?

Kapitalizm yalnızca Güney ülkelerinde değil, aynı zamanda kendi ülkelerinde de açlık yaratmaktadır. Yiyecek güvenliği açısından bakarsak; örneğin ABD de 50 milyon insan gerek yeterli beslenemediği, gerekse alım gücü olmadığı için yiyecek açısından kendini güvende görmüyor (5). Yiyeceğin temel insan hakkı değil de ticari bir meta olarak görülmesi sonucu bugün ABD’nin 1 milyon insanı direk açlıkla yüzyüzedir. Küresel olarak bakarsak 2008’de öncelikle Arap ülkelerinde baş gösteren yiyecek krizi onu kar edilecek bir alan olarak görmesi nedeniyle yiyecek reklamlarına büyük bütçeler ayrılıyorç Yiyeceğin kendi ederinden daha çok para reklamlara harcanıyor. Oysa altını deştiğimizde sağlıklı yiyeceğin reklama gereksinim duymadığını görüyoruz. Bu nedenle sağ duyulu besin uzmanları reklamı yapılan yiyeceği almayın uyarısında bulunuyorlar. Örneğin, GDO’lu yüksek fruktozlu mısır surubu içeren yiyecekler en çok reklam edilenlerdendir. Üstelik şifa niyetine yediğimiz bal bunlara dahildir Çünkü arılar da bu şurupla beslenmektedir.
Petro kimya endüstrisine dayalı tarım ve hayvancılığın sera gazı emisyonlarındaki payının % 14 olduğu dikkate alınırsa endüstriyel yiyecek sistemini üretimden tüketime bir bütün olarak sorgulamalıyız. Küresel ekonomide besinin tarlada büyütülmesinden tabağımıza gelene kadar binlerce km’lik yol kattetiğini dikkate almalıyız. Yine Michel Pollan’a kulak verirsek bir Amerikalı’nın yiyeceği 1500 millik yol kat ediyor. Somon balığı Alaska da yakalanıp oradan Çin’e ve New York’taki tüketiciye ulaştırılıyor. Kaldı ki ABD, yiyeceğinin %70′ ini Meksika ve Latin Amerika’dan ithal etmektedir. Benzeri durum Türkiye de yerel köylü pazarlarlarının büyük toptancı tırlarının alması  şeklinde görülüyor. Somon balığının Karadenizden değil, Norveç’ten, GDO’lu hayvan yeminin ABD ve Kanada’dan geldiği ve zararlı tarım ilaçlarının binbir çeşidinin pazarlandığı bir yurdumuz var.

sonuç yerine
Petrolün bitmesi üzerine panik yaratanlara katılmamakla birlikte ekolojik alışkanlıkların devrimden sonraya ertelenmesi görüşünde değilim. Ayrıca yeni sistemin tohumlarının eski sistem içinde atıldığını da unutmayalım. Ekosistemi onarmak için bugünden başka bir kültür yaratmalıyız. İşe başlamak için kaybettiğimiz kamusal alanları geri isteyerek ya da mahalemizde konu komşuyla yenebilir bitkilerden kollektif bir kent bahçesi yaratatabiliriz. Bir buldozerle yaptığımız herşeyin bir gün yerle bir edilebileceğini söyleseler dahi bunu yapmalıyız! Yiyeceğimizi toplum destekli tarımla yakın çevredeki yetişirilerden direk alıp onların yaşamasına katkıda bulunup sağlıklı yiyeceğe direk ulaşacak döngü yaratabiliriz. Via Campesina’nın önerdiği gibi tarımının agroekolojik yerli ve geleneksel köylü tarımına döndürülmesigerekiyor. Çünkü her ne kadar kapitalizm yeşil reformlarla kendini ‘eko’ kılmaya çalışsa da bizim söylemimiz farklıdır. Bunu alternatif bir kültür yaratma çabası olarak değerlendirmeliyiz.

2011 Yılı sonuna doğru NewYork’tan dünyaya yayılan Occupy eylemleri yukarda söz ettiğimiz dönüşümlerle bize kapitalizmin en zayıf halkasından değil, toptan yerle bir edilmesi gerektiğini söylüyor. Occupy bir başka deyişle emperyalizmi durdur anlamına gelen bu harekette en çok vurgulanan yiyecek bağımsızlığı ya da özgürlüğüdür. Sonra da bankalar ve paranın yerine ne konacağı… Yiyeceğin ulusal ve ulus ötesi şirketlerin eğemenliğinden kurtarılıp yerel ve insani ölçeğe dönüştürülmesi ve halkın ihtiyacına göre toprağını nasıl kullanacağına kendisinin karar vermesi gerekir. Via Campesina bunu tarımın geleneksel ekolojik yöntemlerle yerele dönüştürülmesi olarak gösteriyor. Hindistan da GDO öncüsü ve imparatoru Montanso egemenliğine bayrak açıp Navdanya diye yerel bir tohum bankası kuran Hintli aktivist ve ekonomist Vandana Shiva der ki; önce aileni, sonra mahalleni/köyünüdoyur. Eğer hala ürün fazlan varsa bölgesel pazara götür. Bu durumda ulusal ve hele hele uluslarası pazara götürecek ürün fazlan zaten kalmayacaktır. Özetle yerele odaklanırsak aynı zamanda karbon ayak izimizi de önemli ölçüde azaltmış olacağız.

İnsanın doğanın efendisi değil bir parçası olduğunu, yiyeceğin süpermarket raflarından değil doğal döngüde güneşten gelen enerjiyle, topraktan alınan mineral ve onu sarmalayan börtü böcekle paylaşıldıktan sonra tabağımıza geldiğinin farkındalığını yaratmalıyız! Var olan yıkımı durdurmak için direnenler açısından MST’ li konuşmacının bizim de tekrarlamamızı istediği son tümcelerle noktalarsak: Küresel Mücadele! Küresel Umut!

YARALANILAN KAYNAKLAR ve dipnotlar:
1. MSTinin de birlikte çalıştığı Latin Amerikalı köylülerin 2006 Roma Yiyecek Zirvesinden sonra yiyecek sisteminin demokratikleştirilmesi konusunda geliştirdikleri örgütlenme: http://viacampesina.org
2. Ekilebilir arazilerin ülkelere göre kıyaslandığı istatistik http://www.nationmaster.com/graph/geo_lan_use_ara_lan-geography-land-use-arable
3. Avrupa Yieyecek Egemenliği Konusunda video http://www.youtube.com/watch?v=th4uT2coXhk
4. Micheal Pollan, Botany of Desire kitabı
5. Nadia Cuffaro, David Hallam, ”Land Grabbing” in Developing Countries: Foreign Investors, Regulation and Codes of Conduct, Università degli Studi di Cassino FR,March 2011. Araştırma devam eden çalışma.
6. Fred Magdoff Ticari bir emtia olarak yiyecek, http://monthlyreview.org/2012/01/01/food-as-a-commodity.

Yazı Özgür Üniversite Forumu ‘Büyüme’ sayısında Ocak 2012 de yayınlanmıştır.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

Toplumsal Permakültür Küresel İklim Değişiminin Yaralarını Sarar Mı? Emet Değirmenci*

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:

… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/ 

 

(*) Emet Değirmenci Türkiye ve ABD’de permakültür eğitimi, tasarımı ve danışmanlığı yapmaktadır. Daha fazla bilgi için http://www.koruora.com

Küreselleşme Kıskacında Trakya Tarımı – Emet Değirmenci

Emet Degirmenci

 1980 sonrası dünyada esen neo-liberalizm rüzgârı Turgut Özal’ın özelleştirme politikalarıyla Türkiye’nin tarımının da canına okumaya başladı. O tarihe kadar özellikle hububat üretiminde Türkiye dünyada kendine yeten birkaç ülkeden biriydi. Askeri rejimle demokratik hakların da ortadan kalktığı sonraki yıllarda ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmazlarla IMF uyum paketleri Trakya dahil ülke tarımını hızla (bilinçli olarak) küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başladı. Bu da kendine özgü yeterliliği olan geleneksel aile tarımını yok etmekti.

Bir tarım uzmanı değilim. Uzun yıllardır ekoloji hareketine yalnızca Türkiye değil (son 13 yıldır yaşadığım değişik ülkelerde de katkı vererek) olup bitenler hakkında küresel bir profil görmeye çalışıyorum. Mühendis altyapısina sahip olmama yanı sıra son yıllarda (uzun süredir toplumsal projelerde kazandığım deneyimlere dayanarak) ekolojik restorasyon ve permakültürü (sürdürülebilir yaşam tasarımı) meslek edindim. Bu yazıda Trakya’nın tarımını küresel sermayenin etkisinde nereye gidebileceğini tartışacağım.

Avrupa Birliği’ne Uyum ve Küresel Sermaye:

Kapitalizmin ‘büyü ya da öl’ işleyişi 20. yüzyılda daha da içselleşti ve derinleşti. Daha önce geleneksel aile tarımıyla kendine yeten çiftçiler artık İngilizce’de adı ‘agribusiness’ olarak bilinen tarım işletmeleri haline gelmek ya da ortadan kalkmak durumundadır. Bir başka deyişle; artık çiftçi büyük alanlarda yığınsal ürün üretmelidir. Böylece büyük alanlarda aynı türden plantasyon yapılacak monokültürel tarım dayatılacaktı. Bu tür bir aktivite için de devasa çiftliklere gerek duyulacaktır. Buğünden belirtileri göründüğü gibi artık çiftçiler bir işletmeci olarak yanlarında ücretli elemanlar çalıştıracak, paketlemeyi ve ürün standardını (organik dahi olsa) endüstriyel pazarın belirlediği şekilde yapmak zorundadır. Ancak bu tür bir işletmecilik küçük parçalı topraklarda olmayacağından ve de tarım kredilerinin faizleriyle küçük çiftçinin yaşaması mümkün olamadığından bir dizi geleneksel aile tarımcılığı zaman içinde hızla yok olmaktadır. Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu 2009 yılı itibariyle bu sayıyı ‘her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor’ şeklinde dile getiriyor. (1) 2010 yılında Trakya ya yaptığım ziyaret sırasında duyduğum gibi topraklarını büyümekte olan (Avrupalı ya da yerli)büyüklere’ satmak zorunda bırakılan çiftçiler ise büyük kentlerde iş ve aş arama peşine düşüyorlar. Bazıları turistik yerlerde garson, şoför ya da temizlikçi gibi düşük nitelikli sayılan mevsimlik işlerde çalışırken bazıları da sattıkları tarlanın parasıyla köşe başı bakkalı açıp modern kent yaşamına ayak uydurmaya çalışıyor. Hatta elindeki sıırlı sermayesiyle köyün zorlularından kurtulup pembe hayaller kurabiliyor. Öyle ya… hatta çocuklarını da okutur kendi çektiği zorluklardan onları sakınmış olabilirdi. Bu yarı umutvar kent yaşamının cazibesiyle çiftçiliği sonlandırma süreci Trakya’da hala devam ediyor ki; burada gençleri tarlada çalıştırmak zordur deyimini sıkça duymaktayız.

Bunun yanında TEKEL, Et-Balık, SEK’e kadar bütün kuruluşların ortadan kaldırıldığını da eklemek gerekir. Küçük çiftçinin ürününü alan bir zamanların Trakya Birlik’i artık ayçiçeği yerine kanola bitkisi üretmeyi teşvik etmektedir. Oysa kanola yağı besin değeri olarak Batı ülkelerinde yüzüne en son bakılan yağdır.

Bir de yıllardır giremediğimiz şu Avrupa Birliği var…ve daha on yıldan önce girebileceğimizi sanmadığım Avrupa sevdası kendine yeterliliğimizi silip süpürme yolunda iken… Oysa Yunan ekolojistleriyle yaptığımız bir diiz çalışmada kendileri girdiklerine bin pişman olduğunu belirtir hep. Çünkü Avrupa Birliğinin istediği yönde üretim yapmak zorunda bırakılmaktan ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin azaldığından yakınılıyor. Hatta bazen eğer Avrupa’ya fazlaysa tonlarca ürünün tarlada bırakılmak zorunda olduğundan dem vuruyorlar. Bunun yanında yerel halkın gereksinim duyduğu o topraklarda yetişebilen gıdalar ise dışardan alınmak zorundadır. Bu durum şu anki Türkiye ye de yabancı değil diyebilirsiniz. Ama Avrupa Birliği parçası olunca da durum daha da vahim olabilir.

Monokültüre dayalı üretim Genetiği Oeğiştirilmiş Organizmaları (GDO) da beraberinde getiriyor. Örneğin Trakya’da üretilen kanola bitkisi bugün değilse bile yarın GDO’lu olabilir. Çünkü Türkiye’de de GDO’lar 2010 yılı itibariyle resmen serbest bırakıldı. Böylece komşu tarlada hala sağlıklı yiyecek yetiştirme şansı dahi tanımıyor. Çünkü araştırmacılar tarafından genetiği değiştirilmiş organizmaların polenleri 15 km kadar geniş bir alanı rüzgârla etkileyebilir deniliyor. Bunun yanı sıra GDO’lu tohum firmaları pazara yayılmak için cazip olanaklar yaratıyor. Örneğin zaten tohum alma zorluğu içinde olan çiftçi için haşere ve yabani ot öldürücülerle birlikte paket halinde tohum almak daha ekonomik görünüyor. Üstelik çıkacak tohumun terminatör tohum dediğimiz kısırlaştırılmış tohum olduğunu bilmeden. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yılın tohumunu dahi kendi tarlasından alması önleniyor. Kısacası kendisine % 100 bağımlı çiftçiler oluşturuyor.

Trakya’da olup bitenler elbette dünyadan bağımsız değildir. Tarımın şirketleşmesi bizim gibi ülkeleri daha kısa sürede ve daha derinden sarsarken örneğin, Avrupa’da birazdaha entervali geniş 2 dakikada bir çiftçinin iflas ettiği Aysu’nun yukarıda belirttiğimiz yazısında açıklanıyor. Monsanto ve Cargil gibi dünya tohum tekelleri ise Türkiyede de görüldüğü üzre küresel ölçekte yayılmaya devam ediyor.

Küresel sermaye tarım işletmeciliğini elbette yalnız toprak birleşimiyle yapmıyor. Aynı zamanda Türkiye tarımını da havzalara ayırmaktadır. Bunu yaparken yörenin ekolojik bütünlüğüne ve yerel gereksinimlere bakmaksızın… Oysa Hintli bilim kadını, yazar ve aktivist Vandan Shiva önce ailenizin, sonra oturduğunuz yerdeki pazarın, eğer hala fazlanız kaldıysa bölge pazarının gereksinimini doyurun der. Uluslararası pazara gelince tüm bunlardan arta kalan gitmelidir diye de ekler. Shiva yazılarında ve konuşmalarında küresel kapitalizmin ‘Büyü ya da Öl’ politikasının Hindistan’da çok açık bir şekilde görüldüğünü sıkça dile getirir. Bu politikadan ötürü kredi borcunu ödeyemeyen ve kendine bir gelecek göremeyen çiftçilerin doksanlı yıllarda kitlesel halde intihar etmelerine tanık olan Shiva, bunun sonucu olarak NAVDANYA diye adlandırdıkları tohum koruma kuruluşunu halka dayanarak kurar. Böylece 200’den 20’ye düşmüş olan pirinç vb. bitki tohumunu koruyarak geleceği kendi ellerine almaya çalışmanın gğcğ ve onuru paylaşılır.

Bir de Trakya’daki Ergene Havzası‘na değinecek olursak yatırım ve diğer endüstride kullanılan kimyasallar sonucu Ergene Nehri’nin siyah ve köpüklü akmasının yanında Ergene havzasında oranın ekolojisine ve yerel halkın gereksinimlerine yönelik bir tarımın beli kırılmıştır. Çünkü sürekli revizyondan geçirilen havza modeli 2004 yılında yürürlüğe giren 1/100.000 ölçekli “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nı da 2020 yılına yönelik TAB (Tarımsal Alt Bölge) ve TOB (Tarımsal Organize Bölge)larla “geleceğin tarımını şekillendiriyoruz” adı altında sürdürülebilir havza yönetiminden uzaklaştırılmak istenmektedir. Böylece küresel sermayenin güdümüne daha kolay sokulabilecektir.

TAB ve TOB’ lara karşı mücadele:

2009 yılında öne sürülen Trakya’nın toprak yapısına bağlı olarak 19 adet TAB, 12 adet de TOB kurulması hedeflenmektedir. Alt bölge planlaması olarak konu edilen TAB ve TOB projelerinin ne olduğu ve hangi amaca hizmet edeceği ise açık değildir. Trakyalı avukat Bülent Kaçar kaygılarını şöyle dile getiriyor:
Ergene nehrinde ve havzasında davalı idarece etkin idari tedbirlerle önlenmeyen kirliliğin, yeraltı ve yerüstü sularını da kirlettiği gerçeğini dikkate aldığımızda, revizyon plan olduğunu iddia eden “YENİ PLAN”ın kirliliğin önlenmesini hedeflemediği, aksine havzayı ve sularımızı kirletici yeni yüklerin bölgeye taşınmasına, yerleşmesine olanaklar sağladığı görülmektedir… Çünkü revizyon planında, sürdürülebilir yaşam ve bilimsellik esas alınmamıştır (2).

Kaçak sanayi yapılarına af getirerek meraların dahi zamanla kamusal alan statüsünden çıkarılıp özelleştirmeye açabilecek bu gidişata dur demek gerekir. Kaçar aynı yazısında 2004 Bütünleşik Sürdürülebilir Havza Yönetimi Statik değil dinamiktir diyor.

2009 da ABD’nin Washington eyaletinde küreselleşmeye karşı tarım içerikli katıldığım çalıştayda geleceğin sağlıklı tarım modeline ilişkin geçmişten bir dizi ders çıkarılıyor. Geleneksel aile tarımının geçmişte Amerikan nüfusunun %70 ini beslediği anımsatılıyor. Sağlıklı bir gelecek açısından tekrar o yöne doğru bir dönüş olması gerektiği üzerinde duruluyor ve halkın hükümete bu konuda büyük bir baskısı var. Bunu da 1970’ lerde başlattıkları Topluma Dayalı Tarım (Community Supported Agricultrure) yoluyla daha geniş ölçekte uygulamak istiyorlar. 20 yılı aşkın bir çabanın ürünü olan Toplum Destekli Tarım (TDT)’da bugün ülke genelinde yaklaşık 600 ekolojik aile tarımını koruyor. Böylece kentte yaşayan ve yiyecek yetiştirecek zamanı olmayan kişiler kırsal kesimdeki geleneksel tarım emekçisinin ürününü (üyelik sistemiyle) sürekli alacağını taahhüt etmiş oluyor. Bu şekilde kentli hem sağlıklı ürün tüketmiş oluyor, hem de yediği ürünün nereden geldiğini ve hangi koşullarda yetiştirildiğini biliyor. Hatta karşılıklı birbirini destekleyen bu bağ vasıtasıyla ekim ve hasat zamanlarında çiftçisinin düzenlediği festivallere katılarak konserve yapmaktan tohum korumaya kadar yeni beceriler kazanma olanağına sahip olup üreticisiyle yüzyüze bağlantı kurmuş oluyor. Buna benzer yerel üretim ve tüketim zinciri oluşturan sistem Avrupa’da ve Asya Pasifiğin birçok ülkesinde de yaygınlaşarak uygulanmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda’daki TDT zincirine Wellington bölgesi odaklı iki yıl destek verdim ve sonuçta yeni bir diriliş yaşandığını görmek beni mutlu etti. Böylesi bir yapının insanlara ve doğal çeşitliliğe neler kattığını sonsuz. Aslında bize köy enstitülerini anımsatan kentle köyün bağlantısını sağlayacak biylesi bir modelin Türkiye de çok yakışacağını düşünüyorum. Trakya’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde de buna benzer ekolojik üretici – tüketici zinciri kurulabilir. Yoksa ne AB’ye girmek ne de dünya pazarına açılmak için tarım işletmeleri kurup tarımı modernleştirmek biiz kurtarmıyacağı gibi daha da kütüye sirikleyecektir.

Neler Yapılabilir?

Çok geçmeden elimizde kalanları tutmak ve geliştirmek açısından diğer bir örnek de Latin Amerika’dan vereyim. Yukarda belirttiüim Washinton çalısmamızda 500 yıllık tarım örgütü La Via Campesina dan da çiftçi liderleri vardı. Via Campesinalı çiftçileri yüzyüze tanıdıktan Yiyecek Özgürlüğü Hareketine daha fazla zaman ayırmaya başladım. 2004 yılında İtalya’nın Roma kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Yiyecek Güvenliği Zirvesi’ nde umutvar bir çıkış göremeyen Vıa Campesina çiftçileri yerel ölçekte ve ülke bazında örgütlenme modeli önerdi. O günden bu yana dünyanın 160’dan fazla ülkesde örgütlenerek yiyecek üretiminde kadın-erkek eşitliğinden tarım işçilerinin etik ve insani koşullarda çalışmasına ve her ülkenin yiyeceği hakkında kendi politikasını oluşturması yolunda önemli adımlar atıyor. Kısacası Via Campesina tüm yiyecek üretiminin bir sistem olarak tümden demokratikleştirilmesi üzerinde duruyor. Trakyalı çiftçi bugün ürün bazında yapılanmakta olan tarım sendikaları ve genel olarak Türkiye Çiftçi Sendikaları şemsiyesi altında güç birliği yapabilir. Yoksa kente göç eden Trakyalı çiftçiye çok geçmeden kent yaşamı dar gelecektir. Çünkü yazın gidip kuru bakliyatını getireceği köy arazisi de zamanla ortadan kalkacaktır. Hatta ilerde köyüne dönüp sattığı tarlanın patronunun tarım işletmesinde asgari ücretle çalışmak zorunda kalabileecektir.

Gelişmiş ülkelerde tarım üzerine yapılan konferanslarda geleceğin en önemli mesleği sağlıklı yiyeceğin nasıl yetiştirildiğini bilen insan olaak tanımlanıyor. O halde bugün olup bitene karşı uyanık olmak ve TAB ve TOB’ lara karşı durmak gerekir. Türkiye’nin hala ağır metallerle kirlenmemiş topraklarında Avrupa ülkeleri binlerce dönüm arazi alarak organik tarım işletmeleri kurma yolunda ilerliyor. Biz gelecekte niye onların mevsimlik işçisi olalım? Anadolu’da hala kolektif ruh kaybolmadığına göre kendi aramızda kuracağımız kooperatifler yoluyla geleceğimizi planlayabiliriz. Üstelik yapılacak (yalnızca asık yüzlü kamu görevlilerinden oluşan değil halkın coşkusuyla yapılacak) yerel tarım festivalleri ve tohum değiş tokuşuyla şenlikli toplumu yeniden yaratabiliriz.

Permakültürle bugün dünyanın birçok ülkesinde bolluk yaratan yaşamlar kurulmaya çalışılıyor. Bir başka deyişle bunun adına bizim yabancısı olmadığımız bilge köylü tarımı ve de yaşam biçimi demek daha doğru belki de…. Aslında permakültürün kökleri Anadolu’da olduğu kadar diğer yerli halkların da yaşam biçimini yansıtıyor. Öyleyse birbirimizden öğrenerek tarıma ve yaşamımıza çeşitlilik katabiliriz. Örneğin Azteklerin teras tarımından Babil’in asma bahçelerine kadar öğreneceğimiz zevkli şeyler var. Üstelik permakültür yaşamı, tarımın ötesinde enerjiden su korunumuna ve toplumu yeniden tasarlamaya kadar uzanan bütünlükçü bir yaşam için beceri seti öneriyor. Bugün Afrika bile Plan Afrika programı kapsamında hükümet politikalarına böylesi bir yaşam tasarımını almış durumdadır.

Öteki önemli bir nokta da evladiyelik tohumun korunmasıdır. Hindistandaki gibi köy ve mahalle bazında tohum bankaları kurup tohum değiş-tokuşuyla geleceğimize sahip çıkmalıyız. Amerika devlet başkanlarından biri eğer silaha sahip olursan bir ülkenin toprağına ama yiyeceğini kontrol altında tutabilirsen yurttaşlarına da sahip olabilirsin demiş. Ben bunu günümüze uyarlayarak tohuma sahip olmanın geleceğe sahip çıkmak olacağını düşünüyorum. Çünkü tohumu olmayan nüfus aç kalır!

Dipnotlar:
1. Abdullak Aysu http://www.karasaban.net/her-50-saniyede-bir-ciftci-iflas-ediyor-2/
2.Trakya Planlanıyor (!) – Bülent Kaçar 12 Temmuz 2010 – http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31548
*. Emet Değirmenci ekoloji aktivisti ve permakültür uzmanıdır. Amerika ve Türkiye’de ekoljik restorasyon/permakültür danışmanlığı, tasarımı ve eğitmenlik yapmaktadır: http://www.koruora.com
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=5232

KARDEŞ BİTKİLER YÖNTEMİ

Kaynak: http://kardesbitkiler.blogspot.com/

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlayan bir tarım yöntemidir. Uyumlu ve birbirine yarar sağlayan (gölge oluşturma, toprağa besin maddesi sağlama, zararlıları kaçırma, yararlı böcekleri çekme vs.) bitkilerin birbirinin yakınına, uyumsuz bitkilerin ise birbirinden uzağa ekilmesi temeline dayanır. Ekolojik tarım için kullanılabilecek en etkili yöntemlerden biridir. Çok da eğlencelidir. Sistemin en önem verdiği şeylerden biri toprağın hep bitki örtüsüyle kaplı kalmasıdır. Bu sayede yılın her mevsiminde ürün alınabiliyor. 

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, daha önce Ankara – Güneşköy’de denediğimiz ve bu yıl da orada başarıyla uygulanan bir tarım yöntemidir. Bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlar.

Örnek alınan model Gertrud Frank’ın “Companion Planting” kitabı. Bu sistem toprağın verimli kullanılmasını ve hasat süresini uzatmayı hedefliyor. Hastalık ve zararlılarla mücadele için ilaç kullanma gereğini ortadan kaldırıyor. Ürün münavebesini rutine bindirerek kolaylaştırıyor. Yabancı otları kontrol altında tutuyor. Toprağı zenginleştiriyor ve sürülmesi ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Kompost hazırlamaya ihtiyaç bırakmıyor ve insan emeğini de en aza indiriyor.

Kardeş Bitkiler Komşuluk Çizelgesini (xls) indirmek için aşağıdaki linke sağ tıklayıp farklı kaydet – save target as yapınız:

BitkiKomsulukCizelgesiTurkceAlfabetik_doc_icinde_xls_dosyasi Orjinali : ( http://www.gb0063551.pwp.blueyonder.co.uk/seeog/companion/ )

http://permaculture.org.au/2010/07/30/companion-planting-guide/
http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_companion_plants

Sistemde şu uygulamalar var:

Örtü bitkisi

Kışın toprağın çıplak kalmaması, organik maddeler ve elementlerce zenginleşmesi ve toprağın gevşek kalması için canlı gübre görevi görecek bir örtü bitkisi yetiştiriliyor. Bunun için uygun zaman sonbahar (geç ürünler toplandığı sıra). Bu bitki çiçek açma zamanından önce (örneğin ilkbahar ortaları) kesilip olduğu yere bırakılıyor. Bunun için hardal iyi bir seçenek. Hızlı çimlenir, dona dayanıklıdır, kökleri toprağı yumuşatır, gövdesi geride sert kalıntı bırakmaz, az su ister, yabani otları engeller, uçucu yağıyla zararlı böcekleri kaçırır, kendisi de salatalarda kullanılabilir. Bunun yerine alternatif olarak küçük bakla veya arıotu (Phacelia) kullanılabilir. Diğer seçenekler: fiğ, yonca, burçak, karabuğday, korunga, mercimek. 

Toprağın sürülmemesi

Bu sistemde toprak sürülmüyor, sadece boşta olan topraklar çatallanarak biraz havalandırılıyor. Toprağı sürmek, toprağın içindeki yararlı canlılara ve besin maddelerine zarar verdiği ve ayrıca erozyonu artırdığı için ekolojik tarımda tercih edilmez.

Yerinde ekim

Yerinde ekim yapmak (fidelerin yerini değitirmemek) tercih ediliyor. Çünkü yer değiştirmeyen sebzelerin daha sağlıklı büyüdüğü gözlenmiş. Domates ve patlıcan gibi sıcaksever türler icin bu zor olabilir.

Sıra sınırlarına ıspanak ekimi

Ispanak sıraları ayırdermeye yarıyor. Ispanağın kökleri toprağı tutuyor ve toprak kaybını önlüyor. Sıralara ekilen fideler için hafif bir koruma sağlıyor. Ispanaklar bir karış olduğunda olduğu yerde kesilip bırakılıyor. Yapraklarının sümüksü yapısı toprağı yumuşatıyor ve besliyor. Kökler, yumuşak olduğundan toprakta kalıntı bırakmıyor. Solucanları ve mikroorganizmaları besliyor. Bir sonraki sezonda 25 cm kaydırma yapıldığında, yeni ürünler ıspanağın bıraktığı organik maddelerden yararlanıyor. Bu yöntem ayrı bir yerde kompost hazırlamayı gereksiz hale getiriyor.

Sıralar halinde yoğun ekim

Bahçe C-A-C-B-C şeklinde giden 50 cm aralıklı sıralar halinde düzenleniyor. A sıraları bütün bir sezona yayılacak ana ürünlere ayrılıyor. Örneğin domates, biber, kabak, hıyar, patlıcan, fasülye, bezelye, patates, lahana, kereviz vs. olabilir. B sıraları yılda iki ayrı ürünün alınabileceği sıralar. Örneğin sezonun ilk yarısında bakla, marul, kıvırcık, fındık turbu, pazı, karalahana, ıspanak, sarımsak, ikinci yarısında ise pırasa, lahana, brüksel lahanası, brokoli, karnabahar vs. C sıraları ise ya kısa sürede hasat veren ya da sık sık ürün alınabilen bitkilere ayrılıyor. Buralar özellikle salata malzemesi olabilecek otlar ya da diğer ana ürünlere yarar veren bitkilere ayrılıyor. Örneğin, maydanoz, turp, havuç, sarımsak, roka, tere, kıvırcık, rezene, anason, semizotu, dereotu vs. Geniş alana yayılan A bitkilerinin (örneğin hıyar, kabak) yanlarındaki C sıraları sadece ilkbaharda kullanılıyor, sonra boş bırakılıyor.

A, B,C sıraları bir kez belirlendikten sonra bütün sezon boyunca değişmiyor. Bir sonraki sezonda buların yerini bilmek önemli, çünkü yeni sıralar 25 cm kaydırılarak oluşuturuluyor. Böylece münavebe otomatikleşiyor ve kolaylaşıyor.

Sıralara hangi ürünlerin ekileceğini belirlerken çimlenme sıcaklığı, hasat süresi ve iyi-kötü komşuların göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Çiçekler ve şifalı otlar

Ana ürün sıraları içine, C sıralarına ve bahçe sınırlarına çiçek ve şifalı otlar ekiliyor. Bunlar diğer bitkilere çeşitli yararlar sağlıyor ve biyolojik mücadeleye destek oluyor. Bahçe sınırları ısırganotu başta olmak üzere yabani bitkiler ekilebilir (ısırganotu uğurböceklerin çekiyor). Bahçenin her yerine ekilmesi tavsiye edilen, her bitkiye yararlı olan başlıca çiçekler: aynısafa, civanperçemi, kadife çiçeği.

Kardeş bitkiler sisteminin avantajları nelerdir? 

  • Sebze, şifalı bitki, baharat, biyokütle, hayvan yemi ve arılar için balözü bitkileri ve yerel türler gibi çeşitli bitkileri bir arada üretir.
  • Bahçe içinde doğal bağışıklık oluşturarak zararlılara ve hastalıklara karşı direnç geliştirir.
  • Zararlı olabilecek böcek popülasyonlarını kontrol eden yararlı böcekleri çeker.
  • Toprağın farklı tabakalarının bir arada kullanılmasına imkan verir.
  • Doğal dengeleri gözetir ve biyolojik çeşitliliği artırır.
  • Toprağın nemini ve besleyiciliğini korur.
  • Kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanımı gereğini ortadan kaldırır.
  • Dönüşümlü ekimi (münavebe) kolaylaştırır.
  • Sürekli ve yoğun tarım uygulamasıyla yüksek verim sağlar.
  • Bahçe bakımı için gereki işgücü miktarını azaltır.
  • Azot sabitleyen bitkiler (baklagiller) sabitlemeyen bitkilerle beraber ekilir. Örneğin mısırın yanına sırık fasulye, fiğin yanına yulaf/arpa
  • Fiziksel destek: Mısırın yanına ekilen sırık fasulye mısıra tırmanabilir.
  • Yabani ot kontrolünü doğal yollarla gerçekleştirir. Ör: Çavdar yeşilken biçilirse ve tarlada malç olarak bırakılırsa çözünen artıkları yabancı ot çimlenmesini engelleyen bileşenler salgılarlar. Malçın üstüne dikilecek fidelere kolayca gelişebilecekleri rekabetten uzak bir ortam sağlanır.

Yardımcı Bitkiler 

  • Yardımcı bitkiler diğer bitkilerin büyümesine yardım eder.
  • Yardımcı bitkiler toprağa besin ve organik madde sağlayarak zenginleştirebilir.
  • Bu bitkiler daha kısa bitkiler için gölge sağlayabilir veya çıplak-örtüsüz toprağı malçlamak için kullanılabilir.
  • Bu bitkiler istenmeyen böcekleri kaçırarak veya yararlı böcekleri çekerek zararlı problemlerini engelleyebilir.
  • Yardımcı bitkilerin ekimi ile bir alanda birden fazla çeşitde ürün alınabileceği için bahçe verimli olarak kullanılır. 

Hangi çeşit bitkiler iyi bir yardımcı bitkidir?

Sebzeler için birçok yararlı ot (şifalı bitki) ve çiçekler iyi bir yardımcı bitkidir. Yardımcı bitkilerden oluşturulan en iyi bahçe çeşitli sebze, yararlı ot ve çiçeklerin karışımından oluşan bahçedir. Bazı yardımcı bitkiler toprağa besin takviyesi yaparlar. Buda toprağa ilave gübre uygulaması ihtiyacını azaltır.

Bazı örnekleri nelerdir?

Fincan şeklinde veya geniş çiçekleri olan bitkiler yararlı böcekleri çekmek için mükemmeldir. Borage (Hodan) bu bahçe dostlarını çekmek için iyi bir seçenektir. Dahlia (Yıldız çiçeği) ve marigold (Kadife çiçeği) topraktaki nematodları uzaklaştırır, nasturtium (Latin çiçeği) kabakgillere saldıran zararlıları engeller. Baklagiller ailesi toprağa azot sağlar. Çoğunlukla yoğun kokan bitkiler sebzeleri arayan zararlı haşeratı yanıltır.

Yardımcı bitkilerin kullanıldığı iyi bahçe örnekleri nelerdir?

Amerika yerlilerinin nesillerdir kullandığı “Three Sisters Garden” yardımcı bitkilerin kullanıldığı özgün bahçelerden birisidir. Mısırı sırık fasulye ile birlikte ekip, sonra altına kabak ekerler. Mısır fasulye için sırık sağlar, fasulye mısırın ihtiyaç duyduğu aşırı azot sağlar, kabak yaprakları da malç isini görerek bitki köklerine gölge yapar, su buharlaşmasını azaltır ve yabani ot büyümesini engeller.

Diğer örnekler:

• Brokoli altına veya patateslerin arasına ekilen Sweet alyssum (Beyaz kuduzotu) yararlı böcekleri çeker ve yabani ot büyümesini engeller.

• Fasulye ve patates iyi bir birlikteliktir. Birbirlerinin zararlı böceklerini şaşırtırlar.

• Hava sıcaklığı artınca uzun çiçekler marulların ihtiyaç duyduğu gölgeliği sağlar.

• Marigold (kadife çiçeği), basil ( fesleğen) ve artemesia (pelin, tarhun, yavşan vb.) gibi yoğun kokan bitkiler zararlıları şaşırtabilir.

• İstenmeyen böcekleri yakalamak için bitki ekimi. Patates böceği patlıcanı, flea beetles (kınkanatlılar ?) turpgilleri sever. Bu bitkiler böcekleri gözlemlemek için kullanılabilir ve böcekler bu bitkileri istila edince hepsi yok edilebilir.

• Civanperçemi zararlıları uzaklaştırdığı gibi yaprakları kompost için mükemmel bir katkıdır.

• Birçok yararlı ot (şifalı bitki) bahçenizde olmasını istediğiniz yararlı böcekleri çeker. Aster familyasından ayçiçeği (sunflowers), ? (coneflowers), kara gözlü suzan (black eyed susan) ve papatyagillerin çiçeklerini yararlı böcekleri çekmek için kullanabilisiniz. Maydonozgiller de (maydonoz, kişniş ve dereotu) iyi bir çekicidir.

• Deneyerek ve gözlemleyerek sizin için hangisinin işlediğini görmelisiniz.

• Gelecek yıl başarınızı artırmak için not almayı unutmayın.

Örnek Kardeş ve Uyumsuz Bitkiler 

Bitki    Uyumlu Uyumsuz
Domates Soğan, Havuç, Maydanoz, Salatalık Lahana
Havuç Bezelye, Marul, Soğan, Domates Dereotu
Soğan Pancar, Havuç, Marul, Lahana Fasulye, Bezelye
Maydanoz Domates  
Bezelye Havuç, Turp, Salatalık, Mısır    Soğan
Mısır Fasulye, Bezelye, Kabak, Salatalık Domates
Ispanak      Çilek, Bakla  
Fasulye      Mısır, Turp      Soğan, Pancar, Ayçiçeği
Lahana      Kereviz, Pancar, Soğan, Ispanak      Dereotu, Domates, Fasulye, Çilek

http://attra.ncat.org/attra-pub/complant.html#chart adresinden yararlanılmıştır.

Bitki birliktelikleri

* Soğanlar ve havuçlar yanyana, hem soğan sineğinden, hem havuç sineğinden korunurlar.

* Domates, kıvırcık salata, lahana, pancar, havuç ve maydanoz iyi birliktelik oluştururlar. Özellikle domates ve fesleğen (mutfakta olduğu kadar bahçede de) ve patlıcan ve fasülye birlikte harika olur.

* Mısır, fasülye veya hıyar birlikte iyidirler. Kıvırcık salatalar, kadifeçiçeklerinin (fransız veya afrikalı farketmez) yanında daha iyi olurlar. Hodan domates, tatlı kabak ve çileğin gelişimi ve aromasını artıran bir bitkidir.

* Baklagiller ve soğangiller birlikteliği hiç sevmez. Aynı şekilde hıyarlar, patates veya aromatik bitkileri sevmez.

* Bazı bitkiler, diğerlerinin polen taşınımına yardımcı olacak yararlı böcekleri çekerler. Fesleğen arıları çeker ve yanındaki domateslere polen taşır. Ayrıca fesleğen ve domateslerin birlikteliği, domateslere aroma, fesleğenlere keskinlik katar.

* Fransız kadifeçiçekleri, zararlı nematodları öldürür – domatesler boyunca ekin.

* Güllerden yaprak bitlerini uzaklaştırmak için çin sarımsağı yetiştirmeyi deneyin.

* Sedefotu (rue), fesleğen ile melezlendiğinden yan yana ekilmemelidir. Ayrıca adaçayının yanına da ekilmemelidir.

* Frenk maydanozu (chervil) dereotu (dill) ve kişniş (coriander) ile güzel büyür.

* Çin sarmısağı (Chives) and maydanoz (parsley) birlikte ekildiğinde daha güzel gelişirler.

*  Dereotu (ill) and rezene (fennel) birbirini sever, ancak çaprazlama eğilimindedir.

* Biberiye (rosemary) and adaçayı (sage) birlikte güzel gelişir.

* Rezene (fennel) frenk kimyonu (caraway) veya kişniş (coriander) ile yanyana ekilmemelidir.

* Kişniş (coriander) ve anason (anise) tohumları birlikte ekildiklerinde daha çabuk filizlenir.

* Kırmızı biber (chillies), kök  çürümesinden etkilenen bitkilere yardımcı olur.

Kaynak: http://groups.yahoo.com/group/permakultur-turkiye/

ÖRNEK KARDEŞ BİTKİLER BAHÇESİ

20 metre X 20 metrelik bir örnek ekolojik bahçe

– Kimyasal ilaç, hormon ve yapay gübre kullanılmayan

– Karışık ekimle hastalıklara karşı doğal direnç geliştiren

– Yerli sebze çeşitlerine ağırlık veren, yeni ürünleri de deneyen

– Sebzelerin yanı sıra şifalı bitkiler ve baharatlar içeren

– Toprağı koruyan ve yapısını zenginleştiren

– İşgücünü en aza indiren

– Düşük maliyetli – suyu ekonomik kullanan

– Yaban hayatına habitat oluşturan

bir ekolojik sebze bahçesi

Yöntemler:

– Kardeş bitkiler sistemiyle karışık ekim

– Tarlanın yakınında doğal bitki örtüsü

– Yararlı böcekleri çeken bitkiler ve çiçekler

– Allelopatik bitkiler ve örtü bitkisiyle yabani ot kontrolü

– Kışlık ve yazlık yeşil gübre bitkileriyle toprağın beslenmesi

– Toprakta azot tutan yerel çalılar; örneğin patlangaç.

– Toprağın sürülmesi yerine bitki kökleriyle gevşetilmesi

– Mümkün olursa: Damlama sulama

– Sıraların her yıl kaydırılmasıyla kolay münavebe

– Bahçe sınırlarına çok yıllık ya da kendiliğinden üreyen bitkiler: örneğin yerelması,aynısafa, dereotu

– Tohum alınması, saklanması ve takası

– Yöredeki çiftçilerin bilgilendirilmesi

– Bir Web sitesinde / Blogta sonuçlar, gözlemler, fotoğraflar ve ekolojik tarım hakkında bilgiler

İhtiyaçlar:

– İşgücü: Haftasonu 1-2 gün, hafta içi 2 gün.

– Su deposunun ziftlenmesi

– Tohum: olabildiğince yerel çeşitlerin araştırılıp edinilmesi; örneğin gerçek Ayaş domatesi

– Tohum kavanozları

– Bir Web sitesi / Blog oluşturulması

– Arazide gözlem yapılması ve gözlemlerin paylaşılması

– Bir kompost kulübesi

– Bir ya da birkaç varil: sıvı gübre yapımı için

– Mümkün olduğu kadar: Yanmış hayvan gübresi

– Mümkün olursa: Ahşaptan, yerden yükseltilmiş bir serender

– Mümkün olursa: 40 sıra X 20 metre damla sulama sistemi: Toplam 800 metre boru ve teçhizat

Permakültür: Yaşam için Tasarım – Alan Atkinson’ın Bill Mollison ile söyleşisi (Çev. İlknur Urkun)

 

Permakültür sadece yeni bir bahçıvanlık yöntemi değil, Dünya gezegeni üzerinde yaşamanın sürdürülebilir yoludur.

Alan Atkinson’ın Bill Mollison ile söyleşisi (Çeviren: İlknur Urkun)

http://www.context.org/ICLIB/IC28/Mollison.htm

 Bill Mollison yaşayan bir efsane. Farklı kaynaklarda kendisinden permakültür dehası, “Avusturalya’nın David Brower’ı,” ya da huysuz bir ihtiyar olarak söz ediliyor. Kimi zaman büyük bir hayranlık kimi zaman ise küçümseme biçiminde olsa da, Mollison’un aldığı tepkiler hep çok güçlü. Kendisi kesinlikle, doğacı davranışsal bir yaklaşım ile yıllardır üzerinde çalıştığı insan türünün en ilginç örneklerinden biri.

Geçenlerde Mollison’ın yolu bir film ekibi ile birlikte Seattle’a düştü. Ekip doğa ile işbirliği içinde oldukça yeni (bazılarına göre ise oldukça eski) bir bahçıvanlık, tasarım ve sürdürülebilir yaşam biçimi olan permakültürün büyük başarıları üzerine bir belgesel çekiyordu. İronik bir şekilde şehir merkezinde, trafik gürültüsü ile dolu bir otel odasında buluşup permakültürü tanımlamaya çalıştık ve modern yaşamın rahatsızlıkları hakkında konuştuk.  Daha detaylı bir okuma için Mollison’ın Permaculture: A Designer’s Manual adlı kitabı $34.95 (kargo hariç) fiyatla Permaculture Drylands, PO Box 27371, Tucson, AZ 85726 adresinden ve 602/824-3465 nolu telefondan edinilebilir. (Ç.N.: Kitabın Türkçe çevirisi Türkiye Permakültür Enstitüsü tarafından yayına hazırlanmaktadır.)

Alan: Permakültür benim için biraz kaygan bir fikir. Ama okuduğum kadarıyla aslında permakültür yapanlar bile tam olarak bunun ne olduğunu anlayamıyorlar.

Bill: Permakültürün ne olduğunu ben de bilmediğimden eminim. Zaten işte bunu, dogmatik olmamasını seviyorum. Ancak gelmiş geçmiş tek organize tasarım sistemi olduğunu söylemeliyiz. Bu da permakültürü oldukça rahatsız edici hale getiriyor.

Alan: Neden “rahatsız edici”?

Bill: Yaşam için tasarıma dair başka bir kitap yok. Sizce de bu rahatsız edici değil mi? Yani yaşamımızı bizim için katlanılabilir olacak şekilde tasarlamazsak hayatta kalmamızı nasıl bekleyebiliriz?

Çok rahatsız edici bulduğum diğer bir şey ise insanların bir ev inşa ettiklerinde bunu neredeyse tamamen yanlış yapıyor olmaları. Sadece bazı hatalar yapmıyorlar, toptan yanlış yapıyorlar. Örneğin, eğer birilerini arazide serbest bırakıp ev yapmak için bir alan seçmelerini isterseniz, bunların yarısı bir dahaki yangında ölecekleri ya da kendilerine su götürülmesinin mümkün olmayacağı yamaçları seçiyorlar. Ya da baraj yapılacak alanları seçiyorlar. Ya da bir sonraki büyük fırtınada evlerinin uçacağı yerleri seçiyorlar. 

Diğer taraftan şehirlerin de en az yarısı yanlış yapılmış durumda. Mesela 30°–60° enlemleri arasında evin geniş cephesinin güneşe dönük olması gerekir. Ama arazi karelere bölününce evlerin yarısı yola bakmak için yanlış yönlenmiş oluyorlar. Kırsal alanlardaki evlerde ve yollardan uzak yerler de bile kahrolası yola bakıyorlar. Buradan başlayınca da artık hep daha fazla yanlış yapıyorsunuz.

Tasarımın en güzel kurallardan biri temel şeyleri doğru yapmaktır. O zaman her şey kendiliğinden biraz daha doğru olur. Ama eğer temel bir şeyde hata yaparsak- ben buna 1. Tür Hata diyorum- artık hiçbir şeyi doğru yapamayız.

Alan:Biz” derken genel olarak insanları mı yoksa özellikle Batılı insanları mı kastediyorsun?

Bill: Genel olarak insanlar. İnşaat ve gerçek hayat fiziği ile ilgili rasyonel olduğunu gördüğümüz birkaç toplum var. Bazı eski Ortadoğu toplumları kentlerin tümünü kapsayan aşağı doğru akımla soğutma sistemleri ve pasif hızlı buharlaşma ile buz yapma sistemlerine sahiplerdi. Bunlar fizik ilkelerini kullanarak ek enerji kaynaklarına ihtiyaç duymadan konfor yaratmayı başarmış rasyonel insanlardı.

Ama modern evlerin çoğu elektrik olmadan içinde yaşanamaz durumda. Neredeyse elektriksiz sifon bile çekilemiyor. Bu çok büyük bir bağımlılık durumu. Her ev kendi başının çaresine bakmalı, hava ısınınca ev soğumalı, hava soğuyunca ev ısınmalı. Bunlar çok basit şeyler biliyor musun? Bunları nasıl yapacağımızı çok uzun zamandır biliyoruz.

Alan: Ve yine de yapmıyor olmamız rahatsız edici.

Bill: Ve bahçeyi eve destek olacak şekilde tasarlamıyor olmamız daha da rahatsız edici. Tarımı sürdürülebilir bir şekilde tasarlamıyor olmamız hepten rahatsız edici. Bir felaket tasarlıyoruz ve tabiî ki felaket oluyor.

Alan: Eski bir Çin atasözü var: “Eğer yönümüzü değiştirmezsek kendimizi gittiğimiz yerde buluruz.”  

Bill: Aynen öyle. Sanırım ırk olarak ölüm fermanımızı imzalamış durumdayız. Yaşadığımız yer hakkında hiçbir şey bilmiyor ve bilmek de istemiyoruz. Sona koşmaktan mutluyuz, aynı Bush gibi. Irak’ta ihtiyacı olandan fazla petrolü kurtarabilecekken gidip “kıçlarına tekme vurmayı” -insan öldürmeyi- tercih etti ve sonuçta daha fazla petrol harcadı.

Amerika rahatsız edici bir toplum. Sanki toz duman içinde yaşamayı istiyorlar. Ama bizim yerlilerimizden birinin söylediği gibi, “Eğer yatağına sıçarsan, içinde boğularak ölürsün”.

Alan: Permakültüre geri dönersek, şu anda yapabileceğin en iyi tanım nedir?

Bill: Rasyonel bir insanın kendi yatağına sıçmamak için benimsediği yaklaşımdır diyebiliriz.

Ama eğer iyimserseniz, aslında bir Cennet Bahçesi yaratma çabasıdır diyebilirsiniz.  Ya da bir bilim insanıysanız, permakültürü tüm bilimlerin ve sanatların giysilerini içine asabileceğiniz ve bunların hep uyum içinde ve zaten asılı olan şeylerle sürekli ilişkili olduğu mucizevî bir gardıroba benzetebilirsiniz. Permakültür sürekli hareket halinde ama her yerden bilgi alabilen bir çerçevedir.

Bunu tam olarak kavramak zor, ben de yapamıyorum. Sanırım permakültürü çoğu insandan daha iyi biliyorum ve yine de tanımlayamıyorum. Permakültür çok yönlüdür ve başlangıçtan beri kaos teorisini içerir.

Bak, eğer biyolojik sistemlerin bir araya getirilmesi ile uğraşıyorsan bunları bir araya getirebilirsin ama ilişkilendiremezsin. Bizim yaratma gücümüz yok, sadece birleştirme gücümüz var. Dolayısıyla durup aslında biraz da hayretle şeylerin birbiriyle ilişkilenmesini izlersin. Doğru bir şey yaparak başlarsın ve hayal edebileceğinden daha doğru hale gelişini izlersin.

Alan: Bu bana John Todd’u ve onun yapay ekosistem birlikteliği konusundaki çalışmalarını hatırlattı. [IC #25].

Bill: Bugünlerde buna birçok isim veriliyor. Ama ilk kitabım olan Permaculture One’ı yayınladığımda bunun için bir kelime yoktu. Tam da bu anlama geliyor: yapay ekosistem birleştirme birlikteliği. Permakültürün yazılması gerekiyorsa benim buna uygun kişi olmadığımı söyleyen herkese katılırım. Bu dünyanın John Todd ve Hunter Lovinsesleri benden daha iyi bir iş çıkarırlardı. Ama eninde sonunda yazılması gerekiyordu ve benim yazmış olmam tarihi bir şanssızlık oldu.

Alan: Permakültür fikri nasıl ortaya çıktı? Buna ne yol açtı?

Bill: 28 yıl doğal sistemler üzerine arazi çalışması yaptıktan sonra dağdan şehre indim ve akademisyen oldum. Dolayısıyla ormandayken keseli sıçanlara duyduğum ilgiyi insanlara yönelttim. Artık araştırma hayvanım insanlar olmuştu. Gece gözlemleri ve çıkardıkları sesler üzerine fonograf kayıtları yaptım. Ağlamaları, iletişimleri, alarm işaretleri üzerinde çalıştım. Ne söylediklerini hiç dinlemedim. Ne yaptıklarını izledim. Yani Freud, Jung ve Adlerlerin yaptığının tam tersini yaptım.

Kısa zamanda hayvanımı oldukça iyi tanıdım ve ne söylediklerinin fark etmediğini anladım. Ne yaptıkları çok ilginçti ama yaptıklarının söyledikleriyle ya da yaptıklarına dair hangi sorulara cevap verebilecekleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Hiç. İnsanları ne söylediklerini dinleyerek inceleyenler kendilerini aldatmışlar. Yapmaları gereken ilk şey şu soruya cevap vermekti, “Davranışları hakkında size doğru bilgi verebiliyorlar mı?” Cevabı ise, “Hayır, bu zavallılar bunu yapamazlar.”

1972 yılında kendimi bir süre geri çektim, ormanda bir yer buldum, bir ambar ve bir ev inşa edip bir de bahçe yaptım ve insanlıkla uğraşmaktan vazgeçtim. Üniversiteden, araştırma merkezinden, hepsinden iğreniyordum.

Aklıma permakültür fikri ilk geldiğinde beynim vites değiştirmiş gibi oldu ve baktım ki fikirleri yeterince hızlı şekilde yazıya dökemiyorum. Bir kez kendi kendine “Ama fizik bilgimi evimde uygulamıyorum” ya da “ekoloji bilgimi bahçemde kullanmıyorum, yaptıklarıma hiçbir zaman uygulamamışım” dediğinde sanki beyninde fiziksel olarak bir şey hareket etmiş gibi oluyor. Birden “bildiklerimi yaşam biçimime uygularsam, bu bir mucize olur!” diyorsun. Sonra her şey önünde büyük bir halı gibi açılıyor. Bir düğümü çözünce gerisi yokuş aşağı yuvarlanıyor.

Alan: Bu noktada permakültür sadece bir tasarım biçimi değil bir hareket. Ne başlattın böyle?

Bill: İyi, başarılı olan şey kalıcıdır. Artık kendim de anlamadığım bir şey başlattım ve artık tamamen kontrolüm dışında. İnsanlar beni hayrete düşüren, benim hiç yapamayacağım ve çok iyi de anlayamadığım işler yapıyorlar.

Mesela 1983 yılında benden eğitim almış olan Janet McKinsey bir arkadaşı ile ormana kaçıyor. Çocukları olan iki kadın. İhtiyaçlarını oldukça azaltabileceklerine karar veriyorlar ve kendi evlerinde bunun nasıl yapabileceklerine dair oldukça bilimsel bir çalışma yapıyorlar. “Çevreyi Korumak için Evdeki Fırsatlar (HOPE)” adında bir şey başlatıyorlar.

Mesela şampuan olsun, çamaşır deterjanı olsun, tüm temizlik maddelerinde dört etken madde olduğunu söylüyorlar. Bunları toptan alıp doğru oranda karıştırırsan işe yarıyor. Bunlara ekolojik de deseler, etiketinde atlayan yunuslar da olsa hepsinin içinde bu lanet olası dört madde var. Bunların dışındaki her şey tamamen güzel koku vermek ya da rengini mavi yapmak için eklenen gereksiz şeyler.

Alan: Yani onların bu yaptıklarına da mı permakültür diyorsun?

Bill: Buna ne isim verilir bilmiyorum. Ama bu noktaya bir permakültür kursuyla geldiler. Şehre inip -Avusturalya’da Benala kasabası- ilk derslerini verdiklerinde kasabanın kadınları “Bu harika bir şey, hepimiz böyle yapacağız!” dediler. Kadınlar bu büyük kutulardan sipariş ettiler ve bu yüzden kasabadaki dükkânlar değişmek zorunda kaldı çünkü diğer saçmalıkları artık satamıyorlardı.  Bunun üzerine yerel yönetim de değişmek durumunda kaldı ve geri dönüşümü kurumsallaştırdı.

Yani bu kadınlar; ki malları satın almak için toplumun parasını kadınlar harcar, satın aldıkları her şeyi enerji kullanımı ve gerekliliğine göre incelediler, fazla enerji harcayan ve gereksiz olan şeyleri elediler. Sadece kadınların neyi ve nasıl satın alacaklarını öğrenmesi sayesinde akıl sağlığımıza yeniden kavuşabiliriz. Her iyi fikir gibi bu da deli gibi yaygınlaştı.

Yani öğrencilerim beni sürekli şaşırtıyor. Bu da başka bir hikaye: Botswana’da bir permakültür kursu verdim ve öğrencilerim şimdi Namibya’da çölün ortasında dillerini kimsenin bilmediği yerlilere permakültür öğretiyorlar.

Alan: Yerlilerin zaten bilmediği ne öğretiyor olabilirler?

Bill: Bahçıvanlık. Çünkü yerliler artık avlanamıyorlar. Avlaklar Avrupa Komisyonu’nun besi çiftlikleri için çekilen çitler yüzünden kullanılamıyor. Aynı Aborjinlerin durumu gibi. Yiyeceklerinin %63’ünün şu anda soyu tükenmiş ve geri kalanı oldukça nadir bulunuyor. Artık bir Aborjin ya da yerli gibi yaşayamıyorsunuz. Bu yüzden yaşamlarının temelini tümden tekrar tasarlamaları gerekiyor. Permakültür bunu kolaylaştırıyor.

Alan: Yani permakültür her şey kadar algımızda da bir değişim, bir şeylere bakmaya başladığımız yerin değişimi gibi görünüyor.

Bill: Sanırım bu doğru. Benim için Batılı eğitim çilesinden sonra pasif öğrenmeden (bilirsin “kitaplara göre bu böyledir”) aktif bir şeye geçiş oldu. Bu üniversite insanları için korkutucu bir düşünce ama fizikçiler fizik öğreteceklerine eve gidip evlerinde fizik nasıl uygulanabilir diye bakmalılar.

Şimdi üniversitede çok ileri fizik dersleri veriyor olabilirler. Ama akşam enerji kullanımı konusunda vasat denilebilecek bir ev ortamına dönüyorlar. Bunu göremiyorlar ve bu körlük korkutucu.

Neden kendini besleyebilen, yakıtını üretebilen, kendi suyunu hasat edebilen insan yerleşimleri inşa etmiyoruz? Herhangi bir insan yerleşimi bunları kolayca yapabilecekken? Bu herkesin yapabileceği basit bir şeyken?

Alan: Belki de o kadar zengin olduğumuzu düşünüyoruz ki bunlara gerek olmadığına inanıyoruz?

Bill: Ben buna zenginlik demiyorum. Eskimoların, İnuitlerin zenginlik tanımını bilmek ister misin? Zenginlik doğal dünyayı derinlemesine anlamaktır. Bence Amerikalılar acınacak derecede yoksullar çünkü doğal dünyayı hiç anlamıyorlar.

Alan: Permakültür yapmak istiyorsak ve etrafta bir eğitmen yoksa nereden başlamalıyız?

Bill: Tam durduğun yerden başla.

Alan: Söylediğin bir şeyi okudum, “Burnunla başla, sonra ellerinle…

Bill: “… arka kapınla, kapının eşiğiyle”. Bunların hepsini doğru yaparsan diğer her şey doğru olur. Bunların hepsi yanlışsa hiçbir şey doğru olamayacaktır. Diyelim ki büyük bir uluslararası yardım örgütünde çalışıyorsun. Evinden Mercedes’inle çıkıp 80 kilometre yol kat ederek bodrum katındaki dizel motorların harıl harıl çalışarak soğuttuğu beton bloklardaki ofisine gidip Afrika için çamurdan kulübeler planlayamazsın! Bulunduğun yerde doğruları yapamıyorsan çamur kulübeleri doğru tasarlayamazsın. Önce kendin için doğru ve çalışan şeyleri yapıp sonra bunu anlatacaksın.

Alan: Permakültür yapmak soyutlamanın tersi gibi.

Bill: Başka bir şekilde söyleyelim. İnsanlara kolayca bahçıvanlık öğretebilirim ve bahçıvanlığı öğrendiklerinde filozofa dönüşebilirler. Ama hiçbir zaman insanlara filozof olmayı öğretemem. Öğretebilseydim bile onlardan artık bahçıvan yapamazdık.

Araba kullanan, gazete alan ve kendi sebzelerini yetiştirmeyen filozof derin ekolojistler aslında derin ekolojist değil benim düşmanımdır.

Scott Nearing ya da Masanobu Fukuoka gibi kendisi ve çevresindekileri gözetenler derin ekolojistlerdir. Bunlar anladığım felsefeden konuşurlar. Böyle insanlar hiçbir şeyi zehirlemez, mahvetmez, toprak kaybetmez, sürdürülebilir olmayan şeyler inşa etmezler.

Alan: Yaptıklarına bakınca yön değiştirmek çok da zor görünmüyor.

Bill: Bence benimki çok zengin bir hayat. Muhtemelen çok şımarık bir yaşamım var çünkü permakültürle ilgilenen bir kişiden diğerine seyahat ediyorum. Bazıları kabilede yaşıyor bazıları kentte. İnsanların oldukça ilginç bir topluluk olduğuna inanıyorum ve hepsi sürekli ilginç şeyler düşünmek ve yapmakla meşguller. 

Alan: Permakültür doğaya müdahale gerektiriyor ama ne kadar ileri gitmemiz gerektiğini düşünüyorsun? Genetik mühendisliği yapmalı, hibritler yaratmalı mıyız?

Bill: Önemli olan kesinlikle hiçbir şekilde tarım yapmamak ve özelikle modern tarım bilimlerini yasaklamak. Bunlar hakikaten büyücülükten daha fena. 1930-1980 yılları arasında üniversitelerde okutulan ziraat Dünya’ya diğer tüm faktörlerden daha fazla zarar verdi. “Doğaya müdahale etmeli miyiz?” artık bir soru olmaktan çıktı. Dünyanın her yerinde doğaya müdahale ettik zaten.

Dünyanın bu gidişatını kendi haline bırakırsanız ölümü seçmiş olursunuz. Nesil tükenme oranları şu anda o kadar yüksek ki yenibileşim (recombinant) ekolojiler üretme durumuna geldik. Artık dünyada sistemi ayakta tutmaya yetecek kadar tür yok. Doğanın geri kalanları bir araya getirmesine izin vermek ve bizim kıçımızı kurtarmak için neler yapabileceğini izlemek zorundayız.

Bir taraftan da, yaban hayata az da olsa benzeyen her şeyi kesinlikle kendi haline bırakmalıyız. Oralarda işimiz yok artık. Kalan son yaşlı ağaçları kesmek seni kurtarmayacak. Son antik ormanları göreceğin noktaya hiç ulaşmamış olmalıydın zaten! Hemen oradan uzaklaş çünkü öğrenmen gereken dersler orada. Bu dersleri bulabileceğin son yer orası.

Alan: Permakültür nasıl tepkiler alıyor? Mesela eleştirmenler kitapların için neler diyor?

Bill: Permakültür kitaplarım hakkında ilk eleştiriyi yazmaya başlamamdan üç yıl sonra okudum. Yazı şöyle başlıyordu; “Permaculture Two kışkırtıcı bir kitap.” Ben de dedim ki, “En azından birisi permakültürün nasıl bir şey olduğunu anlıyor.” Bu dünyada nasıl yaşayacağımızı tekrar tasarlamak zorundayız. Tarım yapmak zorunda olduğumuzu, ihracat yapmamız gerektiğini söylemeyi bırakın, çünkü ölümümüz bunlardan olacak. Permakültür yaptıklarımızı ve düşündüklerimizi sorguluyor ve bu anlamda bu bir kışkırtma.

Son zamanlarda Amerika sınırlarından geçerken beni sorguluyorlar. “Mesleğiniz nedir?” diye soruyorlar. “Sadece basit bir bahçıvanım” diyorum. Ve bu çok kışkırtıcı. Eğer bugün basit bir insansanız ve basit bir yaşam istiyorsanız bu acayip kışkırtıcı oluyor. Ve insanlara daha basit yaşamalarını önermek daha da kışkırtıcı.

Görüyorsun, permakültürün en kötü yönü çok başarılı olması ama bir merkezi ve hiyerarşisi olmaması.

Alan: Bu kimin için kötü?

 Bill: Onu söndürmek isteyenler için. Bu milyonlarca başı olan bir şey. Zaten permakültür ipini koparmış bir düşünce biçimi ve bir düşünce biçimini kutusuna geri koyamazsınız.

Alan: Bu anarşist bir hareket mi?

Bill: Hayır, anarşi işbirliği yapmadığınız anlamına gelir. Permakültürde herkes ve canlı ve cansız her şey arasında tam işbirliği gerekir. Bir şeyleri itip kakarak, patronluk taslayarak ya da zorlayarak işbirliği yapamazsınız. Hiyerarşik bir sistemde işbirliği yaratamaz, ancak yukardan yaptırımı olan emirler alırsınız ve bildiğim hiçbir şey bu yolla işlemiyor. Bence dünya milyonlarca birbiri ile ilişkili küçük kooperatifle çok güzel işlerdi.

Alan: Davranışlarımız hakkında yaptığınız tüm araştırmalar ve permakültürün yayılması yönündeki çalışmalarınız sonucunda, tür olarak devamlılığımızı sağlayacağımıza dair umutlu musun?

Bill: Bence “İnsanlık soyunu devam ettirebilecek mi?” gibi sorular sormak yersiz. Bu tamamen insanlara kalmış, isterlerse yapabilirler, istemezlerse yapmazlar.

Sahip olduğumuz tüm becerileri diğerleri ile ilişkili bir biçimde kullanırsak her şeyi başarabiliriz diyorum.  Ama becerilerini gerçekten inanmadığın başka sistemlere ödünç veriyorsan sanki hiç yaşamamışsın gibi oluyor. Çünkü kendini hiç ifade edememişsin.

İnsanlar kendilerine bir yol gösterici arayışındaysa onlara insanların yaptıklarına bakmalarını söylüyorum. Söylediklerini pek dinleme. Ve arkadaşlarını, söylediklerini beğenmesen bile yaptığı şeyleri beğendiğin insanlar arasından seç.

Biz tavuklar bu işi başarıyoruz. Başka kimseye ihtiyacımız yok. Dünyayı tedavi etmek için elimizden gelen her şeyi yapma gücümüz var. Petrole, devlete ya da başka bir şeye ihtiyacımız olduğuna inanmak zorunda değiliz. Bunu yapabiliriz.

Fındık Kabuğunda Permakültür – Patrick Whitefield (Çeviri: Ünzile Tekin)

Yazar: Patrick Whitefield, NDA, Dip. Perm. Des. Permakültür konusunda yazar, desinatör, danışman. Somerset de küçük bir çiftlikte büyüdü. Bedfordshire, Shuttleworth kolejinden tarım teknisyenliği diploması aldı. Daha sonra Büyük Britanya, Orta doğu ve Afrikada tarım konusunda pratik tecrübe edindi. Uzmanlık alanına giren bir çok konunun arasında organik/ bijolojık sebze-meyva yetiştirme, uygulamalı doğa koruma, saman çatı ve tipi yapımı gibi el sanatı var. Yeşil hareket içinde yıllarca aktif çalışan yazar the Ecology Party içinde tanınmış bir üyeydi. Yazar permakültür alanında öğretmen ve yazar olarak çalışmakta.    

GİRİŞ

Permakültür tüm dünyada Zimbabve’den Sibirya’ya, Nepal’den Kaliforniya’ya, sürdürülebilir hayat tarzına bakıştır. Bu yazı permakültüre giriştir ve daha çok Büyük Britanya’da yaşayanlara yöneliktir. Permakültürü açıklayarak değişik durumlarda şehirde veya kırsal alanda nasıl uygulanacağına yönelik örnekler veriyor.  

PERMAKÜLTÜR NEDİR?    

Dünyamızın dayanma sınırına geldigi konusundaki farkındalık günümüzde artmıştır. Aynı hızla çevreyi kirleten maddeler yaratmaya devam edemeyeceğimiz gibi enerji ve hammaddeleri artan bir iştahla sonsuza kadar tüketemeyeceğiz. Fosil yakıtları ve petrolü düşüncesizce harcayarak, ürettigimiz yiyecek, bir kalori verirken, aynı yiyeceği üretmek için on kalori harcayan bir sistem geliştirdik.Yiyecek üretiminde kimyasal gübre gibi yoğun enerji harcayan zehirler yerine, biyolojik metotlar kullanarak enerji israfı azaltılır ama klasik  tarım yine de büyük ölçüde makinalara ve transporta bağımlıdır.

Tabağımızdaki yemek bu işlemle ürettiğinden daha çok enerji tüketir. Geleneksel küçük tarımla bu durum tamamen tersine çevrilir, yiyeceği üretmek için harcanan her kaloriden on kalori kazanırız. Bu durumda harcanan enerji çiftçinin ve hayvanların harcadığı enerjidir. Bu durumda korkutucu olan, seçimimizin enerji israf eden modern hayat şekliyle, köle gibi çalışma arasında olmasıdır. Fakat üçüncü bir yol var, bu da permakültürdür. 

Permakültürdeki düşünceler ve bilgi geleneksel tarım yöntemlerini içerdiği gibi, modern teknolojiyi ve bilimi de temel alır. En önemli olan özelliği doğanın ekolojik sistemini örnek almasıdır. Doğal bir ormanı düşün. En yukarda çatı gibi ağaç dalları, aşağıda küçük ağaçlar, yüksek ve alçak boyutta çalılar, toprağı örten bitkiler, toprak seviyesinin altındaki bitkiler ve değişik yükseklikte sarmaşıklar. Bitki çeşitliliğini bir buğday tarlasıyla karşılaştır. Düşünün, bu orman sadece yenilebilir bitkilerden oluşsa ne bolluk olurdu ve buğday tarlasının sağladığı kazancı fazlasıyla aşardı. 

Ormanın bu yüksek biyolojik kütleyi üretebilmek için sadece güneşe, yağmura ve toprağa ihtiyacı var. Buğday tarlasının ise fazladan sürülmeye, tırmıklanmaya, tohum ekilmesine, gübrelenmeye, yabani otların ayıklanmasına ve haşaratla mücadele edilmesine ihtiyacı var. Tüm bunların olması insan gücüyle veya fosil yakıtla mümkün. Ormana benzeyen ama yenilebilir bitkilerden oluşan bir eko sistem yarattığımızda, petrolsüz yaşayabiliriz. İşte permakültür fikrinin temeli bu: yiyecek üreten eko sistemi yaratmak. 

UYGULAMA NASIL OLUR? 

Ormanın kendiliğinden verimli olmasının nedeni çeşitliliğidir. Önemli olan sayı olarak çeşitlliğinden çok çeşitlerin arasındaki bağlantıdır. Hepimizin kafası ‘orman kanunu’ ‘güçlü olan yaşar’ gibi deyimlerle doldurulmuştur ve yabani hayvanların doğal ilişkisi bize rekabet olarak öğretilmiştir. Gerçek olan işbirliğinin önemidir, özellikle de değişik türlerin birbirleriyle bağlantısına bakıldığında  bu anlaşılır. Değişik bitkilerin topraktan farklı mineralleri alma özellikleri vardır.

Yapraklar döküldüğünde veya bitkiler öldüğünde, bu mineraller yakınlarındaki diğer bitkiler tarafından alınır. Bu direk gerçekleşmez, mantarlar ve bakteriler arcılığıyla ölü organik maddeler değişime uğrar ve bitkiler bunu kökleriyle alır. Aynı zamanda yeşil bitkiler mantarlara ve bakterilere ihtiyaçları olan enerjiyi sağlar. Böcekler çiçeklerden beslenir ve karşılığında polenleri taşır. Aromalı bir çok bitkinin salgıladığı kimyasallar yakınlarındaki bitkilere iyi gelir. Ne kadar yakından bakılırsa, karşılıklı ilişkilerin zenğinligi o kadar farkedilir.

Permakültür içindeki ekosistem gerçekten ormana benzer. Özellikle de forest garden (orman bahçesi) meyva ağaçlarının, küçük yaban meyvası çalılarının, baharat otlarının ve sebzelerin birlikte, bir türün diğeri üzerinde yetiştirildigi bahçeler. Başka durumlarda mesela evin güneyinde camla kaplanmış bir dışarı odası yeterince açık bir örnek değildir. Dış oda gündüzleri eve sıcaklık verir, evde akşamları dış odanın sıcaklığını sağlar, böylece hassas bitkiler kışın bile yetiştirilebilir. Bina eko sisteme benzemese de, kullanılışında temel alınan elverişli bir ortam sağlamadır. Ekosistem ve permakültürün işleme prensibi budur. Buna ulaşmak için gerekli olan iyi düşünülmüş bir biçim vermedir (desen). Elverişli ilişkiler ancak nesneler birbirleriyle bağlantılarının doğru oldugu yerde durduğu zaman yaratılır. Bundan dolayı permakültür her şeyden önce bir planlama sistemidir. Hedeflenen kas gücünü ve fosil yakıtları ve onların yolaçtığı kirlenmeyi devre dışı bırakmaktır. Permakültür ‘bütünü’ içerir. Birisi tarım alanını temelde klasik yöntemle işlediğini ve bir kısmında da permakültür uyguladığını iddia ederse yanılır. Bu permakültür değildir. Permakültür bütünü görme stratejisidir. Değişik bölümler arasındaki bağlantıyı keşfetme ve daha iyi bir uyumun sağlanması için nasıl bir değişimin yapılacağını değerlendirmedir. Bu yeni öğeleri ve metodları devreye sokmayı içerebilir, özellikle yeni başlanan bir yerin bütününü görmenin sonucunda değişikler yapılır. Permakültür, permanent (kalıcı) agrikültür (tarım) olarak başlasa da, her şeye uygulanabilir. Şimdi daha çok permanent kültür olarak görülmekte. Kapsadığı alanlar; inşaat, şehir planlaması, su sağlama ve su arıtma olduğu gibi ticari ve ekonomik bir sistem de olmuştur. Sürdürülebilir yaşam alanlarının biçimlendirilmesi olarak da tanımlanabilir. 

HER ŞEY NASIL BAŞLADI

Permakültür yeni bir fikir değil. Dünyanın bir çok yerindeki halk grupları mesela güney Hindistan’ın Kerala bölgesinde yaşayanlar ve Tazmanya’nın Chagga halkının bahçeleri ormanı andırır. Ağaçlar, sarmaşıklar, çalılar, otlar ve sebzeler ormanda olduğu gibi bir aradadır. Bu tarım şekliyle elde edilen ürün, meyva ve sebze bahçesinin ayrı olduğu tarımdan elde edilen üründen daha fazladır. Bahçeler küçük olmalarına rağmen insanların yiyeceklerini ve bir çok ilaçlarını sağlar, hem de bir kısmını satabilirler. Geleneksel sistemden permakültür çok şey öğrenmiştir ve ayrıca daha sonra geliştirilen metodları da almıştır. Mesela biyolojik tarım, özellikle de toprağın kazılmayan versiyonu ve güneş ısısı tekniği permakültürün önemli parçalarıdır. Permakültür için önemli olan bir çok fikrin sadece permakültüre ait olmadığını bilmek önemlidir ve ayrıca sürdürülebilir hayat için çalışmalar yapan başkalarına da minnet duyulmalı. Permakültürün katkısını karakterize eden başlıca iki şey var. Birincisi planlama ögesi, bir çok parçayı biraraya getirerek herbirinden mümkün olduğunca çok yararlanabilmek.

İkincisi de bir çok ‘yeşil’ fikri genel bir çerçevede tutarlı birleştirmesidir. 1978’de iki Avusturalyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından yazılan ‘Permaculture One’ kitabından sonra kelime olarak permakültür kullanılmaya başlandı. Bill Mollison hayatının büyük bir kısmını ormanda ve arazide geçirmiş hem orman işçisi hem de bilim adamı olarak. Ona ilham veren ormanın nasıl işlediğinin farkına varınca ‘bunu gerçekleştirebilirim’ demiş kendi kendine. 1960-1970’li yıllarda Bill de bir çok insan gibi şimdiki (Batı) kültürünün çıkmaz bir sokaga girdiğini ve katastorafla sonuçlanabileceğini kavradı. Dünyayı yönetenleri gelişmeyi doğru bir çizgiye çekmeleri konusunda ikna etmek için, bir çok protesto hareketlerine katıldı. Zamanla bununla bir yer varılmayacağını, gerçek değişimin yukardan aşağı değil, aşağıdan yukarı olacağına ikna oldu. Protestolardan vazgeçti, evine dönüp bahçesini işlemeye başladı. Orda permakültür doğdu. Permakültür başkalarından bir şey talep etmeden, kendi işini yapıp, büyük ölçüde hayat tarzını değiştirmeyi  kapsar. Bu politik çalışmayı reddetmek değildir. Politik düzeyde verilecek bir çok kararlar vardır, hem bugün, hemde gelecek için. Bunun yanı sıra bir sorun karşısında reaksiyonumuz  ‘bir şeyler yapılmalı’ değil, ‘ne yapabiliriz’ olmalı.  

ETİK PRENSİPLER

Permakültürün temel düşüncesi neyin doğru olduğu konusundaki düşüncemizi gerçekleştirme isteğidir, sorunun değil çözümün parçası olmaktır. Başka bir deyimle etik davranıştır. Şöyle özetlenebilir:                         

  • Dünyayı gözetmek                            
  • İnsanı gözetmek                                                         
  • Adil bölüşüm  

DÜNYAYI GÖZETMEK

Kendi yararımıza aydınlanma olarak görülebilir: Biz insanlar dünyaya ve onun yaşayan sistemine bakım göstermeliyiz çünkü hayatımızın devamı için buna bağımlıyız. Daha derin bir kavrayışsa, “dünya tek bir canlı organizmadır, biz insanlar, bitkiler ve hayvanlar aynı şekilde bunun parçalarıyız”. Başka bir türe göre daha fazla yayılma ve yaşama hakkımız yok. Bundan dolayı dokunulmamış doğayı korumayı görev olarak üstlenmeliyiz. Permakültür temel alınarak biçimlendirilmiş hayat alanları, şimdiki tarım ve endüstri yöntemlerinin toprakta yol açtıkları zarara göre daha özenlidir. Fakat permakültür tüm dünyayı yiyecek üreten bir ekosistem haline getirmeyi içermez. Permakültürle küçük tarım alanlarında üretimi artırarak, dokunulmamış doğadan uzak dururuz. Dünyada az kalan dokunulmamış doğayı korumak için hem kampanyalar düzenlemeli hem de ne satın aldığımıza dikat etmeliyiz. Mesela; tropik ağaçlardan elde edilen tahta. Büyük Britanya’da doğada dokunulmamış alan yok. Her hektar insanlar ve evcil hayvanlar tarafından en üst düzeyde etkilenmiş durumda. 

İNSANI GÖZETMEK

İnsana özen gösterme de dünyaya özen göstermeyle aynı derecede önemlidir. Eskiden toplumlar sürdürülebilirdi ama çoğu insan yıpranan yaşamlarıyla bunun bedelini ödüyordu. Bizim konuştuğumuz eski yaşam biçimlerine dönmek değil. Kas gücü ve fosil yakıtlar yerine, akıllı bir planlama ve düzenleme yapmaktan bahsediyoruz. Teknik çözümlerin, insani  olanlardan daha kolay olduğu bir gerçek. Genelde tarımı ve endüstriyi nasıl sürdürülebilere dönüştüreceğimizi biliyoruz. Korku ve cimrilik gibi insani duygular hakkında ciddi konuşmak aynı derecede basit değil. Gerçekte bu duygular ileri adım atmamızı engelliyor. Sürdürülebilir hayat alanlarında başarımız insanları ve toprağı birlikte ele almamıza bağlı diye düşünüyor permakültür taraftaları. Bunun anlamı daha iyi iletişim ve dinlemeyle, insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılayan şehirler kurmaya kadar uzanır.  

ADİL BÖLÜŞÜM

Dünyanın bir dayanma sınırı var, kaynakları sınırsız değil. Bundan dolayı bizim isteklerimiz de sınırlı olmak zorunda. Her ne kadar geri dönüşüm yapsak, ‘çevreci’ ürünler satın alsak da, bu zor durumdan çıkamayız. Yenilenemeyen kaynaklardaki tüketimi etkili bir şekilde azaltmaktan başka altanatifimiz yok. Günümüz ekonomisindeki nerdeyse her şey, tabağımızdaki yemeğe kadar yenilenemeyen hammaddelerden üretilmekte. Yenilenebilen kaynakların tüketim hızı kaynakların yeniden üremesinden hızlı, örneğin kereste ve kağıt. Bu fakirlik içinde yaşamalıyız anlamına gelmiyor, sadece dünyanın sağlıklı olması için tüketimimizi  ihtiyacımıza göre ayarlamalıyız, diğer türlere yer bırakmalıyız. Dünyada fakirlik içinde olanlara yeterli yiyecek ve kaynak vermeliyiz ve gelecek nesillere temiz ve sağlıklı bir gezegen bırakmalıyız yani başka bir deyimle sadece bize düşen payı almalıyız. Yaşamı değerli kılan nedir sorusuna, çoğu insan maddi olanlardan çok maddi olmayan dostluk ve aşk gibi şeyler olduğu cevabını verirler. Bunlar için de hiç bir sınır yoktur.
Dünyanın sınırlı olduğunu itiraf etmek, sonsuz sahip olma duygumuzdan, durmadan yeni şeyler edinme esaretinden kurtulup özgürleşmemize yardım eder ve gerçekten anlamlı olanlara zaman ve güç ayırabiliriz. 

Kuzeydeki endüstrileşmiş toplumlarda yaşayanlar, güneydeki fakir toplumlardan daha fazla tüketiyoruz. BM’in tahminine göre kırk sefer daha fazla, kişi başına tüketim. Bizim dünyaya verdiğimiz zarar daha fazla. Bundan dolayı kuzeyin nüfus artışını sınırlaması önemli. Nüfus artışının nedeni oldukça karışık ve hassas bir konu. Fakat  kuzey Hindistan’daki Ladakh’da olan değişimi belgeleyen Helene Norberg Hodge’nin çalışması adam akıllı açıklayıcı. Himalayanın bu izole bölgesinde, eko sistemle yaşanırken yerel halkın nüfus artışı dengeli. Fakat  Hindistan hükümeti paralı ekonomiyi uygulamaya başladıktan sonra, Ladkherlerin çoğunluğu uzaktan gelen mallara bağımlı oldular ve satın alabilmelerinin tek yolu da paralarının olması olunca, nüfus artışındaki dengeleri bozuldu. Çünkü nüfus artışını dengede tutma ihtiyaçları ortadan kalktı. Şimdi nüfusları artmakta. Kuzeyde olduğu gibi güneyde de tüm klasik ‘gelişme’ nin hedefi insanların para ekonomisine katılmalarıdır. Yerel ihtiyaçların karşılanması için yerel üretimin yerine dış ticaret geçmektedir. Kuzeyde buna ekonomik büyüme deniyor ve yaşamak için gerekli doğal kaynaklardan daha fazla uzaklaşıyoruz. Sadece  kendi lokal kaynaklarımıza dönerek sürdürülebilir bir topluma erişebiliriz.   

KÜRESEL SORUNLARA YEREL ÇÖZÜMLER

Dünya içinde eşsiz bir çeşitlilik barındırır. Fiziksel, biyolojik, kültürel koşullar her yerde farklılıklar gösterir. Bir coğrafya için doğru olan, başkasında doğru olmayabilir. Permakültürün ilkeleri detaylı kurallar halinde değildir. Ancak yerel bilgilerle kullanılabilir ve sonuçlar yerine göre farklılıklar gösterebilir. Klasik yöntemse geleneksel yerel yöntemleri yok ederek yerine birbirinin aynı olan global kültürü koyar. Tarımda buna yeşil devrim adı verildi ve kısa zamanda hasat çok arttı. Fakat  fosil yakıtlara bağımlılıkta arttı ve yarattığı kirlilikle hem doğal sistemi hemde insan toplumunu kirletti. Bu sürdürülebilir değil. Permakültürün ana fikri var olan üzerine çalışmaktır: birincisi en iyi olanı koru, ikincisi var olanı düzelt ve son olarak yeni metotları uygula. Bu yöntemle yapılan asgari değişiklik azami sonuç verir, fazla enerji gerekmez, doğa ve insan çevresi az zarar görür. Büyük çapta uygulanabildiği gibi küçük çapta da uygulanabilir. Çözümler ülkeden ülkeye değişebildiği gibi yerel bir bölgeden başka bir bölgeye değişebilir ve hatta bir bahçeden diğerine farklı olabilir. Mikro iklim, toprağın durumu ve bitki örtüsü dikkate alındığı gibi çiftçilerin veya bahçe sahiplerinin ihtiyaçları, tercihleri, yaşam tarzları da dikkate alınır. 

İKİ TAVUĞUN ÖYKÜSÜ

Pratikte permakültürün nasıl işlediğini göstermenin en iyi yolu örnek vermektir. Permakültüre göre en iyi örnekde tavuk yetiştiriciliğidir. Kafeste tavuk yetiştirmeyle yapılan karşılaştırma çok açıklayıcıdır, özelliklede tavukların ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı ve kazancın nasıl kulanıldığını her iki yöntemle göstererek- 

KAFES TAVUĞU

Kafeste yetiştirilen tavukların yemleri, traktörle ya da diğer makinalarla yapılan tarımla, suni gübre ve zehirlerle yetiştirilir ve bunların da hem kullanılması hem de üretimi, çok enerji ve hammaddeyi zorunlu kılar. Yeme genellikle balık unu ve sojadan oluşan protein eklenir.  Hem de bu halkı protein eksikliği çeken fakir ülkelerden, ithal edilerek yapılır. Soya fasülyesi de büyük bir ihtimalle balta girmemiş ormanlar kesilerek açılan toprakta yetiştirilmiştir. Yemin karıştırıldıgı fabrikaya hem çiftçiden hem de tavuk çiftliğinden trasport zorunludur. Tavuklara pompalanan su, su şebekesinden gelir. Hem tavuk fabrikasını kurmak hem de işletmek için çok miktarda enerji zorunludur, bu enerjinin içinde tavukların vücudundan çıkan ısıyı ve kötü kokuyu alması için kurulan havalandırma sistemini de eklemeliyiz. Maddi ihtiyaçları karşılamak için yapılan tüm çabalar enerji kullanımını zorunlu kılar ve çevreyi kirletir. Tavukların rahatı için hiç bir çaba gösterilmez. Ürün olarak da sadece yumurta sayılır. Yumurtadan kesilen tavuklar, düşük kaliteli et olarak satılır. Gübre kurtulunması gereken bir sorun olarak görülür. Tavukların başka katkılarının olacağı düşünülmez bile. 

PERMAKÜLTÜR  TAVUĞU

Permakültür tavuğunun yiyeceği genellikle evde yetiştirilir. Tavuk bahçesinde tavukların yiyebileceği tohum ve meyvaların yetiştiği ağaç ve çalılar vardır. Yiyecekleri ibiklerinin önünde yetiştiği için yem transportu gerekmez. Tavuklar kendi yiyeceklerini kendileri arar. Bazı zamanlar ek yem gererekebilir ama iyi işleyen bir sistemde bu ihtiyaç en aza indirilir. Tavukların kendi yemini kendi aradığı sistem, permakültürün iki önemli prensibine örnektir; yiyeceği ve tüketicisini aynı yere koyarak aralarında karşılıklı bir ilişki olmasını sağla ve ağaç, çalı, birkaç yıllık bitkilerden mümkün olduğunca çok yararlan. Bir kaç yıllık bitkilerin, bir yıllık bitkilere göre en iyi tarafı bir kere kök saldılar mı, nerdeyse hiç bakıma ihtiyaçlarının olmamasıdır. Oysa bir yıllık bitkilere her yıl emek vermek gerekir. Bu sistemle yem için emek vermek gerekmez, tavuklar kendi yemleri için kendileri çalışır. Tavukların bahçesine yakın bir buğday tarlası, meyva bahçesi veya sebze bahçesi varsa tavuklar buralardan yararlanabilir. Buğday hasadından sonra tavuklar tarlaya salınırsa dükülen tahılı yerler. Böylece tavuklar kimsenin işine yaramayacak dökülen tahılı yiyerek kendileri için bir kaynağı değerlendirir. Meyva bahçesinde, yaşam evrelerinin, topraktaki kısmında olan zararlı böcekleri tavuklar yiyerek zararlı böcekleri kontrol altında tutarlar. Tavuk ve meyva bahçesi arasındaki işbirliği, pemakültürün sürekli  geliştirmeye çalıştığı  karşılıklı yardımlaşmaya dayanan işbirliğidir. 

Aynı işbirliği sebze bahçesi ve tavuk  için de geçerlidir. Buna ‘tavuk traktörü’ adı verilir -Bu yüzlerce tavuğun pulluk y ada saban önüne bağlanması anlamına gelmez. Tavukların doğal davranışları gagalama ve eşelenmelerinden faydalanmadır. Böylece yabani otlar ve zararlı böcekler kontrol altına alınır. Tavuklar bir süre küçük bir alanda tutulur. Bunun için ya çevreleri çitle çevrilir veya taşınabilir telle çevrilmiş bir kutunun içinde tutulur. Bir kaç gün gibi kısa bir zamanda bulundukları yeri temizler, gübreler ve besin ihtiyaçlarını büyük oranda karşılarlar. Tavukların ekin tarlasıyla, meyva bahçesiyle ve sebze bahçesiyle ilişkileri, permakültürün iki prensibine daha örnektir. Birincisi, her ihtiyaç bir kaç yönden karşılanmalıdır. Biz de tavuklarda olduğu gibi besinlerimizi çok yönlü elde etmeliyiz. Dünyada besin ihtiyacı başlıca dört bitkiyle sağlanmakta; pirinç, buğday, mısır, patates. Değişen şartlar, mesela küresel ısınmayla bu besin maddelerinde azalma durumunda etkilenmemiz çok fazla olacaktır. Bunun için beslenmedeki ana besin maddelerini çok fazla artırmalıyız. İkinci prensip ise; her bitkinin, hayvanın ve binanın birden çok fonksiyonu olmalıdır. Bitkilerin çoğu veya hayvanlar birden çok ürün verirler. Gagalama ve eşeleme bir ürün olarak görülmelidir. Özenle seçilen hayvan ve bitkilerle, elde ettiklerimiz daha fazla çeşitlilikte olur. Tavuk besini olarak kullanacağımız bitkilerden biride katır tırnağıdır. Tohumlarıyla sadece tavuklara yem sağlamaktan başka toprağın veriminide artırır. Havadan nitrojen alarak topraga verir. Ayrıca atlara ve sığırlara kışlık yem, yakıt ve tüm yıl açan çiçekleriyle ( İngiltere’de) arılara besin kaynağı olduğu gibi bizimde göz zevkimize hitap eder. Biz büyük yumurta üreticileri gibi tek bir ürün peşinde değil, daha fazla ürün peşindeyiz. Permakültür bu yönüyle, kılasik tarımdan daha üstündür. Ana ürün daha az olsad a, toplam kazanç fazladır çünkü biz aynı zamanda birden fazla ürün elde ediyoruz. 

BİRLEŞTİRİLMİŞ KÜMES VE SERA

Permakültür sisteminde kümes mümkün olduğunca yöresel üretilen malzemeyle yapılır. Bir fıçıda çatıdan akan yağmur suyu biriktirilir. Bütün yıl tavukların su ihtiyaçlarını karşılayamasa da yağmur suyunun fıçıda biriktirilmesi ile çok düşük enerjiyle, su elde edilir. Gerekli olan sadece bir fıçıyla, yağmur borusudur. Olduğu yerde kullanıldığı için pompaya da ihtiyaç yoktur. Eğer şebeke suyu kullanılıyorsa kısa zamanda kendi kendini de ödeyecektir. Kümesimizin özelliği, güney duvarına yapılan seradır. Geceleri tavukların vücut ısısı serayı ısıtır, soğuk kış sabahları sera tavukların ısınmasını sağlar. Ayrıcada tavukların solunum yoluyla verdiği karbondioksit bitkiler tarafından alınır. Her iki metod karşılaştırıldığında ortaya çıkan model: Çalışma = sistem tarafından ihtiyaç giderilmez, Kirlilik = ürünler sistem içinde kullanılmaz. Kafes sisteminde sürekli enerji kullanımına ihtiyaç duyulur. Bu bağımlılık permakültür sisteminde bir çok fonksiyonun birlikte işlemesiyle elenir.

Kafes sisteminde tavukların ürettiği sıcaklık, karbondioksit ve gübre kirlilik olarak görülürken permakültürde yararlı ürünler olarak görülür. Sistemdeki çeşitlilik tüm  ürünlerden yararlanılmasını mümkün kılar. Tavuk, sera, buğday tarlası, meyva ve sebze bahçesinden  oluşan sistemde değişik kısımlar işbirliği içindedir. Sadece tek kültürden oluşan kafes sisteminde işbirliği yoktur. Bu çeşitlilik ancak küçük ölçekli olunduğunda mümkündür. Yüz binlerce tavuğun bir arada tutulduğu bir yerde büyük ölçülerde yem alınmasından başka çıkar yol yoktur. Tavukların bahçeye salınması da imkansızdır. Yağmur suyunu biriktirmek için çatının kullanılması örneği de başka bir permakültür prensibidir. Gerçekte enerjiyi üretmek mümkün değildir, sadece enerjiyi bir biçimden başka bir biçime çevirebiliriz. Sınırsız olan güneş enerjisini başka kullanım alanlarına çevirmek tamamen kazançtır. Oysa ki fosil yakıt kullanımı sadece zarar ve kaybetmedir. Güneşin sayesinde yağmur, rüzgar ve tüm canlıların enerjileri var. Serayı ısıtmak için elektirik veya gazyağı kullanmak yerine tavukların kendi vücut ısılarının kullanılmasıyla biyolojik bir kaynak değerlendirilir. Bir ihtiyaç biyolojik kaynak kullanılarak karşlandığında, fosil yakıtlara veya madenlerden çıkarılan minerallere gerek kalmaz. Burda en büyük kazanç tüm enerjinin güneşten gelmesidir. Petrol, kömür ve diğer hammaddelerin hisse senet değerlerinin değişmesinden etkilenmeden, güneş enerjisini hem biz hem de bizden sonraki nesiller sonsuza kadar kullanırız.

BÖLGESEL DENGE 

Permakültür büyük ölçüde planlamayı kapsar. Uygun ilişkileri ortaya çıkarabilmek için her şeyin doğru yerde olması önemlidir. Kümes tarlanın veya meyva bahçesinin yanındaysa, işbirliğinin sağlanması için kapıyı açmamız yeterlidir. Kümes ve sera yanyanaysa ısı ve gaz değişimi sağlanır. Günümüzde ekili alanların veya bahçelerin düzenlenmesinde, nasıl işleyeceğinden çok göz zevkine önem veriliyor. Permakültür prensipleriyle yapılan bir düzenlemede başlıca hedef mümkün olan üretimi sağlamak, kendi koşullarıyla yaşaması ve sürdürülebilir olmasıdır. Bu eko sisteme benzeyen tasarım göz zevkinede hitap eder. Serbest dolaşan tavuklar için büyük bir sistemi düşünün; nasıl kokar? Nasıl görünür ve duyulur? Bir fabrikayla, süs bahçesini karşılaştırmak gibi değil mi? Aslında bir süs bahçesi kurmakla, serbest dolaşan tavuklar için tavuk bahçesi kurmak aynı benzerliktedir. İkisi de planlanırken; yan yana birlikte iyi gelişen bitkiler seçilir, bitkilerin yeterli ışık ve su almaları, çiçek açıp meyva vermeleri için toprağın ve iklimin uygun olması önemlidir. Hatta ikisindede aynı bitkiler seçilebilinir, süs bahçesinde süslü görünüşü için seçilen bir bitki, tavuk bahçesinde de tohumu için seçilir. Permakültür ilkelerine göre planlanan bir alan aynı zamanda etiktir. Kafes içindeki tavukların hayat şartlarını iyileştirmek imkansızdır. Permakültür sisteminde ise hayvan dostu olmak kolaydır çünkü çıkış noktası hayvanların serbest yem aramalarına ve hayvanların doğal davranışlarını bir hediye olarak görmeye dayanır. Hayvan haklarını savunmada pemakültür tekel değildir ama hayvan hakları temel öğelerindendir ve hayvanlara sadece acımayla yaklaşmak sınırlayıcıdır. 

ŞEHİR 

Şehirlerde tarım yapılması inandırıcı gelmiyor ama enerjinin şimdikinden de fazla pahalı olacağı zamanlar şehirde yaşamın devamı, bunu yapmamıza bağlı. Şehirlere sadece yiyecek transportu için çok büyük miktarlarda enerji harcanıyor. Yaşadığımız yerde mümkün olduğunca kendi yiyeceğimizi üretmek zorundayız. Parklar bu gelişme için uygun yerler. Parklardaki ağaçların yanı sıra, meyva ve kuru yemiş veren ağaçlar dikilebilir ve parklar dinlenme alanlarımız olduğu gibi yiyecek elde ettiğimiz yerler de olur. Belediyelerden kiralanan toprak parçalarında sebze yetiştirme de bir başka örnek şehir hayatındakendi geçimini sağlamak için. Şehirlere üç boyutlu baktığımızda daha fazla tarım olanakları olduğunu görürüz. Binaların duvarlarına meyva veren sarmaşık türü bitkiler ve meyva ağaçları dikilmesi, balkonlar ve düz çatılar tarımın çeşitli düzeydeki şehir versiyonudur. 

Güneydeki duvarlar bir çok meyva ağacı için idealdir, özellikle de şeftali gibi hassas olanlar için. Hatta cüce boyutlarda olan ağaçlar saksıda yetiştirilebilir. Bazı erik çeşitleri kuzey duvarına yakın yetişebilir. Bunlar yaban çileği, yaban üzümü gibi bitkilerle karıştırılarak gölge alanlardan fayda artırılabilir. Gölge olan alanlar, duvarları beyaza boyama veya ayna yerleştirmeyle aydınlanma artırılabilinir. Alışkın olduğumuz tüm sebze ve meyvaları şehirde yetiştirebiliriz. Eğer enerji kaynaklarını oldukları yerde iyi değerlendirirsek, bazı ekzotik çeşitleri bile yetiştirebiliriz. Toplam ihtiyacımızın ne kadarını şehirde yetiştirebileceğimizi tam bilmiyoruz ama bir çoklarının düşündüğünün tersine daha çok ürün elde edileceği kesin. Apartmanda oturanlar küçük balkonlarında veya apartmanın arka bahçesinde yiyeceklerinin bir kısmını yetiştirebilirler. Tabii ki aile tüketiminin ancak küçük bir kısmını karşılar ama yetiştirdiklerinin hem ekonomik hemde kalite olarak bir değeri vardır. 

Yeni toplanan sebzelerle günlerce önceden toplanıp satılan sebzeler arasındaki kalite farkı çok büyüktür. Bundan dolayı yakın çevrede yetiştirilenler, miktarlarından çok besin değerleriyle önemlidir. Bu özelliklede salata yapılan yeşil sebzeler için geçerli. Çok küçük alanlarda yetiştirilen marul çeşitleri var, örneğin ‘salad Bowl’ bir seferde tüm marul sökülüp çıkarılmaz, yaprakları toplanır. Başka marul çeşitleri tercih edildiğinde de saksılarda yetiştirebilen cüce türler seçilir. Yapraklı sebzelerin çoğunluğu kesme-biçme yöntemiyle yetiştirilebilinir: tohumlar ekilip bitki büyümeye başladıktan sonra, büyüyen dallar dibinden kesilir ve yeniden büyümeye bırakılr. Bu işlem tekrarlanılınarak elde edilen yeşillik, olgunlaşıncaya kadar beklenip toplanan yeşillikten daha fazla olur. Tohumların çimlendirilmesi evde yapılan tarıma başka bir örnektir, fasülyenin tüm çeşitleri, bezelye, mercimek, ayçekirdeği, alfa alfa, buğday gibi çeşitli tahıllar çimlendirme için uygundur.

Çimlendirilen tohum filize dönüştüğünde, besin içeriğinin sindirimi daha kolaylaşır, böylece aldığımız besin miktarı artar ve ayrıca filizlerin tazeliği ve vitamin miktarıda kuru gıdalardan daha yararlıdır. Sarmısak gibi bitkiler ekim alanları küçükde olsa ekonomik yarar sağlar. Kekik ve rosmarin gibi güneş seven baharat bitkileri balkonun güneyinde yetiştirilir. Nane , citron melis gibi gölge seven otlarda balkonun kuzey tarafında yetiştirilir. Baharat otlarının taze tüketilmeleri, iyileştirici özelliklerinden ve tatlarından daha fazla faydalanmamızı sağlar. Şehrin bazı bölgeleri  hava kirliliğinden dolayı ekime elverişli olmayabilir. Permakültür içinde ağırlık noktası, bireylerin ve küçük grupların insiyatiflerini kullanmaları olsada, bu tür bölgeler için siyasi kararlarlarla efektif sonuç alınır. Kurşunsuz benzinin fiatı düşürülünce, bir çok yerde kurşun seviyesi tehlikeli boyutun altına indi. Kurşun kirliliğinin sorun olmaya devam ettiği yerler, daha çok toprağa yakın kısımlar. Balkonlar ve sokağa yakın olmayan iç bahçelerde tarım yapmak uygun. Kurşun miktarını ölçmek için toprak ve yaprak analizi de, kuşku duyulan yerler için yapılabilinir.

Bitkilerde iyi olan bir şey de, zehirli maddeleri almada sınır koyma yetenekleri. Bundan dolayı şehirde yetişen sebzeleri yemek, şehir havasını solumaktan daha tehlikeli değil. Ama kirlilik topraktaki mikroorganizmaları öldürdüğü gibi toprağın verimini de düşürür.

YAŞAYAN EV 

Evin kendi içinde bir enerji sistemi vardır ve permakültürde kurduğumuz sistem fosil yakıtların yutulması yerine, güneş enerjisini depolamaktır. Buda genellikle pasif güneş ısısı sistemiyle olur. Teknik araçlara gerek kalmadan evin ısı ihtiyacını direk güneşten alabilmesi, evin yapımı ve biçimiyle olanaklıdır. Evin pasif güneş enerjisini alacak şekilde yapımı oldukca kolay. Geleneksel ev yapımından % 5 daha pahalı ama düşük ısınma masrafıyla, beş yıl içinde fazla olan masrafını geri öder. Var olan bir evi pasif güneş enerjisi alacak şekilde tadilat yapmak zordur ama yinede bir çok şey yapılabilinir. Hava akımı olan yerleri kapatmak, basit ve az çalışma gerektirmesine rağmen büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlar. Bir diğer yöntemde evin dış duvarının izalasyonudur. Güneş enerjisinden faydalanmanın bir yoluda, evin güney tarafına camlı bir dış oda yapmak. Bu mümkün değilse, evin en çok güneş alan tarafına veya çatıya yapılabilir. Bu hem ekim yapacak bir yer sağlar hemde  kümesle sera arsındaki enerji alışverişine benzer. Kışın dış odanın sıcaklığı eve çekilir, yazınsa dış odada yükselen sıcaklık evin kuzey duvarının serin havasını çekerek evin soğumasını sağlar. Camlı dış odada tarım yapılarak, evin fazla ısısı yiyeceğe dönüştürülür. 

Binaların enerjinin verimli kullanımında, bitkilerde kullanılır. Binanın kuzey duvarında yetişebilen sarmaşıklar, kışın evin ısı ihtiyacını azaltır. Sarmaşık küçük hayvanlarıda korur, duvar tuğladan yapılmışsa dökülüp bozulmasına engel olur. Binalarda canlı bitkilerin kullanılmasına ‘biotektur’ adı veriliyor, yenilenemeyen malzeme yerine biyolojik malzeme kullanmanın başka bir şeklide bu yöntem.Piyasadaki  malzemeler kullanıldığında nereden geldiğini bilmeli ve seçtiğimiz malzemede doğayı ve insanı düşünmeliyiz. Fazla enerji kullanılan aliminyum gibi malzemeler, işçilerde kansere yol açan bir kısım mineral yün, titaniumdioksitli boyalar ( tehlikeli olmasalarda  üretimleri çevre kirliliğine yol açar) kaçınmalıyız. Hepsinin altarnatifini bulabiliriz. Örneğin yün ve mantar gibi doğal izalasyon malzemesini çürüme, yangın veya farelere karşı  boraksla koruyabiliriz. (Ünzile’nin notu:”boraksın nasıl kullanılacağı yazılmamış”)

Su şebekesinde olduğu gibi kanalizasyon sistemi de şehirlerde büyük problem. Var olan kaynaklar iyi kullanıldığında problemi azaltmak için bir çok şey yapılabilinir. Kanalizasyon borularında, yağmur suyu, lavobolardan ve küvetlerden gelen gri su, toaletlerden gelen siyah su karışmakta. Musluktan akan sudan daha temiz olan yağmur suyu, içme suyu olarak kullanılabilir. Gri su ise toalet sifonunda, bitkilerin sulanmasında ve besin katkısı olarak kullanılabilir. Üçünü ayırma yoluyla ve herbirini uygun olan alanlarda kullanmakla, şehirdeki su kullanımı azaltılır. Bunun için yapılacak tesisat işinin masrafı, var olan sistemin masrafının yarısıdır. Kırsal alanda yağmur suyu tüm ihtiyaçları karşılar. İngilteren  çok daha fazla kurak iklime sahip Avusturalyada bir çok çiftlik yağmur suyunu değerlendiriyor. 

Tuvalet suyunun temizlenmesi için bir çok saz yataklarından geçmesi gerekir. Saz ve diğer su bitkilerinin; organik atıkları, hastalık yapan organizmaları ve hatta ağır metaller gibi kimyasal atıkları yok etme kapasiteleri vardır. Saz yatakları hem evlerden hemde endüstriden gelen atıklar için kullanılmakta. Var olan sistemde kullanılan su arıtma tesislerine göre daha az yer kaplar ve hatta plastik depolarda kurulabilinir. Kanalizasyon atıklarını sorun olarak görme yerine yaralanılacak bir olanak olarak görmeliyiz. Bir çok değerli organik madde ve bitki besin olacak maddelerle doludur. Kurtulmamız gereken bir şey olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, suni gübre üretmek için fosil yakıtlara olan bağımlılığımız sürer. Denizleri kirletmeyede devam ederiz.

Kompost tuvaletleri geliştirmek daha güvenli duruma getirmek için çok ilerleme sağlandı, saz yataklarıylada birleştirilince tam bir kanalizasyon sistemi elde edilir. Kağıt, cam, metal gibi malzemelerin geri dönüşüm için ayrıştılıp toplanması, şehirlerde nüfus bir alanda tolandığı için, kırsal kesimden daha kolay. Bu daha az enerji harcanması demek. Fakat geri dönüşüm üçüncü elde yapılmalı, ilk elde yapılacak olan tüketimi azaltmak olmalı. İkinci elde yapılacak olan geri kullanım olmalı örneğin; tekrar kullanılabilen şişeler, fazla enerji harcanmasını gerektiren camın toplanıp eritilmesinden daha az enerji gerektirir ve daha fazla iş olanağı yaratır. Bu alandada politik yaptırımların önemi var. Örneğin USA Oregon da içecekler sadece tekrar kullanılan şişelerde depozito karşılığı satılmakta. Benzeri bir kanun Avrupadada uygulanmalı. Şimdilik şehir elektiriği fosil yakıtlardan sağlanmak zorunda ama elektirik kullanımı daha efektif olabilir. Elektirik santrallerinde fosil yakıtlardan elde edilen elektirikten başka, oluşan fazlalık ısıdan yararlanılabilinir. Elektirik santralinin yakın olduğu yerleşim bölgelerinde, fazladan oluşan ısı, merkezi ısıtma sistemi olarak kullanılabilinir. Bunun gerçekleşmesi ancak yerleşim yeriyle, elektirik santralinin arasındaki mesafe az olursa mümkün. 

En iyi enerji kaynağı tasarruf edilen enerjidir, tüketimi azaltan tüm yöntemler örneğin; düşük enerji lambalarının kullanımı ve az enerji kullanan elektirikli aletlerin kullanımı,  ekonomik olduğu gibi elektirik üretimiyle oluşan kirliliğide azaltır. Yukarıda bahsedilen fikirlerin hepsi sürdürülebilir bir yaşam yaratmada oldukca yeterli ama belediyelerin ve enerji şirketlerinin negatif ilgisizlikleri karşısında, bireylerin ve ailelerin yaptıklarından daha fazlası gerekiyor. Bunun çözümü, yerel alanlarında insanların kendi örgütlenmelerini kurmaları. Bu da Avrupanın değişik yerlerinde, tüm Dünyada başladı bile. 
BAHÇE
BAHÇE PLANLAMASI 

Permakültür için şehirler kuşkusuz bir meydan okuma. Banliyölerin ve kırsal kesimin şartları daha iyi çünkü şehirde olanaklı olanlar, buralarda da geçerli artı bahçelerin verdiği büyük imkanlar var. Bahçe planlaması yapılırken permakültürün en değerli prensibi belki de bahçeninin kuşaklara(bölümlere) bölünmesi. İnsani aktivitelerin en fazla olduğu yerlerde, en çok iş gerektiren  bölümlerin yerleştirilmesi esas alınır. ‘En iyi gübre bahçıvanın gölgesidir’ sözüne rağmen, genellikle evlerin yakınına çiçekler dikilir, sebze bahçesi ise evin en uzak ve görünmeyen yerine yapılır. Her gün görülecek yerde olan sebzeler daha iyi gelişir. İhtiyaçları zamanında farkedilir, solmadan sulanırlar, yabani otlar daha sık temizlenir. Ayrıca göz önünde olan sebzeler daha çok yenir. Sebze bahçesinde toplanmayıp çürüyen sebzeleri görmek üzüntü verir.

Bazen günlece sebze bahcesine kimsenin bakmadığı zamanlar vardır, olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmiş sebzeler görülmez. Bazen de bilinmesine rağmen yağmur yağdı, çocuklar ağlıyor, yemek pişirilecek bahaneleriyle insanlar evden uzak sebze bahçesine gidemezler. Kapıdan bir dışarı çıkılsa her şey çok kolaylaşacaktır. Mutfak penceresinden görülen sebze bahçesinden alınan ürün fazladır. Bu yüzden sebzelerin evin yakınında yetiştirilmesi daha fazla verim için gereklidir. Sadece seçim yapmak gerekiyor; aynı çalışmaya daha fazla yiyecek veya aynı miktarda yiyecek için daha az çalışma.

Kuşaklara bölme böyle basit ve etkili işler. Bahçenin görünüşünün önemli olmadığı anlamına gelmez bu yöntem. Bir çok sebze kırmızı mangold, kıvırcık marul, bir çok baharat otu dekoratiftir. Aynısefa çiçeği ve tere çiçeği gibi bir çok çiçek yenilebilir. Sebzeler ve çiçekler bir arada daha iyi yetişirler ayrıca olanaklar ölçüsünde fazla çeşitlilik iyidir. Bazı sebze ve çiçekleri birlikte yetiştirme çok elverişlidir. Örneğin kadife çiçeği (tagates) domateslere zarar veren nematode (bir çeşit kurt) ve yaydığı kimyasallarla bazı yabani otları (convolvulus arvensis, aegopodium podagraria) saf dışı eder. Yararlı bir bahçe yaratırken, bitki seçimini kadar, bahçeye verilen biçimde önemlidir. Le potager, fransız mutfak bahçesinin özelliği, sebzelerin arajmanı mideye olduğu kadar gözede hitap eder. Sebze ve çiçeklerin birlikte iyi düzenlendiği bir tarh, çiçek tarhı gibi güzel ve sebze karığı kadar yiyecek verir. Çok çeşitli yıllık ürün aynı yerde yetiştirildiğinden, hasat ikiye katlanır. Kuşaklara ayırmadan başka bahçe kesimlere (sektör) de ayrılır. Burda amaç bitkilerin yerlerinin, dış şartlar dikkate alınarak seçilmesidir.

Bunlardan bir kısmı iklime bağlı etkenlerdir; güneş, rüzgar, ayaz gibi. Diğerleri de insanlara bağlı etkenlerdir; güzel bir görünüş veya komşuların hoşlanıp hoşlanmaması gibi. İklim etkenleri bahçede mikroiklim yaratır. Güneş ışığı, rüzgar, nem, sıcaklık durumu değerlendirilerek yer seçimi yapılmalıdır. Bahçenin farklı yerlerine erişen ışık durumu, hangi bitkilerin nerede daha iyi gelişeceğiyle ilğili önemli bir faktördür. Güneş, bahçenin değişik kesimlerindeki, sıcaklık derecesini farklı etkiler. Duvar gibi yapılarında sıcaklığı depolama özellikleri vardır. Güneye bakan bir duvar hassas bitkiler için uygun bir mikroiklim yaratır. Açıkta olan bahçeler ve villa bölgelerinde villalar arsında oluşan rüzgar tüneli, rüzgarın etkili olduğu yerlerdir. Bu tür yerlere, doğru bitkilerin seçimi ve bahçeye verilen biçim önemlidir. Rüzgara dayanıklı meyva veren küçük ağaç ve çalılar, kuru kabuklu meyva ağaçları, frenk üzümü çalısı gibi bitkiler bir çok kullanım alanları içinde, çok iyi bir rüzgar korunağıdırlar.

Ağaç dikmeden veya değiştirmesi sonradan zor olan bir şeyi yapmadan, bir yıl bahçe gözlenip tanınmalıdır. Değişik mevsimlerde nereler aydınlık ve gölge, neresi rüzgarlı, neresi rüzgar almıyor. Baharda nerede kırağı oluyor? Genelde ağaç ömrü insanınkinden uzundur. Agaç dikmede acele edip sonradan pişmanlık duymaktansa, bir yıl gözlemleyip, değerlendirme yaptıktan sonra en uygun yere dikim yapılmalıdır. Bahçeciliğe yeni başlayan biri, önce küçük bir bölümden başlamalı. Bakamayacağı kadar büyük alanda tarım yapmaya kalkmak çok sinir bozar ve yıpratır. Bahçe işi bir görev gibi hissedilir ve hiç bir şey istendiği gibi olmaz. Gerektiği kadar ilgi gösterilen küçük bir alan, büyük bir alanın veremediğini verir. Alanın ne küçüklükte olacağı bir çok faktöre bağlıdır; insanın zamanı, ne yetiştirmek istediği vb. Ama üç metre yerde yapılan üç yoğun ekim, mutfağa yeterli ürünü verir. Ekim yapılmayan alan yeşil gübre için, örneğin yonca (medicago sativa) değerlendirilir. Yabani otların yayılmasını kontrol altına aldığı gibi toprağın verimini artırır. İlk ekim denemesinden sonrada bahçede ekilecek yerlerin toprağı iyileştirilmiş olur.
TEMBELLER IÇIN BAHÇE 

Yenilebilir bir sürü çok yıllık bitki bahçede yetiştirmeye uygundur. Meyva ve kabuklu yemiş verenlerin dışında çok yıllık sebzelerde var; enginar, kuş konmaz, perennial broccoli, çeşitli soğanlar,  hindiba çeşitleri bunlardan sadece bazıları. Genelde baharat olarak kullanılan bitkilerde, sebze ve özelliklede salata olarak kullanılabilir. Bunlardan bir kaçı; oğul otu (melissa officinalis) rezene ve değişik türde nane çeşitleri. Çok yıllık bitkilerin çoğu yerlidir. Bahçede yabani bitkilerin yetiştirilmesinin olumlu yanı orada yetişmek istemeleridir. Binlerce yıllık evrimleri onları yerel koşullara uygun hale getirmiştir. Ekimini yaptığımız bir çok bitki dünyanın başka yerlerinden gelmiştir, yaşamaları için çok özen gerekir ve aslında onlara yabancı bir ortamda ürün verirler. Yerli bitkilerin ekimini yapmak doğayla birlikte çalışmaktır, aksi doğaya karşı çalışmadır. Bitkileri bizim istediklerimizi vermeye zorlamak yerine bize verdiklerinin kıymetini bilmeliyiz. Bu çatışma yerine işbirliğini seçmektir. Böylece hem yerli ekoloji koruruz hemde kendi yaşamımızı kolaylaştırırız.

Yerli bitkilerin fazla emek harcanmadan ‘yabani ot gibi’ büyümeye yatkınlıkları vardır. Bir çok böceğe ve mikro organizmaya sorun yaşamadan ev sahipliği yaparlar çünkü bir birleriyle uyum sağlamışlardır. Çok yıllık bitkilerin bir diğer olumlu özelliğide ilkbaharın başında yeşerirler. Kışı toprak altında kök veya yumru olarak geçirirler, bahar geldiğinde bir sürü yaprakla topraktan fışkırmaya hazırdırlar. Tam bu zamanda bir yıllık bitkiler ya henüz ekilmemiş tohum halinde yada küçük saksılarda filiz halindedirler. Kışın çok yıllık bitkiler solduğu zaman, hasadı yapılan bir yıllık bitkiler vardır, örneğin yeşil lahana, brüksel lahanası, kök bitkiler ve kış lahanası. Çok yıllık bitkilerle bir yıllıkları birbirlerini tamamlayacak şekilde ekerek, tüm yıl boyunca ürün alırız.

Bir yıllık bitkiler söz konusu olduğunda, toprağın bellenmediği yöntem seçilir permakültürde. Henry Doubleday Research Assocition tüm ingiliz adalarındaki bahçelerinde, bellemeden sebze üretmeyi denemiştir. Alınan sonuç klasik yöntemdekiyle hemen hemen aynıdır, fakat sonuç yıldan yıla değişebilmektedir. Bu metod daha az çalışma gerektirir, toprağın belle ters yüz edilmesi yerine, toprak dirğenle gevşetilir. Ekilecek patateslerin üzeri saman gibi bir malzemeyle örtülerek,  patates bile bu yöntemle ekilebilir. Belleme yapılmayan  toprakta bazı bir yıllık bitkiler yardımsız kendi kendilerine ekimlerini yaparlar. Kendi kendine çoğalabilen bitkilere örnek; maydonoz, ıspanak ve mangold. Ayrıca yabani yenilebilir bitkiler de kullanılabilinir. 

Belleme yapılmadan ekim yapılan bir bahçede, ekim yapılan karıklara basmamak önemlidir. Genellikle kullanılan bir yöntem, aralarında dar yollar bulunan yükseltilmiş karıklardır. Karıkların genişliği her tarafından ulaşılacak kadar olmalıdır, böylece ayak basmadan sebzelere ulaşılır. Bu yöntemle 120 cm genişliğinde karıklar ve 50 cm genişliğinde yollar yapılarak çok iyi işleyen bir sistem oluşturulur ama alanın nerdeyse üçte biri dar yollara ayrılır. Bu oranlar anahtar deliği şeklinde karıklar yapma yoluyla iyileştirilebilir. Ortadaki bir noktadan veya ana yoldan içeri doğru küçük anahtar deliği şeklinde yollar düzenlenebilir. Anahtar deliği şekli verilmiş karıkların ortasında veya ana girişte durulduğunda sebzelere sorunsuz yetişilebilinir. Burada en çok bakım gerektiren ve uzun süre hasadı yapılan yapraklı bitkiler ekilir. Biraz ilerisine ve yine ulaşılabilen yere daha az bakım gerekenler ekilir. En uzağa da sadece ekilip, hasat zamanı toplananlar ekilir. En uzaktaki bölüme yetişmek zor olsa da kuru havalarda üzerine basılmasında sakınca yoktur. Bazı yerlere konulan taşların üzerine basılarak hava durumu ne olursa olsun her tarafa erişilebilir. Anahtar deliği şeklindeki karıklar pratik olmalarının yanısıra görünüşleri düz karıklardan daha güzeldir. Bundan dolayı süs ve yiyecek bitkilerin birlikte ekildiği tarım şekline elverişlidir.

Yabani otların gelişmesini önlemek, nemi korumak, toprağı yağmurve güneşten korumak için toprak üstüne yayılan malzeme her şey olabilir. Örtülen malzeme çürürken aynı zamanda toprağı zenginleştirir. Her tür toprak örtme yöntemi permakültüre uygundur. Doğal durumda olduğu gibi toprak kendi haline bırakılır ve daha az iş gücü harcanır. Yeni arazi açmak içinde belleme yerine toprak örtme yöntemi kullanılabilir. Böylece var olan otlara ışık gelmesi engellenerek yok edilirler. Bu amaç için siyah plastik torba kullanımı iyi sonuç verir. Tabi ki yeni torba almak yerine kullanılmış olanlar tercih edilmeli. Karton, eski halı ve kilimlerde kullanılabilinir. Topraktaki yabani otların yok olması bir ekim sezonudur ama hemen ekim yapılmak isteniyorsa ve otlar çok kuvvetli değilse örtülen malzemenin arasından da ekim yapılır. Tabi ki toprağın üzerini kaplama yönteminde tüm yabani otlar yok edilemez ama miktarları kontrol edilebilecek bir seviyeye düşer. Aslında biraz yabani ot çeşitliliği artırır ve bahçenin eko sistemi için iyidir. Kara hindiba gibi yabani otların kökleri çok derindedir ve mineralleri çeker, köküne dokunmayıp sadece yapraklarının koparılıp, toprak örtmede kullanıldığında hem toprağa besin verilir hemde kökü ‘ besin pompası’ olmaya devam eder. Ayrıca bu yabani ot yenilebilir otlardan. Sarmaşık türü yabani otlar toprağın üzerine kapattıgımız malzemenin arasındanda büyür ama örtü malzemesi kaldırıldığında, kökleri zayıfladığı için kazmaya gerek kalmadan, kolayca çekilip çıkarılırlar.Yerleşmiş bir bahçede fidelerin arası organik olan her şeyle biçilmiş çimen, yaprak, şeritler halinde kesilmiş kağıt gibi örtülür. Böylece yabani ot temizleme yapılmadığı gibi toprağın nemi korunduğu için, sulamada  % 40 kadar azalır. 

ORMAN BAHÇESİ

Robert Hart tarafından tanıtılan ‘orman bahçesi’ permakültür içinde en çok uygulanan yöntemdir. Doğal ormandaki değişik katmanlar gibi bir bahçe düzenlenir: meyva ağaçlarından oluşan bir tavan, bir katman daha alçak boyutta ağaçlar, bir katman kabuklu yemiş ağaç veya çalıları, küçük yemiş türü meyva veren çalılar, bir katman çokyıllık bitkiler, yumrusu, yaprağı ve meyvası yenen sebzeler, tırmanan sarmaşık (asma) türü bitkiler. Bu bahçedekilerin hepsinin birden verdiği, hepsinin ayrı ayrı vereceklerinden fazladır. Bunun da bir nedeni, çeşitlilik verimlidir ve bitkiler daha sağlıklı olur. Diğer nedeni ise orman benzeri bahçe imkanlardan fazlasıyla yararlanır. Değişik katmanlar aynı zamanda yeşermediği için güneş ışığından en iyi şekilde yararlanılır.

İlk baharla birlikte önce baharat yerine kullanılan otlar, sonra çalılar, en sonda ağaçlar yeşerir. Her mevsimde olgun olan bir çeşit vardır ve güneş enerjisinden fazlasıyla yararlanılır. Tüm düzeylerde topraktan da fazlasıyla yararlanılır çünkü değişik bitkilerin kökleri de değişik uzunluktadır ve farklı derinliklerden farklı besinleri alırlar. Böylece toprağın üzerindeki çeşitlilik toprağın altına da yansır. Bazı bitkilerin özellikleri de topraktan besin almak konusundaki üstünlükleridir. Yemediğimiz kesimler tekrar toprakla karışınca, diğer bitkiler de bu besinlerden yararlanır. Seçilen bitkiler birbirlerine uygun olmalı. Tavanı oluşturan ağaçlar az gölge verenlerden seçilmeli, örneğin gölgesinden dolayı kestane, orman benzeri bahçeye uymaz. Bu kestane permakültüre uymaz anlamına gelmiyor sadece orman benzeri bahçede gölgesinden dolayı uygun değildir. 

Çalı türü bitkilere gelince gölgede de gelişirler çünkü çoğunluğu orman ortamına alışıktır. Fındık ve kuş üzümü ormanda da yabani yetişmektedir. Ormana benzetilen bahçede yetiştirilenler aşılanmış olduğundan, yabani olanlara göre daha iyi ürün verirler ama yaratılış özellikleri gölgede de gelişme özelliklerini korurlar. Maydonoz direk güneş alan yerde değil, gölgede iyi gelişir. Bazı maydonozgiller ailesinden bitkiler, kurtcuklar ve yaprak biti gibi zararlı böcekleri yiyen sinekleri kendilerine çekerler. Seçilen sebzeler genellikle çokyıllık ve dökülen tohumlarından yeniden yeşeren bitkilerdir çünkü toprak kazılmaz. Toprağın üzeri organik malzemeyle örtülür. Yabani otlar ve nane gibi yayılma özelliği gösteren bitkiler makasla kesilir veya yağmurdan sonra toprak yumuşayınca elle çekilir. Ürünleri toplama dışında fazla yapılacak iş olmaz. Robert Hart’ın orman benzeri bahçesinde tüm mevsimlerde meyva toplanır, mayısta frenk üzümüyle başlanır ve ertesi yıl kış elmaları depolanır. İlk baharda ve yazın yeşil yapraklı sebzeler sınırlıdır, bunu da geleneksel sebze ekimiyle telafi eder. Ayrıca bir de güneş seven kekik gibi çokyıllık bitkiler için ayrı bir yer düzenlemiştir. 

İdeal bir permekültür bahçesinin reçetesi yok. Her bahçenin biçimi toprağına ve sahibinin isteğine göre biçimlenir. Herkes kendinin ve ailesinin isteklerini, ihtiyaçlarını göz önüne alarak, permakültürün sunduğu çözümlerden istediğini seçer.

Çeviri; Ünzile Tekin 2008, İsveç 

http://permakulturkiye.org/node/9

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: