Kendine Yeterli Toplum: Yerellik ve Doğayla Uyumlu Ekolojik Yaşam

Archive for the ‘Makaleler’ Category

Toplumsal Permakültür Küresel İklim Değişiminin Yaralarını Sarar Mı? Emet Değirmenci*

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:

… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/ 

 

(*) Emet Değirmenci Türkiye ve ABD’de permakültür eğitimi, tasarımı ve danışmanlığı yapmaktadır. Daha fazla bilgi için http://www.koruora.com

Reklamlar

Küreselleşme Kıskacında Trakya Tarımı – Emet Değirmenci

Emet Degirmenci

 1980 sonrası dünyada esen neo-liberalizm rüzgârı Turgut Özal’ın özelleştirme politikalarıyla Türkiye’nin tarımının da canına okumaya başladı. O tarihe kadar özellikle hububat üretiminde Türkiye dünyada kendine yeten birkaç ülkeden biriydi. Askeri rejimle demokratik hakların da ortadan kalktığı sonraki yıllarda ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmazlarla IMF uyum paketleri Trakya dahil ülke tarımını hızla (bilinçli olarak) küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başladı. Bu da kendine özgü yeterliliği olan geleneksel aile tarımını yok etmekti.

Bir tarım uzmanı değilim. Uzun yıllardır ekoloji hareketine yalnızca Türkiye değil (son 13 yıldır yaşadığım değişik ülkelerde de katkı vererek) olup bitenler hakkında küresel bir profil görmeye çalışıyorum. Mühendis altyapısina sahip olmama yanı sıra son yıllarda (uzun süredir toplumsal projelerde kazandığım deneyimlere dayanarak) ekolojik restorasyon ve permakültürü (sürdürülebilir yaşam tasarımı) meslek edindim. Bu yazıda Trakya’nın tarımını küresel sermayenin etkisinde nereye gidebileceğini tartışacağım.

Avrupa Birliği’ne Uyum ve Küresel Sermaye:

Kapitalizmin ‘büyü ya da öl’ işleyişi 20. yüzyılda daha da içselleşti ve derinleşti. Daha önce geleneksel aile tarımıyla kendine yeten çiftçiler artık İngilizce’de adı ‘agribusiness’ olarak bilinen tarım işletmeleri haline gelmek ya da ortadan kalkmak durumundadır. Bir başka deyişle; artık çiftçi büyük alanlarda yığınsal ürün üretmelidir. Böylece büyük alanlarda aynı türden plantasyon yapılacak monokültürel tarım dayatılacaktı. Bu tür bir aktivite için de devasa çiftliklere gerek duyulacaktır. Buğünden belirtileri göründüğü gibi artık çiftçiler bir işletmeci olarak yanlarında ücretli elemanlar çalıştıracak, paketlemeyi ve ürün standardını (organik dahi olsa) endüstriyel pazarın belirlediği şekilde yapmak zorundadır. Ancak bu tür bir işletmecilik küçük parçalı topraklarda olmayacağından ve de tarım kredilerinin faizleriyle küçük çiftçinin yaşaması mümkün olamadığından bir dizi geleneksel aile tarımcılığı zaman içinde hızla yok olmaktadır. Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu 2009 yılı itibariyle bu sayıyı ‘her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor’ şeklinde dile getiriyor. (1) 2010 yılında Trakya ya yaptığım ziyaret sırasında duyduğum gibi topraklarını büyümekte olan (Avrupalı ya da yerli)büyüklere’ satmak zorunda bırakılan çiftçiler ise büyük kentlerde iş ve aş arama peşine düşüyorlar. Bazıları turistik yerlerde garson, şoför ya da temizlikçi gibi düşük nitelikli sayılan mevsimlik işlerde çalışırken bazıları da sattıkları tarlanın parasıyla köşe başı bakkalı açıp modern kent yaşamına ayak uydurmaya çalışıyor. Hatta elindeki sıırlı sermayesiyle köyün zorlularından kurtulup pembe hayaller kurabiliyor. Öyle ya… hatta çocuklarını da okutur kendi çektiği zorluklardan onları sakınmış olabilirdi. Bu yarı umutvar kent yaşamının cazibesiyle çiftçiliği sonlandırma süreci Trakya’da hala devam ediyor ki; burada gençleri tarlada çalıştırmak zordur deyimini sıkça duymaktayız.

Bunun yanında TEKEL, Et-Balık, SEK’e kadar bütün kuruluşların ortadan kaldırıldığını da eklemek gerekir. Küçük çiftçinin ürününü alan bir zamanların Trakya Birlik’i artık ayçiçeği yerine kanola bitkisi üretmeyi teşvik etmektedir. Oysa kanola yağı besin değeri olarak Batı ülkelerinde yüzüne en son bakılan yağdır.

Bir de yıllardır giremediğimiz şu Avrupa Birliği var…ve daha on yıldan önce girebileceğimizi sanmadığım Avrupa sevdası kendine yeterliliğimizi silip süpürme yolunda iken… Oysa Yunan ekolojistleriyle yaptığımız bir diiz çalışmada kendileri girdiklerine bin pişman olduğunu belirtir hep. Çünkü Avrupa Birliğinin istediği yönde üretim yapmak zorunda bırakılmaktan ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin azaldığından yakınılıyor. Hatta bazen eğer Avrupa’ya fazlaysa tonlarca ürünün tarlada bırakılmak zorunda olduğundan dem vuruyorlar. Bunun yanında yerel halkın gereksinim duyduğu o topraklarda yetişebilen gıdalar ise dışardan alınmak zorundadır. Bu durum şu anki Türkiye ye de yabancı değil diyebilirsiniz. Ama Avrupa Birliği parçası olunca da durum daha da vahim olabilir.

Monokültüre dayalı üretim Genetiği Oeğiştirilmiş Organizmaları (GDO) da beraberinde getiriyor. Örneğin Trakya’da üretilen kanola bitkisi bugün değilse bile yarın GDO’lu olabilir. Çünkü Türkiye’de de GDO’lar 2010 yılı itibariyle resmen serbest bırakıldı. Böylece komşu tarlada hala sağlıklı yiyecek yetiştirme şansı dahi tanımıyor. Çünkü araştırmacılar tarafından genetiği değiştirilmiş organizmaların polenleri 15 km kadar geniş bir alanı rüzgârla etkileyebilir deniliyor. Bunun yanı sıra GDO’lu tohum firmaları pazara yayılmak için cazip olanaklar yaratıyor. Örneğin zaten tohum alma zorluğu içinde olan çiftçi için haşere ve yabani ot öldürücülerle birlikte paket halinde tohum almak daha ekonomik görünüyor. Üstelik çıkacak tohumun terminatör tohum dediğimiz kısırlaştırılmış tohum olduğunu bilmeden. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yılın tohumunu dahi kendi tarlasından alması önleniyor. Kısacası kendisine % 100 bağımlı çiftçiler oluşturuyor.

Trakya’da olup bitenler elbette dünyadan bağımsız değildir. Tarımın şirketleşmesi bizim gibi ülkeleri daha kısa sürede ve daha derinden sarsarken örneğin, Avrupa’da birazdaha entervali geniş 2 dakikada bir çiftçinin iflas ettiği Aysu’nun yukarıda belirttiğimiz yazısında açıklanıyor. Monsanto ve Cargil gibi dünya tohum tekelleri ise Türkiyede de görüldüğü üzre küresel ölçekte yayılmaya devam ediyor.

Küresel sermaye tarım işletmeciliğini elbette yalnız toprak birleşimiyle yapmıyor. Aynı zamanda Türkiye tarımını da havzalara ayırmaktadır. Bunu yaparken yörenin ekolojik bütünlüğüne ve yerel gereksinimlere bakmaksızın… Oysa Hintli bilim kadını, yazar ve aktivist Vandan Shiva önce ailenizin, sonra oturduğunuz yerdeki pazarın, eğer hala fazlanız kaldıysa bölge pazarının gereksinimini doyurun der. Uluslararası pazara gelince tüm bunlardan arta kalan gitmelidir diye de ekler. Shiva yazılarında ve konuşmalarında küresel kapitalizmin ‘Büyü ya da Öl’ politikasının Hindistan’da çok açık bir şekilde görüldüğünü sıkça dile getirir. Bu politikadan ötürü kredi borcunu ödeyemeyen ve kendine bir gelecek göremeyen çiftçilerin doksanlı yıllarda kitlesel halde intihar etmelerine tanık olan Shiva, bunun sonucu olarak NAVDANYA diye adlandırdıkları tohum koruma kuruluşunu halka dayanarak kurar. Böylece 200’den 20’ye düşmüş olan pirinç vb. bitki tohumunu koruyarak geleceği kendi ellerine almaya çalışmanın gğcğ ve onuru paylaşılır.

Bir de Trakya’daki Ergene Havzası‘na değinecek olursak yatırım ve diğer endüstride kullanılan kimyasallar sonucu Ergene Nehri’nin siyah ve köpüklü akmasının yanında Ergene havzasında oranın ekolojisine ve yerel halkın gereksinimlerine yönelik bir tarımın beli kırılmıştır. Çünkü sürekli revizyondan geçirilen havza modeli 2004 yılında yürürlüğe giren 1/100.000 ölçekli “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nı da 2020 yılına yönelik TAB (Tarımsal Alt Bölge) ve TOB (Tarımsal Organize Bölge)larla “geleceğin tarımını şekillendiriyoruz” adı altında sürdürülebilir havza yönetiminden uzaklaştırılmak istenmektedir. Böylece küresel sermayenin güdümüne daha kolay sokulabilecektir.

TAB ve TOB’ lara karşı mücadele:

2009 yılında öne sürülen Trakya’nın toprak yapısına bağlı olarak 19 adet TAB, 12 adet de TOB kurulması hedeflenmektedir. Alt bölge planlaması olarak konu edilen TAB ve TOB projelerinin ne olduğu ve hangi amaca hizmet edeceği ise açık değildir. Trakyalı avukat Bülent Kaçar kaygılarını şöyle dile getiriyor:
Ergene nehrinde ve havzasında davalı idarece etkin idari tedbirlerle önlenmeyen kirliliğin, yeraltı ve yerüstü sularını da kirlettiği gerçeğini dikkate aldığımızda, revizyon plan olduğunu iddia eden “YENİ PLAN”ın kirliliğin önlenmesini hedeflemediği, aksine havzayı ve sularımızı kirletici yeni yüklerin bölgeye taşınmasına, yerleşmesine olanaklar sağladığı görülmektedir… Çünkü revizyon planında, sürdürülebilir yaşam ve bilimsellik esas alınmamıştır (2).

Kaçak sanayi yapılarına af getirerek meraların dahi zamanla kamusal alan statüsünden çıkarılıp özelleştirmeye açabilecek bu gidişata dur demek gerekir. Kaçar aynı yazısında 2004 Bütünleşik Sürdürülebilir Havza Yönetimi Statik değil dinamiktir diyor.

2009 da ABD’nin Washington eyaletinde küreselleşmeye karşı tarım içerikli katıldığım çalıştayda geleceğin sağlıklı tarım modeline ilişkin geçmişten bir dizi ders çıkarılıyor. Geleneksel aile tarımının geçmişte Amerikan nüfusunun %70 ini beslediği anımsatılıyor. Sağlıklı bir gelecek açısından tekrar o yöne doğru bir dönüş olması gerektiği üzerinde duruluyor ve halkın hükümete bu konuda büyük bir baskısı var. Bunu da 1970’ lerde başlattıkları Topluma Dayalı Tarım (Community Supported Agricultrure) yoluyla daha geniş ölçekte uygulamak istiyorlar. 20 yılı aşkın bir çabanın ürünü olan Toplum Destekli Tarım (TDT)’da bugün ülke genelinde yaklaşık 600 ekolojik aile tarımını koruyor. Böylece kentte yaşayan ve yiyecek yetiştirecek zamanı olmayan kişiler kırsal kesimdeki geleneksel tarım emekçisinin ürününü (üyelik sistemiyle) sürekli alacağını taahhüt etmiş oluyor. Bu şekilde kentli hem sağlıklı ürün tüketmiş oluyor, hem de yediği ürünün nereden geldiğini ve hangi koşullarda yetiştirildiğini biliyor. Hatta karşılıklı birbirini destekleyen bu bağ vasıtasıyla ekim ve hasat zamanlarında çiftçisinin düzenlediği festivallere katılarak konserve yapmaktan tohum korumaya kadar yeni beceriler kazanma olanağına sahip olup üreticisiyle yüzyüze bağlantı kurmuş oluyor. Buna benzer yerel üretim ve tüketim zinciri oluşturan sistem Avrupa’da ve Asya Pasifiğin birçok ülkesinde de yaygınlaşarak uygulanmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda’daki TDT zincirine Wellington bölgesi odaklı iki yıl destek verdim ve sonuçta yeni bir diriliş yaşandığını görmek beni mutlu etti. Böylesi bir yapının insanlara ve doğal çeşitliliğe neler kattığını sonsuz. Aslında bize köy enstitülerini anımsatan kentle köyün bağlantısını sağlayacak biylesi bir modelin Türkiye de çok yakışacağını düşünüyorum. Trakya’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde de buna benzer ekolojik üretici – tüketici zinciri kurulabilir. Yoksa ne AB’ye girmek ne de dünya pazarına açılmak için tarım işletmeleri kurup tarımı modernleştirmek biiz kurtarmıyacağı gibi daha da kütüye sirikleyecektir.

Neler Yapılabilir?

Çok geçmeden elimizde kalanları tutmak ve geliştirmek açısından diğer bir örnek de Latin Amerika’dan vereyim. Yukarda belirttiüim Washinton çalısmamızda 500 yıllık tarım örgütü La Via Campesina dan da çiftçi liderleri vardı. Via Campesinalı çiftçileri yüzyüze tanıdıktan Yiyecek Özgürlüğü Hareketine daha fazla zaman ayırmaya başladım. 2004 yılında İtalya’nın Roma kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Yiyecek Güvenliği Zirvesi’ nde umutvar bir çıkış göremeyen Vıa Campesina çiftçileri yerel ölçekte ve ülke bazında örgütlenme modeli önerdi. O günden bu yana dünyanın 160’dan fazla ülkesde örgütlenerek yiyecek üretiminde kadın-erkek eşitliğinden tarım işçilerinin etik ve insani koşullarda çalışmasına ve her ülkenin yiyeceği hakkında kendi politikasını oluşturması yolunda önemli adımlar atıyor. Kısacası Via Campesina tüm yiyecek üretiminin bir sistem olarak tümden demokratikleştirilmesi üzerinde duruyor. Trakyalı çiftçi bugün ürün bazında yapılanmakta olan tarım sendikaları ve genel olarak Türkiye Çiftçi Sendikaları şemsiyesi altında güç birliği yapabilir. Yoksa kente göç eden Trakyalı çiftçiye çok geçmeden kent yaşamı dar gelecektir. Çünkü yazın gidip kuru bakliyatını getireceği köy arazisi de zamanla ortadan kalkacaktır. Hatta ilerde köyüne dönüp sattığı tarlanın patronunun tarım işletmesinde asgari ücretle çalışmak zorunda kalabileecektir.

Gelişmiş ülkelerde tarım üzerine yapılan konferanslarda geleceğin en önemli mesleği sağlıklı yiyeceğin nasıl yetiştirildiğini bilen insan olaak tanımlanıyor. O halde bugün olup bitene karşı uyanık olmak ve TAB ve TOB’ lara karşı durmak gerekir. Türkiye’nin hala ağır metallerle kirlenmemiş topraklarında Avrupa ülkeleri binlerce dönüm arazi alarak organik tarım işletmeleri kurma yolunda ilerliyor. Biz gelecekte niye onların mevsimlik işçisi olalım? Anadolu’da hala kolektif ruh kaybolmadığına göre kendi aramızda kuracağımız kooperatifler yoluyla geleceğimizi planlayabiliriz. Üstelik yapılacak (yalnızca asık yüzlü kamu görevlilerinden oluşan değil halkın coşkusuyla yapılacak) yerel tarım festivalleri ve tohum değiş tokuşuyla şenlikli toplumu yeniden yaratabiliriz.

Permakültürle bugün dünyanın birçok ülkesinde bolluk yaratan yaşamlar kurulmaya çalışılıyor. Bir başka deyişle bunun adına bizim yabancısı olmadığımız bilge köylü tarımı ve de yaşam biçimi demek daha doğru belki de…. Aslında permakültürün kökleri Anadolu’da olduğu kadar diğer yerli halkların da yaşam biçimini yansıtıyor. Öyleyse birbirimizden öğrenerek tarıma ve yaşamımıza çeşitlilik katabiliriz. Örneğin Azteklerin teras tarımından Babil’in asma bahçelerine kadar öğreneceğimiz zevkli şeyler var. Üstelik permakültür yaşamı, tarımın ötesinde enerjiden su korunumuna ve toplumu yeniden tasarlamaya kadar uzanan bütünlükçü bir yaşam için beceri seti öneriyor. Bugün Afrika bile Plan Afrika programı kapsamında hükümet politikalarına böylesi bir yaşam tasarımını almış durumdadır.

Öteki önemli bir nokta da evladiyelik tohumun korunmasıdır. Hindistandaki gibi köy ve mahalle bazında tohum bankaları kurup tohum değiş-tokuşuyla geleceğimize sahip çıkmalıyız. Amerika devlet başkanlarından biri eğer silaha sahip olursan bir ülkenin toprağına ama yiyeceğini kontrol altında tutabilirsen yurttaşlarına da sahip olabilirsin demiş. Ben bunu günümüze uyarlayarak tohuma sahip olmanın geleceğe sahip çıkmak olacağını düşünüyorum. Çünkü tohumu olmayan nüfus aç kalır!

Dipnotlar:
1. Abdullak Aysu http://www.karasaban.net/her-50-saniyede-bir-ciftci-iflas-ediyor-2/
2.Trakya Planlanıyor (!) – Bülent Kaçar 12 Temmuz 2010 – http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31548
*. Emet Değirmenci ekoloji aktivisti ve permakültür uzmanıdır. Amerika ve Türkiye’de ekoljik restorasyon/permakültür danışmanlığı, tasarımı ve eğitmenlik yapmaktadır: http://www.koruora.com
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=5232

KARDEŞ BİTKİLER YÖNTEMİ

Kaynak: http://kardesbitkiler.blogspot.com/

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlayan bir tarım yöntemidir. Uyumlu ve birbirine yarar sağlayan (gölge oluşturma, toprağa besin maddesi sağlama, zararlıları kaçırma, yararlı böcekleri çekme vs.) bitkilerin birbirinin yakınına, uyumsuz bitkilerin ise birbirinden uzağa ekilmesi temeline dayanır. Ekolojik tarım için kullanılabilecek en etkili yöntemlerden biridir. Çok da eğlencelidir. Sistemin en önem verdiği şeylerden biri toprağın hep bitki örtüsüyle kaplı kalmasıdır. Bu sayede yılın her mevsiminde ürün alınabiliyor. 

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, daha önce Ankara – Güneşköy’de denediğimiz ve bu yıl da orada başarıyla uygulanan bir tarım yöntemidir. Bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlar.

Örnek alınan model Gertrud Frank’ın “Companion Planting” kitabı. Bu sistem toprağın verimli kullanılmasını ve hasat süresini uzatmayı hedefliyor. Hastalık ve zararlılarla mücadele için ilaç kullanma gereğini ortadan kaldırıyor. Ürün münavebesini rutine bindirerek kolaylaştırıyor. Yabancı otları kontrol altında tutuyor. Toprağı zenginleştiriyor ve sürülmesi ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Kompost hazırlamaya ihtiyaç bırakmıyor ve insan emeğini de en aza indiriyor.

Kardeş Bitkiler Komşuluk Çizelgesini (xls) indirmek için aşağıdaki linke sağ tıklayıp farklı kaydet – save target as yapınız:

BitkiKomsulukCizelgesiTurkceAlfabetik_doc_icinde_xls_dosyasi Orjinali : ( http://www.gb0063551.pwp.blueyonder.co.uk/seeog/companion/ )

http://permaculture.org.au/2010/07/30/companion-planting-guide/
http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_companion_plants

Sistemde şu uygulamalar var:

Örtü bitkisi

Kışın toprağın çıplak kalmaması, organik maddeler ve elementlerce zenginleşmesi ve toprağın gevşek kalması için canlı gübre görevi görecek bir örtü bitkisi yetiştiriliyor. Bunun için uygun zaman sonbahar (geç ürünler toplandığı sıra). Bu bitki çiçek açma zamanından önce (örneğin ilkbahar ortaları) kesilip olduğu yere bırakılıyor. Bunun için hardal iyi bir seçenek. Hızlı çimlenir, dona dayanıklıdır, kökleri toprağı yumuşatır, gövdesi geride sert kalıntı bırakmaz, az su ister, yabani otları engeller, uçucu yağıyla zararlı böcekleri kaçırır, kendisi de salatalarda kullanılabilir. Bunun yerine alternatif olarak küçük bakla veya arıotu (Phacelia) kullanılabilir. Diğer seçenekler: fiğ, yonca, burçak, karabuğday, korunga, mercimek. 

Toprağın sürülmemesi

Bu sistemde toprak sürülmüyor, sadece boşta olan topraklar çatallanarak biraz havalandırılıyor. Toprağı sürmek, toprağın içindeki yararlı canlılara ve besin maddelerine zarar verdiği ve ayrıca erozyonu artırdığı için ekolojik tarımda tercih edilmez.

Yerinde ekim

Yerinde ekim yapmak (fidelerin yerini değitirmemek) tercih ediliyor. Çünkü yer değiştirmeyen sebzelerin daha sağlıklı büyüdüğü gözlenmiş. Domates ve patlıcan gibi sıcaksever türler icin bu zor olabilir.

Sıra sınırlarına ıspanak ekimi

Ispanak sıraları ayırdermeye yarıyor. Ispanağın kökleri toprağı tutuyor ve toprak kaybını önlüyor. Sıralara ekilen fideler için hafif bir koruma sağlıyor. Ispanaklar bir karış olduğunda olduğu yerde kesilip bırakılıyor. Yapraklarının sümüksü yapısı toprağı yumuşatıyor ve besliyor. Kökler, yumuşak olduğundan toprakta kalıntı bırakmıyor. Solucanları ve mikroorganizmaları besliyor. Bir sonraki sezonda 25 cm kaydırma yapıldığında, yeni ürünler ıspanağın bıraktığı organik maddelerden yararlanıyor. Bu yöntem ayrı bir yerde kompost hazırlamayı gereksiz hale getiriyor.

Sıralar halinde yoğun ekim

Bahçe C-A-C-B-C şeklinde giden 50 cm aralıklı sıralar halinde düzenleniyor. A sıraları bütün bir sezona yayılacak ana ürünlere ayrılıyor. Örneğin domates, biber, kabak, hıyar, patlıcan, fasülye, bezelye, patates, lahana, kereviz vs. olabilir. B sıraları yılda iki ayrı ürünün alınabileceği sıralar. Örneğin sezonun ilk yarısında bakla, marul, kıvırcık, fındık turbu, pazı, karalahana, ıspanak, sarımsak, ikinci yarısında ise pırasa, lahana, brüksel lahanası, brokoli, karnabahar vs. C sıraları ise ya kısa sürede hasat veren ya da sık sık ürün alınabilen bitkilere ayrılıyor. Buralar özellikle salata malzemesi olabilecek otlar ya da diğer ana ürünlere yarar veren bitkilere ayrılıyor. Örneğin, maydanoz, turp, havuç, sarımsak, roka, tere, kıvırcık, rezene, anason, semizotu, dereotu vs. Geniş alana yayılan A bitkilerinin (örneğin hıyar, kabak) yanlarındaki C sıraları sadece ilkbaharda kullanılıyor, sonra boş bırakılıyor.

A, B,C sıraları bir kez belirlendikten sonra bütün sezon boyunca değişmiyor. Bir sonraki sezonda buların yerini bilmek önemli, çünkü yeni sıralar 25 cm kaydırılarak oluşuturuluyor. Böylece münavebe otomatikleşiyor ve kolaylaşıyor.

Sıralara hangi ürünlerin ekileceğini belirlerken çimlenme sıcaklığı, hasat süresi ve iyi-kötü komşuların göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Çiçekler ve şifalı otlar

Ana ürün sıraları içine, C sıralarına ve bahçe sınırlarına çiçek ve şifalı otlar ekiliyor. Bunlar diğer bitkilere çeşitli yararlar sağlıyor ve biyolojik mücadeleye destek oluyor. Bahçe sınırları ısırganotu başta olmak üzere yabani bitkiler ekilebilir (ısırganotu uğurböceklerin çekiyor). Bahçenin her yerine ekilmesi tavsiye edilen, her bitkiye yararlı olan başlıca çiçekler: aynısafa, civanperçemi, kadife çiçeği.

Kardeş bitkiler sisteminin avantajları nelerdir? 

  • Sebze, şifalı bitki, baharat, biyokütle, hayvan yemi ve arılar için balözü bitkileri ve yerel türler gibi çeşitli bitkileri bir arada üretir.
  • Bahçe içinde doğal bağışıklık oluşturarak zararlılara ve hastalıklara karşı direnç geliştirir.
  • Zararlı olabilecek böcek popülasyonlarını kontrol eden yararlı böcekleri çeker.
  • Toprağın farklı tabakalarının bir arada kullanılmasına imkan verir.
  • Doğal dengeleri gözetir ve biyolojik çeşitliliği artırır.
  • Toprağın nemini ve besleyiciliğini korur.
  • Kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanımı gereğini ortadan kaldırır.
  • Dönüşümlü ekimi (münavebe) kolaylaştırır.
  • Sürekli ve yoğun tarım uygulamasıyla yüksek verim sağlar.
  • Bahçe bakımı için gereki işgücü miktarını azaltır.
  • Azot sabitleyen bitkiler (baklagiller) sabitlemeyen bitkilerle beraber ekilir. Örneğin mısırın yanına sırık fasulye, fiğin yanına yulaf/arpa
  • Fiziksel destek: Mısırın yanına ekilen sırık fasulye mısıra tırmanabilir.
  • Yabani ot kontrolünü doğal yollarla gerçekleştirir. Ör: Çavdar yeşilken biçilirse ve tarlada malç olarak bırakılırsa çözünen artıkları yabancı ot çimlenmesini engelleyen bileşenler salgılarlar. Malçın üstüne dikilecek fidelere kolayca gelişebilecekleri rekabetten uzak bir ortam sağlanır.

Yardımcı Bitkiler 

  • Yardımcı bitkiler diğer bitkilerin büyümesine yardım eder.
  • Yardımcı bitkiler toprağa besin ve organik madde sağlayarak zenginleştirebilir.
  • Bu bitkiler daha kısa bitkiler için gölge sağlayabilir veya çıplak-örtüsüz toprağı malçlamak için kullanılabilir.
  • Bu bitkiler istenmeyen böcekleri kaçırarak veya yararlı böcekleri çekerek zararlı problemlerini engelleyebilir.
  • Yardımcı bitkilerin ekimi ile bir alanda birden fazla çeşitde ürün alınabileceği için bahçe verimli olarak kullanılır. 

Hangi çeşit bitkiler iyi bir yardımcı bitkidir?

Sebzeler için birçok yararlı ot (şifalı bitki) ve çiçekler iyi bir yardımcı bitkidir. Yardımcı bitkilerden oluşturulan en iyi bahçe çeşitli sebze, yararlı ot ve çiçeklerin karışımından oluşan bahçedir. Bazı yardımcı bitkiler toprağa besin takviyesi yaparlar. Buda toprağa ilave gübre uygulaması ihtiyacını azaltır.

Bazı örnekleri nelerdir?

Fincan şeklinde veya geniş çiçekleri olan bitkiler yararlı böcekleri çekmek için mükemmeldir. Borage (Hodan) bu bahçe dostlarını çekmek için iyi bir seçenektir. Dahlia (Yıldız çiçeği) ve marigold (Kadife çiçeği) topraktaki nematodları uzaklaştırır, nasturtium (Latin çiçeği) kabakgillere saldıran zararlıları engeller. Baklagiller ailesi toprağa azot sağlar. Çoğunlukla yoğun kokan bitkiler sebzeleri arayan zararlı haşeratı yanıltır.

Yardımcı bitkilerin kullanıldığı iyi bahçe örnekleri nelerdir?

Amerika yerlilerinin nesillerdir kullandığı “Three Sisters Garden” yardımcı bitkilerin kullanıldığı özgün bahçelerden birisidir. Mısırı sırık fasulye ile birlikte ekip, sonra altına kabak ekerler. Mısır fasulye için sırık sağlar, fasulye mısırın ihtiyaç duyduğu aşırı azot sağlar, kabak yaprakları da malç isini görerek bitki köklerine gölge yapar, su buharlaşmasını azaltır ve yabani ot büyümesini engeller.

Diğer örnekler:

• Brokoli altına veya patateslerin arasına ekilen Sweet alyssum (Beyaz kuduzotu) yararlı böcekleri çeker ve yabani ot büyümesini engeller.

• Fasulye ve patates iyi bir birlikteliktir. Birbirlerinin zararlı böceklerini şaşırtırlar.

• Hava sıcaklığı artınca uzun çiçekler marulların ihtiyaç duyduğu gölgeliği sağlar.

• Marigold (kadife çiçeği), basil ( fesleğen) ve artemesia (pelin, tarhun, yavşan vb.) gibi yoğun kokan bitkiler zararlıları şaşırtabilir.

• İstenmeyen böcekleri yakalamak için bitki ekimi. Patates böceği patlıcanı, flea beetles (kınkanatlılar ?) turpgilleri sever. Bu bitkiler böcekleri gözlemlemek için kullanılabilir ve böcekler bu bitkileri istila edince hepsi yok edilebilir.

• Civanperçemi zararlıları uzaklaştırdığı gibi yaprakları kompost için mükemmel bir katkıdır.

• Birçok yararlı ot (şifalı bitki) bahçenizde olmasını istediğiniz yararlı böcekleri çeker. Aster familyasından ayçiçeği (sunflowers), ? (coneflowers), kara gözlü suzan (black eyed susan) ve papatyagillerin çiçeklerini yararlı böcekleri çekmek için kullanabilisiniz. Maydonozgiller de (maydonoz, kişniş ve dereotu) iyi bir çekicidir.

• Deneyerek ve gözlemleyerek sizin için hangisinin işlediğini görmelisiniz.

• Gelecek yıl başarınızı artırmak için not almayı unutmayın.

Örnek Kardeş ve Uyumsuz Bitkiler 

Bitki    Uyumlu Uyumsuz
Domates Soğan, Havuç, Maydanoz, Salatalık Lahana
Havuç Bezelye, Marul, Soğan, Domates Dereotu
Soğan Pancar, Havuç, Marul, Lahana Fasulye, Bezelye
Maydanoz Domates  
Bezelye Havuç, Turp, Salatalık, Mısır    Soğan
Mısır Fasulye, Bezelye, Kabak, Salatalık Domates
Ispanak      Çilek, Bakla  
Fasulye      Mısır, Turp      Soğan, Pancar, Ayçiçeği
Lahana      Kereviz, Pancar, Soğan, Ispanak      Dereotu, Domates, Fasulye, Çilek

http://attra.ncat.org/attra-pub/complant.html#chart adresinden yararlanılmıştır.

Bitki birliktelikleri

* Soğanlar ve havuçlar yanyana, hem soğan sineğinden, hem havuç sineğinden korunurlar.

* Domates, kıvırcık salata, lahana, pancar, havuç ve maydanoz iyi birliktelik oluştururlar. Özellikle domates ve fesleğen (mutfakta olduğu kadar bahçede de) ve patlıcan ve fasülye birlikte harika olur.

* Mısır, fasülye veya hıyar birlikte iyidirler. Kıvırcık salatalar, kadifeçiçeklerinin (fransız veya afrikalı farketmez) yanında daha iyi olurlar. Hodan domates, tatlı kabak ve çileğin gelişimi ve aromasını artıran bir bitkidir.

* Baklagiller ve soğangiller birlikteliği hiç sevmez. Aynı şekilde hıyarlar, patates veya aromatik bitkileri sevmez.

* Bazı bitkiler, diğerlerinin polen taşınımına yardımcı olacak yararlı böcekleri çekerler. Fesleğen arıları çeker ve yanındaki domateslere polen taşır. Ayrıca fesleğen ve domateslerin birlikteliği, domateslere aroma, fesleğenlere keskinlik katar.

* Fransız kadifeçiçekleri, zararlı nematodları öldürür – domatesler boyunca ekin.

* Güllerden yaprak bitlerini uzaklaştırmak için çin sarımsağı yetiştirmeyi deneyin.

* Sedefotu (rue), fesleğen ile melezlendiğinden yan yana ekilmemelidir. Ayrıca adaçayının yanına da ekilmemelidir.

* Frenk maydanozu (chervil) dereotu (dill) ve kişniş (coriander) ile güzel büyür.

* Çin sarmısağı (Chives) and maydanoz (parsley) birlikte ekildiğinde daha güzel gelişirler.

*  Dereotu (ill) and rezene (fennel) birbirini sever, ancak çaprazlama eğilimindedir.

* Biberiye (rosemary) and adaçayı (sage) birlikte güzel gelişir.

* Rezene (fennel) frenk kimyonu (caraway) veya kişniş (coriander) ile yanyana ekilmemelidir.

* Kişniş (coriander) ve anason (anise) tohumları birlikte ekildiklerinde daha çabuk filizlenir.

* Kırmızı biber (chillies), kök  çürümesinden etkilenen bitkilere yardımcı olur.

Kaynak: http://groups.yahoo.com/group/permakultur-turkiye/

ÖRNEK KARDEŞ BİTKİLER BAHÇESİ

20 metre X 20 metrelik bir örnek ekolojik bahçe

– Kimyasal ilaç, hormon ve yapay gübre kullanılmayan

– Karışık ekimle hastalıklara karşı doğal direnç geliştiren

– Yerli sebze çeşitlerine ağırlık veren, yeni ürünleri de deneyen

– Sebzelerin yanı sıra şifalı bitkiler ve baharatlar içeren

– Toprağı koruyan ve yapısını zenginleştiren

– İşgücünü en aza indiren

– Düşük maliyetli – suyu ekonomik kullanan

– Yaban hayatına habitat oluşturan

bir ekolojik sebze bahçesi

Yöntemler:

– Kardeş bitkiler sistemiyle karışık ekim

– Tarlanın yakınında doğal bitki örtüsü

– Yararlı böcekleri çeken bitkiler ve çiçekler

– Allelopatik bitkiler ve örtü bitkisiyle yabani ot kontrolü

– Kışlık ve yazlık yeşil gübre bitkileriyle toprağın beslenmesi

– Toprakta azot tutan yerel çalılar; örneğin patlangaç.

– Toprağın sürülmesi yerine bitki kökleriyle gevşetilmesi

– Mümkün olursa: Damlama sulama

– Sıraların her yıl kaydırılmasıyla kolay münavebe

– Bahçe sınırlarına çok yıllık ya da kendiliğinden üreyen bitkiler: örneğin yerelması,aynısafa, dereotu

– Tohum alınması, saklanması ve takası

– Yöredeki çiftçilerin bilgilendirilmesi

– Bir Web sitesinde / Blogta sonuçlar, gözlemler, fotoğraflar ve ekolojik tarım hakkında bilgiler

İhtiyaçlar:

– İşgücü: Haftasonu 1-2 gün, hafta içi 2 gün.

– Su deposunun ziftlenmesi

– Tohum: olabildiğince yerel çeşitlerin araştırılıp edinilmesi; örneğin gerçek Ayaş domatesi

– Tohum kavanozları

– Bir Web sitesi / Blog oluşturulması

– Arazide gözlem yapılması ve gözlemlerin paylaşılması

– Bir kompost kulübesi

– Bir ya da birkaç varil: sıvı gübre yapımı için

– Mümkün olduğu kadar: Yanmış hayvan gübresi

– Mümkün olursa: Ahşaptan, yerden yükseltilmiş bir serender

– Mümkün olursa: 40 sıra X 20 metre damla sulama sistemi: Toplam 800 metre boru ve teçhizat

Permakültür: Yaşam için Tasarım – Alan Atkinson’ın Bill Mollison ile söyleşisi (Çev. İlknur Urkun)

 

Permakültür sadece yeni bir bahçıvanlık yöntemi değil, Dünya gezegeni üzerinde yaşamanın sürdürülebilir yoludur.

Alan Atkinson’ın Bill Mollison ile söyleşisi (Çeviren: İlknur Urkun)

http://www.context.org/ICLIB/IC28/Mollison.htm

 Bill Mollison yaşayan bir efsane. Farklı kaynaklarda kendisinden permakültür dehası, “Avusturalya’nın David Brower’ı,” ya da huysuz bir ihtiyar olarak söz ediliyor. Kimi zaman büyük bir hayranlık kimi zaman ise küçümseme biçiminde olsa da, Mollison’un aldığı tepkiler hep çok güçlü. Kendisi kesinlikle, doğacı davranışsal bir yaklaşım ile yıllardır üzerinde çalıştığı insan türünün en ilginç örneklerinden biri.

Geçenlerde Mollison’ın yolu bir film ekibi ile birlikte Seattle’a düştü. Ekip doğa ile işbirliği içinde oldukça yeni (bazılarına göre ise oldukça eski) bir bahçıvanlık, tasarım ve sürdürülebilir yaşam biçimi olan permakültürün büyük başarıları üzerine bir belgesel çekiyordu. İronik bir şekilde şehir merkezinde, trafik gürültüsü ile dolu bir otel odasında buluşup permakültürü tanımlamaya çalıştık ve modern yaşamın rahatsızlıkları hakkında konuştuk.  Daha detaylı bir okuma için Mollison’ın Permaculture: A Designer’s Manual adlı kitabı $34.95 (kargo hariç) fiyatla Permaculture Drylands, PO Box 27371, Tucson, AZ 85726 adresinden ve 602/824-3465 nolu telefondan edinilebilir. (Ç.N.: Kitabın Türkçe çevirisi Türkiye Permakültür Enstitüsü tarafından yayına hazırlanmaktadır.)

Alan: Permakültür benim için biraz kaygan bir fikir. Ama okuduğum kadarıyla aslında permakültür yapanlar bile tam olarak bunun ne olduğunu anlayamıyorlar.

Bill: Permakültürün ne olduğunu ben de bilmediğimden eminim. Zaten işte bunu, dogmatik olmamasını seviyorum. Ancak gelmiş geçmiş tek organize tasarım sistemi olduğunu söylemeliyiz. Bu da permakültürü oldukça rahatsız edici hale getiriyor.

Alan: Neden “rahatsız edici”?

Bill: Yaşam için tasarıma dair başka bir kitap yok. Sizce de bu rahatsız edici değil mi? Yani yaşamımızı bizim için katlanılabilir olacak şekilde tasarlamazsak hayatta kalmamızı nasıl bekleyebiliriz?

Çok rahatsız edici bulduğum diğer bir şey ise insanların bir ev inşa ettiklerinde bunu neredeyse tamamen yanlış yapıyor olmaları. Sadece bazı hatalar yapmıyorlar, toptan yanlış yapıyorlar. Örneğin, eğer birilerini arazide serbest bırakıp ev yapmak için bir alan seçmelerini isterseniz, bunların yarısı bir dahaki yangında ölecekleri ya da kendilerine su götürülmesinin mümkün olmayacağı yamaçları seçiyorlar. Ya da baraj yapılacak alanları seçiyorlar. Ya da bir sonraki büyük fırtınada evlerinin uçacağı yerleri seçiyorlar. 

Diğer taraftan şehirlerin de en az yarısı yanlış yapılmış durumda. Mesela 30°–60° enlemleri arasında evin geniş cephesinin güneşe dönük olması gerekir. Ama arazi karelere bölününce evlerin yarısı yola bakmak için yanlış yönlenmiş oluyorlar. Kırsal alanlardaki evlerde ve yollardan uzak yerler de bile kahrolası yola bakıyorlar. Buradan başlayınca da artık hep daha fazla yanlış yapıyorsunuz.

Tasarımın en güzel kurallardan biri temel şeyleri doğru yapmaktır. O zaman her şey kendiliğinden biraz daha doğru olur. Ama eğer temel bir şeyde hata yaparsak- ben buna 1. Tür Hata diyorum- artık hiçbir şeyi doğru yapamayız.

Alan:Biz” derken genel olarak insanları mı yoksa özellikle Batılı insanları mı kastediyorsun?

Bill: Genel olarak insanlar. İnşaat ve gerçek hayat fiziği ile ilgili rasyonel olduğunu gördüğümüz birkaç toplum var. Bazı eski Ortadoğu toplumları kentlerin tümünü kapsayan aşağı doğru akımla soğutma sistemleri ve pasif hızlı buharlaşma ile buz yapma sistemlerine sahiplerdi. Bunlar fizik ilkelerini kullanarak ek enerji kaynaklarına ihtiyaç duymadan konfor yaratmayı başarmış rasyonel insanlardı.

Ama modern evlerin çoğu elektrik olmadan içinde yaşanamaz durumda. Neredeyse elektriksiz sifon bile çekilemiyor. Bu çok büyük bir bağımlılık durumu. Her ev kendi başının çaresine bakmalı, hava ısınınca ev soğumalı, hava soğuyunca ev ısınmalı. Bunlar çok basit şeyler biliyor musun? Bunları nasıl yapacağımızı çok uzun zamandır biliyoruz.

Alan: Ve yine de yapmıyor olmamız rahatsız edici.

Bill: Ve bahçeyi eve destek olacak şekilde tasarlamıyor olmamız daha da rahatsız edici. Tarımı sürdürülebilir bir şekilde tasarlamıyor olmamız hepten rahatsız edici. Bir felaket tasarlıyoruz ve tabiî ki felaket oluyor.

Alan: Eski bir Çin atasözü var: “Eğer yönümüzü değiştirmezsek kendimizi gittiğimiz yerde buluruz.”  

Bill: Aynen öyle. Sanırım ırk olarak ölüm fermanımızı imzalamış durumdayız. Yaşadığımız yer hakkında hiçbir şey bilmiyor ve bilmek de istemiyoruz. Sona koşmaktan mutluyuz, aynı Bush gibi. Irak’ta ihtiyacı olandan fazla petrolü kurtarabilecekken gidip “kıçlarına tekme vurmayı” -insan öldürmeyi- tercih etti ve sonuçta daha fazla petrol harcadı.

Amerika rahatsız edici bir toplum. Sanki toz duman içinde yaşamayı istiyorlar. Ama bizim yerlilerimizden birinin söylediği gibi, “Eğer yatağına sıçarsan, içinde boğularak ölürsün”.

Alan: Permakültüre geri dönersek, şu anda yapabileceğin en iyi tanım nedir?

Bill: Rasyonel bir insanın kendi yatağına sıçmamak için benimsediği yaklaşımdır diyebiliriz.

Ama eğer iyimserseniz, aslında bir Cennet Bahçesi yaratma çabasıdır diyebilirsiniz.  Ya da bir bilim insanıysanız, permakültürü tüm bilimlerin ve sanatların giysilerini içine asabileceğiniz ve bunların hep uyum içinde ve zaten asılı olan şeylerle sürekli ilişkili olduğu mucizevî bir gardıroba benzetebilirsiniz. Permakültür sürekli hareket halinde ama her yerden bilgi alabilen bir çerçevedir.

Bunu tam olarak kavramak zor, ben de yapamıyorum. Sanırım permakültürü çoğu insandan daha iyi biliyorum ve yine de tanımlayamıyorum. Permakültür çok yönlüdür ve başlangıçtan beri kaos teorisini içerir.

Bak, eğer biyolojik sistemlerin bir araya getirilmesi ile uğraşıyorsan bunları bir araya getirebilirsin ama ilişkilendiremezsin. Bizim yaratma gücümüz yok, sadece birleştirme gücümüz var. Dolayısıyla durup aslında biraz da hayretle şeylerin birbiriyle ilişkilenmesini izlersin. Doğru bir şey yaparak başlarsın ve hayal edebileceğinden daha doğru hale gelişini izlersin.

Alan: Bu bana John Todd’u ve onun yapay ekosistem birlikteliği konusundaki çalışmalarını hatırlattı. [IC #25].

Bill: Bugünlerde buna birçok isim veriliyor. Ama ilk kitabım olan Permaculture One’ı yayınladığımda bunun için bir kelime yoktu. Tam da bu anlama geliyor: yapay ekosistem birleştirme birlikteliği. Permakültürün yazılması gerekiyorsa benim buna uygun kişi olmadığımı söyleyen herkese katılırım. Bu dünyanın John Todd ve Hunter Lovinsesleri benden daha iyi bir iş çıkarırlardı. Ama eninde sonunda yazılması gerekiyordu ve benim yazmış olmam tarihi bir şanssızlık oldu.

Alan: Permakültür fikri nasıl ortaya çıktı? Buna ne yol açtı?

Bill: 28 yıl doğal sistemler üzerine arazi çalışması yaptıktan sonra dağdan şehre indim ve akademisyen oldum. Dolayısıyla ormandayken keseli sıçanlara duyduğum ilgiyi insanlara yönelttim. Artık araştırma hayvanım insanlar olmuştu. Gece gözlemleri ve çıkardıkları sesler üzerine fonograf kayıtları yaptım. Ağlamaları, iletişimleri, alarm işaretleri üzerinde çalıştım. Ne söylediklerini hiç dinlemedim. Ne yaptıklarını izledim. Yani Freud, Jung ve Adlerlerin yaptığının tam tersini yaptım.

Kısa zamanda hayvanımı oldukça iyi tanıdım ve ne söylediklerinin fark etmediğini anladım. Ne yaptıkları çok ilginçti ama yaptıklarının söyledikleriyle ya da yaptıklarına dair hangi sorulara cevap verebilecekleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Hiç. İnsanları ne söylediklerini dinleyerek inceleyenler kendilerini aldatmışlar. Yapmaları gereken ilk şey şu soruya cevap vermekti, “Davranışları hakkında size doğru bilgi verebiliyorlar mı?” Cevabı ise, “Hayır, bu zavallılar bunu yapamazlar.”

1972 yılında kendimi bir süre geri çektim, ormanda bir yer buldum, bir ambar ve bir ev inşa edip bir de bahçe yaptım ve insanlıkla uğraşmaktan vazgeçtim. Üniversiteden, araştırma merkezinden, hepsinden iğreniyordum.

Aklıma permakültür fikri ilk geldiğinde beynim vites değiştirmiş gibi oldu ve baktım ki fikirleri yeterince hızlı şekilde yazıya dökemiyorum. Bir kez kendi kendine “Ama fizik bilgimi evimde uygulamıyorum” ya da “ekoloji bilgimi bahçemde kullanmıyorum, yaptıklarıma hiçbir zaman uygulamamışım” dediğinde sanki beyninde fiziksel olarak bir şey hareket etmiş gibi oluyor. Birden “bildiklerimi yaşam biçimime uygularsam, bu bir mucize olur!” diyorsun. Sonra her şey önünde büyük bir halı gibi açılıyor. Bir düğümü çözünce gerisi yokuş aşağı yuvarlanıyor.

Alan: Bu noktada permakültür sadece bir tasarım biçimi değil bir hareket. Ne başlattın böyle?

Bill: İyi, başarılı olan şey kalıcıdır. Artık kendim de anlamadığım bir şey başlattım ve artık tamamen kontrolüm dışında. İnsanlar beni hayrete düşüren, benim hiç yapamayacağım ve çok iyi de anlayamadığım işler yapıyorlar.

Mesela 1983 yılında benden eğitim almış olan Janet McKinsey bir arkadaşı ile ormana kaçıyor. Çocukları olan iki kadın. İhtiyaçlarını oldukça azaltabileceklerine karar veriyorlar ve kendi evlerinde bunun nasıl yapabileceklerine dair oldukça bilimsel bir çalışma yapıyorlar. “Çevreyi Korumak için Evdeki Fırsatlar (HOPE)” adında bir şey başlatıyorlar.

Mesela şampuan olsun, çamaşır deterjanı olsun, tüm temizlik maddelerinde dört etken madde olduğunu söylüyorlar. Bunları toptan alıp doğru oranda karıştırırsan işe yarıyor. Bunlara ekolojik de deseler, etiketinde atlayan yunuslar da olsa hepsinin içinde bu lanet olası dört madde var. Bunların dışındaki her şey tamamen güzel koku vermek ya da rengini mavi yapmak için eklenen gereksiz şeyler.

Alan: Yani onların bu yaptıklarına da mı permakültür diyorsun?

Bill: Buna ne isim verilir bilmiyorum. Ama bu noktaya bir permakültür kursuyla geldiler. Şehre inip -Avusturalya’da Benala kasabası- ilk derslerini verdiklerinde kasabanın kadınları “Bu harika bir şey, hepimiz böyle yapacağız!” dediler. Kadınlar bu büyük kutulardan sipariş ettiler ve bu yüzden kasabadaki dükkânlar değişmek zorunda kaldı çünkü diğer saçmalıkları artık satamıyorlardı.  Bunun üzerine yerel yönetim de değişmek durumunda kaldı ve geri dönüşümü kurumsallaştırdı.

Yani bu kadınlar; ki malları satın almak için toplumun parasını kadınlar harcar, satın aldıkları her şeyi enerji kullanımı ve gerekliliğine göre incelediler, fazla enerji harcayan ve gereksiz olan şeyleri elediler. Sadece kadınların neyi ve nasıl satın alacaklarını öğrenmesi sayesinde akıl sağlığımıza yeniden kavuşabiliriz. Her iyi fikir gibi bu da deli gibi yaygınlaştı.

Yani öğrencilerim beni sürekli şaşırtıyor. Bu da başka bir hikaye: Botswana’da bir permakültür kursu verdim ve öğrencilerim şimdi Namibya’da çölün ortasında dillerini kimsenin bilmediği yerlilere permakültür öğretiyorlar.

Alan: Yerlilerin zaten bilmediği ne öğretiyor olabilirler?

Bill: Bahçıvanlık. Çünkü yerliler artık avlanamıyorlar. Avlaklar Avrupa Komisyonu’nun besi çiftlikleri için çekilen çitler yüzünden kullanılamıyor. Aynı Aborjinlerin durumu gibi. Yiyeceklerinin %63’ünün şu anda soyu tükenmiş ve geri kalanı oldukça nadir bulunuyor. Artık bir Aborjin ya da yerli gibi yaşayamıyorsunuz. Bu yüzden yaşamlarının temelini tümden tekrar tasarlamaları gerekiyor. Permakültür bunu kolaylaştırıyor.

Alan: Yani permakültür her şey kadar algımızda da bir değişim, bir şeylere bakmaya başladığımız yerin değişimi gibi görünüyor.

Bill: Sanırım bu doğru. Benim için Batılı eğitim çilesinden sonra pasif öğrenmeden (bilirsin “kitaplara göre bu böyledir”) aktif bir şeye geçiş oldu. Bu üniversite insanları için korkutucu bir düşünce ama fizikçiler fizik öğreteceklerine eve gidip evlerinde fizik nasıl uygulanabilir diye bakmalılar.

Şimdi üniversitede çok ileri fizik dersleri veriyor olabilirler. Ama akşam enerji kullanımı konusunda vasat denilebilecek bir ev ortamına dönüyorlar. Bunu göremiyorlar ve bu körlük korkutucu.

Neden kendini besleyebilen, yakıtını üretebilen, kendi suyunu hasat edebilen insan yerleşimleri inşa etmiyoruz? Herhangi bir insan yerleşimi bunları kolayca yapabilecekken? Bu herkesin yapabileceği basit bir şeyken?

Alan: Belki de o kadar zengin olduğumuzu düşünüyoruz ki bunlara gerek olmadığına inanıyoruz?

Bill: Ben buna zenginlik demiyorum. Eskimoların, İnuitlerin zenginlik tanımını bilmek ister misin? Zenginlik doğal dünyayı derinlemesine anlamaktır. Bence Amerikalılar acınacak derecede yoksullar çünkü doğal dünyayı hiç anlamıyorlar.

Alan: Permakültür yapmak istiyorsak ve etrafta bir eğitmen yoksa nereden başlamalıyız?

Bill: Tam durduğun yerden başla.

Alan: Söylediğin bir şeyi okudum, “Burnunla başla, sonra ellerinle…

Bill: “… arka kapınla, kapının eşiğiyle”. Bunların hepsini doğru yaparsan diğer her şey doğru olur. Bunların hepsi yanlışsa hiçbir şey doğru olamayacaktır. Diyelim ki büyük bir uluslararası yardım örgütünde çalışıyorsun. Evinden Mercedes’inle çıkıp 80 kilometre yol kat ederek bodrum katındaki dizel motorların harıl harıl çalışarak soğuttuğu beton bloklardaki ofisine gidip Afrika için çamurdan kulübeler planlayamazsın! Bulunduğun yerde doğruları yapamıyorsan çamur kulübeleri doğru tasarlayamazsın. Önce kendin için doğru ve çalışan şeyleri yapıp sonra bunu anlatacaksın.

Alan: Permakültür yapmak soyutlamanın tersi gibi.

Bill: Başka bir şekilde söyleyelim. İnsanlara kolayca bahçıvanlık öğretebilirim ve bahçıvanlığı öğrendiklerinde filozofa dönüşebilirler. Ama hiçbir zaman insanlara filozof olmayı öğretemem. Öğretebilseydim bile onlardan artık bahçıvan yapamazdık.

Araba kullanan, gazete alan ve kendi sebzelerini yetiştirmeyen filozof derin ekolojistler aslında derin ekolojist değil benim düşmanımdır.

Scott Nearing ya da Masanobu Fukuoka gibi kendisi ve çevresindekileri gözetenler derin ekolojistlerdir. Bunlar anladığım felsefeden konuşurlar. Böyle insanlar hiçbir şeyi zehirlemez, mahvetmez, toprak kaybetmez, sürdürülebilir olmayan şeyler inşa etmezler.

Alan: Yaptıklarına bakınca yön değiştirmek çok da zor görünmüyor.

Bill: Bence benimki çok zengin bir hayat. Muhtemelen çok şımarık bir yaşamım var çünkü permakültürle ilgilenen bir kişiden diğerine seyahat ediyorum. Bazıları kabilede yaşıyor bazıları kentte. İnsanların oldukça ilginç bir topluluk olduğuna inanıyorum ve hepsi sürekli ilginç şeyler düşünmek ve yapmakla meşguller. 

Alan: Permakültür doğaya müdahale gerektiriyor ama ne kadar ileri gitmemiz gerektiğini düşünüyorsun? Genetik mühendisliği yapmalı, hibritler yaratmalı mıyız?

Bill: Önemli olan kesinlikle hiçbir şekilde tarım yapmamak ve özelikle modern tarım bilimlerini yasaklamak. Bunlar hakikaten büyücülükten daha fena. 1930-1980 yılları arasında üniversitelerde okutulan ziraat Dünya’ya diğer tüm faktörlerden daha fazla zarar verdi. “Doğaya müdahale etmeli miyiz?” artık bir soru olmaktan çıktı. Dünyanın her yerinde doğaya müdahale ettik zaten.

Dünyanın bu gidişatını kendi haline bırakırsanız ölümü seçmiş olursunuz. Nesil tükenme oranları şu anda o kadar yüksek ki yenibileşim (recombinant) ekolojiler üretme durumuna geldik. Artık dünyada sistemi ayakta tutmaya yetecek kadar tür yok. Doğanın geri kalanları bir araya getirmesine izin vermek ve bizim kıçımızı kurtarmak için neler yapabileceğini izlemek zorundayız.

Bir taraftan da, yaban hayata az da olsa benzeyen her şeyi kesinlikle kendi haline bırakmalıyız. Oralarda işimiz yok artık. Kalan son yaşlı ağaçları kesmek seni kurtarmayacak. Son antik ormanları göreceğin noktaya hiç ulaşmamış olmalıydın zaten! Hemen oradan uzaklaş çünkü öğrenmen gereken dersler orada. Bu dersleri bulabileceğin son yer orası.

Alan: Permakültür nasıl tepkiler alıyor? Mesela eleştirmenler kitapların için neler diyor?

Bill: Permakültür kitaplarım hakkında ilk eleştiriyi yazmaya başlamamdan üç yıl sonra okudum. Yazı şöyle başlıyordu; “Permaculture Two kışkırtıcı bir kitap.” Ben de dedim ki, “En azından birisi permakültürün nasıl bir şey olduğunu anlıyor.” Bu dünyada nasıl yaşayacağımızı tekrar tasarlamak zorundayız. Tarım yapmak zorunda olduğumuzu, ihracat yapmamız gerektiğini söylemeyi bırakın, çünkü ölümümüz bunlardan olacak. Permakültür yaptıklarımızı ve düşündüklerimizi sorguluyor ve bu anlamda bu bir kışkırtma.

Son zamanlarda Amerika sınırlarından geçerken beni sorguluyorlar. “Mesleğiniz nedir?” diye soruyorlar. “Sadece basit bir bahçıvanım” diyorum. Ve bu çok kışkırtıcı. Eğer bugün basit bir insansanız ve basit bir yaşam istiyorsanız bu acayip kışkırtıcı oluyor. Ve insanlara daha basit yaşamalarını önermek daha da kışkırtıcı.

Görüyorsun, permakültürün en kötü yönü çok başarılı olması ama bir merkezi ve hiyerarşisi olmaması.

Alan: Bu kimin için kötü?

 Bill: Onu söndürmek isteyenler için. Bu milyonlarca başı olan bir şey. Zaten permakültür ipini koparmış bir düşünce biçimi ve bir düşünce biçimini kutusuna geri koyamazsınız.

Alan: Bu anarşist bir hareket mi?

Bill: Hayır, anarşi işbirliği yapmadığınız anlamına gelir. Permakültürde herkes ve canlı ve cansız her şey arasında tam işbirliği gerekir. Bir şeyleri itip kakarak, patronluk taslayarak ya da zorlayarak işbirliği yapamazsınız. Hiyerarşik bir sistemde işbirliği yaratamaz, ancak yukardan yaptırımı olan emirler alırsınız ve bildiğim hiçbir şey bu yolla işlemiyor. Bence dünya milyonlarca birbiri ile ilişkili küçük kooperatifle çok güzel işlerdi.

Alan: Davranışlarımız hakkında yaptığınız tüm araştırmalar ve permakültürün yayılması yönündeki çalışmalarınız sonucunda, tür olarak devamlılığımızı sağlayacağımıza dair umutlu musun?

Bill: Bence “İnsanlık soyunu devam ettirebilecek mi?” gibi sorular sormak yersiz. Bu tamamen insanlara kalmış, isterlerse yapabilirler, istemezlerse yapmazlar.

Sahip olduğumuz tüm becerileri diğerleri ile ilişkili bir biçimde kullanırsak her şeyi başarabiliriz diyorum.  Ama becerilerini gerçekten inanmadığın başka sistemlere ödünç veriyorsan sanki hiç yaşamamışsın gibi oluyor. Çünkü kendini hiç ifade edememişsin.

İnsanlar kendilerine bir yol gösterici arayışındaysa onlara insanların yaptıklarına bakmalarını söylüyorum. Söylediklerini pek dinleme. Ve arkadaşlarını, söylediklerini beğenmesen bile yaptığı şeyleri beğendiğin insanlar arasından seç.

Biz tavuklar bu işi başarıyoruz. Başka kimseye ihtiyacımız yok. Dünyayı tedavi etmek için elimizden gelen her şeyi yapma gücümüz var. Petrole, devlete ya da başka bir şeye ihtiyacımız olduğuna inanmak zorunda değiliz. Bunu yapabiliriz.

Fındık Kabuğunda Permakültür – Patrick Whitefield (Çeviri: Ünzile Tekin)

Yazar: Patrick Whitefield, NDA, Dip. Perm. Des. Permakültür konusunda yazar, desinatör, danışman. Somerset de küçük bir çiftlikte büyüdü. Bedfordshire, Shuttleworth kolejinden tarım teknisyenliği diploması aldı. Daha sonra Büyük Britanya, Orta doğu ve Afrikada tarım konusunda pratik tecrübe edindi. Uzmanlık alanına giren bir çok konunun arasında organik/ bijolojık sebze-meyva yetiştirme, uygulamalı doğa koruma, saman çatı ve tipi yapımı gibi el sanatı var. Yeşil hareket içinde yıllarca aktif çalışan yazar the Ecology Party içinde tanınmış bir üyeydi. Yazar permakültür alanında öğretmen ve yazar olarak çalışmakta.    

GİRİŞ

Permakültür tüm dünyada Zimbabve’den Sibirya’ya, Nepal’den Kaliforniya’ya, sürdürülebilir hayat tarzına bakıştır. Bu yazı permakültüre giriştir ve daha çok Büyük Britanya’da yaşayanlara yöneliktir. Permakültürü açıklayarak değişik durumlarda şehirde veya kırsal alanda nasıl uygulanacağına yönelik örnekler veriyor.  

PERMAKÜLTÜR NEDİR?    

Dünyamızın dayanma sınırına geldigi konusundaki farkındalık günümüzde artmıştır. Aynı hızla çevreyi kirleten maddeler yaratmaya devam edemeyeceğimiz gibi enerji ve hammaddeleri artan bir iştahla sonsuza kadar tüketemeyeceğiz. Fosil yakıtları ve petrolü düşüncesizce harcayarak, ürettigimiz yiyecek, bir kalori verirken, aynı yiyeceği üretmek için on kalori harcayan bir sistem geliştirdik.Yiyecek üretiminde kimyasal gübre gibi yoğun enerji harcayan zehirler yerine, biyolojik metotlar kullanarak enerji israfı azaltılır ama klasik  tarım yine de büyük ölçüde makinalara ve transporta bağımlıdır.

Tabağımızdaki yemek bu işlemle ürettiğinden daha çok enerji tüketir. Geleneksel küçük tarımla bu durum tamamen tersine çevrilir, yiyeceği üretmek için harcanan her kaloriden on kalori kazanırız. Bu durumda harcanan enerji çiftçinin ve hayvanların harcadığı enerjidir. Bu durumda korkutucu olan, seçimimizin enerji israf eden modern hayat şekliyle, köle gibi çalışma arasında olmasıdır. Fakat üçüncü bir yol var, bu da permakültürdür. 

Permakültürdeki düşünceler ve bilgi geleneksel tarım yöntemlerini içerdiği gibi, modern teknolojiyi ve bilimi de temel alır. En önemli olan özelliği doğanın ekolojik sistemini örnek almasıdır. Doğal bir ormanı düşün. En yukarda çatı gibi ağaç dalları, aşağıda küçük ağaçlar, yüksek ve alçak boyutta çalılar, toprağı örten bitkiler, toprak seviyesinin altındaki bitkiler ve değişik yükseklikte sarmaşıklar. Bitki çeşitliliğini bir buğday tarlasıyla karşılaştır. Düşünün, bu orman sadece yenilebilir bitkilerden oluşsa ne bolluk olurdu ve buğday tarlasının sağladığı kazancı fazlasıyla aşardı. 

Ormanın bu yüksek biyolojik kütleyi üretebilmek için sadece güneşe, yağmura ve toprağa ihtiyacı var. Buğday tarlasının ise fazladan sürülmeye, tırmıklanmaya, tohum ekilmesine, gübrelenmeye, yabani otların ayıklanmasına ve haşaratla mücadele edilmesine ihtiyacı var. Tüm bunların olması insan gücüyle veya fosil yakıtla mümkün. Ormana benzeyen ama yenilebilir bitkilerden oluşan bir eko sistem yarattığımızda, petrolsüz yaşayabiliriz. İşte permakültür fikrinin temeli bu: yiyecek üreten eko sistemi yaratmak. 

UYGULAMA NASIL OLUR? 

Ormanın kendiliğinden verimli olmasının nedeni çeşitliliğidir. Önemli olan sayı olarak çeşitlliğinden çok çeşitlerin arasındaki bağlantıdır. Hepimizin kafası ‘orman kanunu’ ‘güçlü olan yaşar’ gibi deyimlerle doldurulmuştur ve yabani hayvanların doğal ilişkisi bize rekabet olarak öğretilmiştir. Gerçek olan işbirliğinin önemidir, özellikle de değişik türlerin birbirleriyle bağlantısına bakıldığında  bu anlaşılır. Değişik bitkilerin topraktan farklı mineralleri alma özellikleri vardır.

Yapraklar döküldüğünde veya bitkiler öldüğünde, bu mineraller yakınlarındaki diğer bitkiler tarafından alınır. Bu direk gerçekleşmez, mantarlar ve bakteriler arcılığıyla ölü organik maddeler değişime uğrar ve bitkiler bunu kökleriyle alır. Aynı zamanda yeşil bitkiler mantarlara ve bakterilere ihtiyaçları olan enerjiyi sağlar. Böcekler çiçeklerden beslenir ve karşılığında polenleri taşır. Aromalı bir çok bitkinin salgıladığı kimyasallar yakınlarındaki bitkilere iyi gelir. Ne kadar yakından bakılırsa, karşılıklı ilişkilerin zenğinligi o kadar farkedilir.

Permakültür içindeki ekosistem gerçekten ormana benzer. Özellikle de forest garden (orman bahçesi) meyva ağaçlarının, küçük yaban meyvası çalılarının, baharat otlarının ve sebzelerin birlikte, bir türün diğeri üzerinde yetiştirildigi bahçeler. Başka durumlarda mesela evin güneyinde camla kaplanmış bir dışarı odası yeterince açık bir örnek değildir. Dış oda gündüzleri eve sıcaklık verir, evde akşamları dış odanın sıcaklığını sağlar, böylece hassas bitkiler kışın bile yetiştirilebilir. Bina eko sisteme benzemese de, kullanılışında temel alınan elverişli bir ortam sağlamadır. Ekosistem ve permakültürün işleme prensibi budur. Buna ulaşmak için gerekli olan iyi düşünülmüş bir biçim vermedir (desen). Elverişli ilişkiler ancak nesneler birbirleriyle bağlantılarının doğru oldugu yerde durduğu zaman yaratılır. Bundan dolayı permakültür her şeyden önce bir planlama sistemidir. Hedeflenen kas gücünü ve fosil yakıtları ve onların yolaçtığı kirlenmeyi devre dışı bırakmaktır. Permakültür ‘bütünü’ içerir. Birisi tarım alanını temelde klasik yöntemle işlediğini ve bir kısmında da permakültür uyguladığını iddia ederse yanılır. Bu permakültür değildir. Permakültür bütünü görme stratejisidir. Değişik bölümler arasındaki bağlantıyı keşfetme ve daha iyi bir uyumun sağlanması için nasıl bir değişimin yapılacağını değerlendirmedir. Bu yeni öğeleri ve metodları devreye sokmayı içerebilir, özellikle yeni başlanan bir yerin bütününü görmenin sonucunda değişikler yapılır. Permakültür, permanent (kalıcı) agrikültür (tarım) olarak başlasa da, her şeye uygulanabilir. Şimdi daha çok permanent kültür olarak görülmekte. Kapsadığı alanlar; inşaat, şehir planlaması, su sağlama ve su arıtma olduğu gibi ticari ve ekonomik bir sistem de olmuştur. Sürdürülebilir yaşam alanlarının biçimlendirilmesi olarak da tanımlanabilir. 

HER ŞEY NASIL BAŞLADI

Permakültür yeni bir fikir değil. Dünyanın bir çok yerindeki halk grupları mesela güney Hindistan’ın Kerala bölgesinde yaşayanlar ve Tazmanya’nın Chagga halkının bahçeleri ormanı andırır. Ağaçlar, sarmaşıklar, çalılar, otlar ve sebzeler ormanda olduğu gibi bir aradadır. Bu tarım şekliyle elde edilen ürün, meyva ve sebze bahçesinin ayrı olduğu tarımdan elde edilen üründen daha fazladır. Bahçeler küçük olmalarına rağmen insanların yiyeceklerini ve bir çok ilaçlarını sağlar, hem de bir kısmını satabilirler. Geleneksel sistemden permakültür çok şey öğrenmiştir ve ayrıca daha sonra geliştirilen metodları da almıştır. Mesela biyolojik tarım, özellikle de toprağın kazılmayan versiyonu ve güneş ısısı tekniği permakültürün önemli parçalarıdır. Permakültür için önemli olan bir çok fikrin sadece permakültüre ait olmadığını bilmek önemlidir ve ayrıca sürdürülebilir hayat için çalışmalar yapan başkalarına da minnet duyulmalı. Permakültürün katkısını karakterize eden başlıca iki şey var. Birincisi planlama ögesi, bir çok parçayı biraraya getirerek herbirinden mümkün olduğunca çok yararlanabilmek.

İkincisi de bir çok ‘yeşil’ fikri genel bir çerçevede tutarlı birleştirmesidir. 1978’de iki Avusturalyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından yazılan ‘Permaculture One’ kitabından sonra kelime olarak permakültür kullanılmaya başlandı. Bill Mollison hayatının büyük bir kısmını ormanda ve arazide geçirmiş hem orman işçisi hem de bilim adamı olarak. Ona ilham veren ormanın nasıl işlediğinin farkına varınca ‘bunu gerçekleştirebilirim’ demiş kendi kendine. 1960-1970’li yıllarda Bill de bir çok insan gibi şimdiki (Batı) kültürünün çıkmaz bir sokaga girdiğini ve katastorafla sonuçlanabileceğini kavradı. Dünyayı yönetenleri gelişmeyi doğru bir çizgiye çekmeleri konusunda ikna etmek için, bir çok protesto hareketlerine katıldı. Zamanla bununla bir yer varılmayacağını, gerçek değişimin yukardan aşağı değil, aşağıdan yukarı olacağına ikna oldu. Protestolardan vazgeçti, evine dönüp bahçesini işlemeye başladı. Orda permakültür doğdu. Permakültür başkalarından bir şey talep etmeden, kendi işini yapıp, büyük ölçüde hayat tarzını değiştirmeyi  kapsar. Bu politik çalışmayı reddetmek değildir. Politik düzeyde verilecek bir çok kararlar vardır, hem bugün, hemde gelecek için. Bunun yanı sıra bir sorun karşısında reaksiyonumuz  ‘bir şeyler yapılmalı’ değil, ‘ne yapabiliriz’ olmalı.  

ETİK PRENSİPLER

Permakültürün temel düşüncesi neyin doğru olduğu konusundaki düşüncemizi gerçekleştirme isteğidir, sorunun değil çözümün parçası olmaktır. Başka bir deyimle etik davranıştır. Şöyle özetlenebilir:                         

  • Dünyayı gözetmek                            
  • İnsanı gözetmek                                                         
  • Adil bölüşüm  

DÜNYAYI GÖZETMEK

Kendi yararımıza aydınlanma olarak görülebilir: Biz insanlar dünyaya ve onun yaşayan sistemine bakım göstermeliyiz çünkü hayatımızın devamı için buna bağımlıyız. Daha derin bir kavrayışsa, “dünya tek bir canlı organizmadır, biz insanlar, bitkiler ve hayvanlar aynı şekilde bunun parçalarıyız”. Başka bir türe göre daha fazla yayılma ve yaşama hakkımız yok. Bundan dolayı dokunulmamış doğayı korumayı görev olarak üstlenmeliyiz. Permakültür temel alınarak biçimlendirilmiş hayat alanları, şimdiki tarım ve endüstri yöntemlerinin toprakta yol açtıkları zarara göre daha özenlidir. Fakat permakültür tüm dünyayı yiyecek üreten bir ekosistem haline getirmeyi içermez. Permakültürle küçük tarım alanlarında üretimi artırarak, dokunulmamış doğadan uzak dururuz. Dünyada az kalan dokunulmamış doğayı korumak için hem kampanyalar düzenlemeli hem de ne satın aldığımıza dikat etmeliyiz. Mesela; tropik ağaçlardan elde edilen tahta. Büyük Britanya’da doğada dokunulmamış alan yok. Her hektar insanlar ve evcil hayvanlar tarafından en üst düzeyde etkilenmiş durumda. 

İNSANI GÖZETMEK

İnsana özen gösterme de dünyaya özen göstermeyle aynı derecede önemlidir. Eskiden toplumlar sürdürülebilirdi ama çoğu insan yıpranan yaşamlarıyla bunun bedelini ödüyordu. Bizim konuştuğumuz eski yaşam biçimlerine dönmek değil. Kas gücü ve fosil yakıtlar yerine, akıllı bir planlama ve düzenleme yapmaktan bahsediyoruz. Teknik çözümlerin, insani  olanlardan daha kolay olduğu bir gerçek. Genelde tarımı ve endüstriyi nasıl sürdürülebilere dönüştüreceğimizi biliyoruz. Korku ve cimrilik gibi insani duygular hakkında ciddi konuşmak aynı derecede basit değil. Gerçekte bu duygular ileri adım atmamızı engelliyor. Sürdürülebilir hayat alanlarında başarımız insanları ve toprağı birlikte ele almamıza bağlı diye düşünüyor permakültür taraftaları. Bunun anlamı daha iyi iletişim ve dinlemeyle, insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılayan şehirler kurmaya kadar uzanır.  

ADİL BÖLÜŞÜM

Dünyanın bir dayanma sınırı var, kaynakları sınırsız değil. Bundan dolayı bizim isteklerimiz de sınırlı olmak zorunda. Her ne kadar geri dönüşüm yapsak, ‘çevreci’ ürünler satın alsak da, bu zor durumdan çıkamayız. Yenilenemeyen kaynaklardaki tüketimi etkili bir şekilde azaltmaktan başka altanatifimiz yok. Günümüz ekonomisindeki nerdeyse her şey, tabağımızdaki yemeğe kadar yenilenemeyen hammaddelerden üretilmekte. Yenilenebilen kaynakların tüketim hızı kaynakların yeniden üremesinden hızlı, örneğin kereste ve kağıt. Bu fakirlik içinde yaşamalıyız anlamına gelmiyor, sadece dünyanın sağlıklı olması için tüketimimizi  ihtiyacımıza göre ayarlamalıyız, diğer türlere yer bırakmalıyız. Dünyada fakirlik içinde olanlara yeterli yiyecek ve kaynak vermeliyiz ve gelecek nesillere temiz ve sağlıklı bir gezegen bırakmalıyız yani başka bir deyimle sadece bize düşen payı almalıyız. Yaşamı değerli kılan nedir sorusuna, çoğu insan maddi olanlardan çok maddi olmayan dostluk ve aşk gibi şeyler olduğu cevabını verirler. Bunlar için de hiç bir sınır yoktur.
Dünyanın sınırlı olduğunu itiraf etmek, sonsuz sahip olma duygumuzdan, durmadan yeni şeyler edinme esaretinden kurtulup özgürleşmemize yardım eder ve gerçekten anlamlı olanlara zaman ve güç ayırabiliriz. 

Kuzeydeki endüstrileşmiş toplumlarda yaşayanlar, güneydeki fakir toplumlardan daha fazla tüketiyoruz. BM’in tahminine göre kırk sefer daha fazla, kişi başına tüketim. Bizim dünyaya verdiğimiz zarar daha fazla. Bundan dolayı kuzeyin nüfus artışını sınırlaması önemli. Nüfus artışının nedeni oldukça karışık ve hassas bir konu. Fakat  kuzey Hindistan’daki Ladakh’da olan değişimi belgeleyen Helene Norberg Hodge’nin çalışması adam akıllı açıklayıcı. Himalayanın bu izole bölgesinde, eko sistemle yaşanırken yerel halkın nüfus artışı dengeli. Fakat  Hindistan hükümeti paralı ekonomiyi uygulamaya başladıktan sonra, Ladkherlerin çoğunluğu uzaktan gelen mallara bağımlı oldular ve satın alabilmelerinin tek yolu da paralarının olması olunca, nüfus artışındaki dengeleri bozuldu. Çünkü nüfus artışını dengede tutma ihtiyaçları ortadan kalktı. Şimdi nüfusları artmakta. Kuzeyde olduğu gibi güneyde de tüm klasik ‘gelişme’ nin hedefi insanların para ekonomisine katılmalarıdır. Yerel ihtiyaçların karşılanması için yerel üretimin yerine dış ticaret geçmektedir. Kuzeyde buna ekonomik büyüme deniyor ve yaşamak için gerekli doğal kaynaklardan daha fazla uzaklaşıyoruz. Sadece  kendi lokal kaynaklarımıza dönerek sürdürülebilir bir topluma erişebiliriz.   

KÜRESEL SORUNLARA YEREL ÇÖZÜMLER

Dünya içinde eşsiz bir çeşitlilik barındırır. Fiziksel, biyolojik, kültürel koşullar her yerde farklılıklar gösterir. Bir coğrafya için doğru olan, başkasında doğru olmayabilir. Permakültürün ilkeleri detaylı kurallar halinde değildir. Ancak yerel bilgilerle kullanılabilir ve sonuçlar yerine göre farklılıklar gösterebilir. Klasik yöntemse geleneksel yerel yöntemleri yok ederek yerine birbirinin aynı olan global kültürü koyar. Tarımda buna yeşil devrim adı verildi ve kısa zamanda hasat çok arttı. Fakat  fosil yakıtlara bağımlılıkta arttı ve yarattığı kirlilikle hem doğal sistemi hemde insan toplumunu kirletti. Bu sürdürülebilir değil. Permakültürün ana fikri var olan üzerine çalışmaktır: birincisi en iyi olanı koru, ikincisi var olanı düzelt ve son olarak yeni metotları uygula. Bu yöntemle yapılan asgari değişiklik azami sonuç verir, fazla enerji gerekmez, doğa ve insan çevresi az zarar görür. Büyük çapta uygulanabildiği gibi küçük çapta da uygulanabilir. Çözümler ülkeden ülkeye değişebildiği gibi yerel bir bölgeden başka bir bölgeye değişebilir ve hatta bir bahçeden diğerine farklı olabilir. Mikro iklim, toprağın durumu ve bitki örtüsü dikkate alındığı gibi çiftçilerin veya bahçe sahiplerinin ihtiyaçları, tercihleri, yaşam tarzları da dikkate alınır. 

İKİ TAVUĞUN ÖYKÜSÜ

Pratikte permakültürün nasıl işlediğini göstermenin en iyi yolu örnek vermektir. Permakültüre göre en iyi örnekde tavuk yetiştiriciliğidir. Kafeste tavuk yetiştirmeyle yapılan karşılaştırma çok açıklayıcıdır, özelliklede tavukların ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı ve kazancın nasıl kulanıldığını her iki yöntemle göstererek- 

KAFES TAVUĞU

Kafeste yetiştirilen tavukların yemleri, traktörle ya da diğer makinalarla yapılan tarımla, suni gübre ve zehirlerle yetiştirilir ve bunların da hem kullanılması hem de üretimi, çok enerji ve hammaddeyi zorunlu kılar. Yeme genellikle balık unu ve sojadan oluşan protein eklenir.  Hem de bu halkı protein eksikliği çeken fakir ülkelerden, ithal edilerek yapılır. Soya fasülyesi de büyük bir ihtimalle balta girmemiş ormanlar kesilerek açılan toprakta yetiştirilmiştir. Yemin karıştırıldıgı fabrikaya hem çiftçiden hem de tavuk çiftliğinden trasport zorunludur. Tavuklara pompalanan su, su şebekesinden gelir. Hem tavuk fabrikasını kurmak hem de işletmek için çok miktarda enerji zorunludur, bu enerjinin içinde tavukların vücudundan çıkan ısıyı ve kötü kokuyu alması için kurulan havalandırma sistemini de eklemeliyiz. Maddi ihtiyaçları karşılamak için yapılan tüm çabalar enerji kullanımını zorunlu kılar ve çevreyi kirletir. Tavukların rahatı için hiç bir çaba gösterilmez. Ürün olarak da sadece yumurta sayılır. Yumurtadan kesilen tavuklar, düşük kaliteli et olarak satılır. Gübre kurtulunması gereken bir sorun olarak görülür. Tavukların başka katkılarının olacağı düşünülmez bile. 

PERMAKÜLTÜR  TAVUĞU

Permakültür tavuğunun yiyeceği genellikle evde yetiştirilir. Tavuk bahçesinde tavukların yiyebileceği tohum ve meyvaların yetiştiği ağaç ve çalılar vardır. Yiyecekleri ibiklerinin önünde yetiştiği için yem transportu gerekmez. Tavuklar kendi yiyeceklerini kendileri arar. Bazı zamanlar ek yem gererekebilir ama iyi işleyen bir sistemde bu ihtiyaç en aza indirilir. Tavukların kendi yemini kendi aradığı sistem, permakültürün iki önemli prensibine örnektir; yiyeceği ve tüketicisini aynı yere koyarak aralarında karşılıklı bir ilişki olmasını sağla ve ağaç, çalı, birkaç yıllık bitkilerden mümkün olduğunca çok yararlan. Bir kaç yıllık bitkilerin, bir yıllık bitkilere göre en iyi tarafı bir kere kök saldılar mı, nerdeyse hiç bakıma ihtiyaçlarının olmamasıdır. Oysa bir yıllık bitkilere her yıl emek vermek gerekir. Bu sistemle yem için emek vermek gerekmez, tavuklar kendi yemleri için kendileri çalışır. Tavukların bahçesine yakın bir buğday tarlası, meyva bahçesi veya sebze bahçesi varsa tavuklar buralardan yararlanabilir. Buğday hasadından sonra tavuklar tarlaya salınırsa dükülen tahılı yerler. Böylece tavuklar kimsenin işine yaramayacak dökülen tahılı yiyerek kendileri için bir kaynağı değerlendirir. Meyva bahçesinde, yaşam evrelerinin, topraktaki kısmında olan zararlı böcekleri tavuklar yiyerek zararlı böcekleri kontrol altında tutarlar. Tavuk ve meyva bahçesi arasındaki işbirliği, pemakültürün sürekli  geliştirmeye çalıştığı  karşılıklı yardımlaşmaya dayanan işbirliğidir. 

Aynı işbirliği sebze bahçesi ve tavuk  için de geçerlidir. Buna ‘tavuk traktörü’ adı verilir -Bu yüzlerce tavuğun pulluk y ada saban önüne bağlanması anlamına gelmez. Tavukların doğal davranışları gagalama ve eşelenmelerinden faydalanmadır. Böylece yabani otlar ve zararlı böcekler kontrol altına alınır. Tavuklar bir süre küçük bir alanda tutulur. Bunun için ya çevreleri çitle çevrilir veya taşınabilir telle çevrilmiş bir kutunun içinde tutulur. Bir kaç gün gibi kısa bir zamanda bulundukları yeri temizler, gübreler ve besin ihtiyaçlarını büyük oranda karşılarlar. Tavukların ekin tarlasıyla, meyva bahçesiyle ve sebze bahçesiyle ilişkileri, permakültürün iki prensibine daha örnektir. Birincisi, her ihtiyaç bir kaç yönden karşılanmalıdır. Biz de tavuklarda olduğu gibi besinlerimizi çok yönlü elde etmeliyiz. Dünyada besin ihtiyacı başlıca dört bitkiyle sağlanmakta; pirinç, buğday, mısır, patates. Değişen şartlar, mesela küresel ısınmayla bu besin maddelerinde azalma durumunda etkilenmemiz çok fazla olacaktır. Bunun için beslenmedeki ana besin maddelerini çok fazla artırmalıyız. İkinci prensip ise; her bitkinin, hayvanın ve binanın birden çok fonksiyonu olmalıdır. Bitkilerin çoğu veya hayvanlar birden çok ürün verirler. Gagalama ve eşeleme bir ürün olarak görülmelidir. Özenle seçilen hayvan ve bitkilerle, elde ettiklerimiz daha fazla çeşitlilikte olur. Tavuk besini olarak kullanacağımız bitkilerden biride katır tırnağıdır. Tohumlarıyla sadece tavuklara yem sağlamaktan başka toprağın veriminide artırır. Havadan nitrojen alarak topraga verir. Ayrıca atlara ve sığırlara kışlık yem, yakıt ve tüm yıl açan çiçekleriyle ( İngiltere’de) arılara besin kaynağı olduğu gibi bizimde göz zevkimize hitap eder. Biz büyük yumurta üreticileri gibi tek bir ürün peşinde değil, daha fazla ürün peşindeyiz. Permakültür bu yönüyle, kılasik tarımdan daha üstündür. Ana ürün daha az olsad a, toplam kazanç fazladır çünkü biz aynı zamanda birden fazla ürün elde ediyoruz. 

BİRLEŞTİRİLMİŞ KÜMES VE SERA

Permakültür sisteminde kümes mümkün olduğunca yöresel üretilen malzemeyle yapılır. Bir fıçıda çatıdan akan yağmur suyu biriktirilir. Bütün yıl tavukların su ihtiyaçlarını karşılayamasa da yağmur suyunun fıçıda biriktirilmesi ile çok düşük enerjiyle, su elde edilir. Gerekli olan sadece bir fıçıyla, yağmur borusudur. Olduğu yerde kullanıldığı için pompaya da ihtiyaç yoktur. Eğer şebeke suyu kullanılıyorsa kısa zamanda kendi kendini de ödeyecektir. Kümesimizin özelliği, güney duvarına yapılan seradır. Geceleri tavukların vücut ısısı serayı ısıtır, soğuk kış sabahları sera tavukların ısınmasını sağlar. Ayrıcada tavukların solunum yoluyla verdiği karbondioksit bitkiler tarafından alınır. Her iki metod karşılaştırıldığında ortaya çıkan model: Çalışma = sistem tarafından ihtiyaç giderilmez, Kirlilik = ürünler sistem içinde kullanılmaz. Kafes sisteminde sürekli enerji kullanımına ihtiyaç duyulur. Bu bağımlılık permakültür sisteminde bir çok fonksiyonun birlikte işlemesiyle elenir.

Kafes sisteminde tavukların ürettiği sıcaklık, karbondioksit ve gübre kirlilik olarak görülürken permakültürde yararlı ürünler olarak görülür. Sistemdeki çeşitlilik tüm  ürünlerden yararlanılmasını mümkün kılar. Tavuk, sera, buğday tarlası, meyva ve sebze bahçesinden  oluşan sistemde değişik kısımlar işbirliği içindedir. Sadece tek kültürden oluşan kafes sisteminde işbirliği yoktur. Bu çeşitlilik ancak küçük ölçekli olunduğunda mümkündür. Yüz binlerce tavuğun bir arada tutulduğu bir yerde büyük ölçülerde yem alınmasından başka çıkar yol yoktur. Tavukların bahçeye salınması da imkansızdır. Yağmur suyunu biriktirmek için çatının kullanılması örneği de başka bir permakültür prensibidir. Gerçekte enerjiyi üretmek mümkün değildir, sadece enerjiyi bir biçimden başka bir biçime çevirebiliriz. Sınırsız olan güneş enerjisini başka kullanım alanlarına çevirmek tamamen kazançtır. Oysa ki fosil yakıt kullanımı sadece zarar ve kaybetmedir. Güneşin sayesinde yağmur, rüzgar ve tüm canlıların enerjileri var. Serayı ısıtmak için elektirik veya gazyağı kullanmak yerine tavukların kendi vücut ısılarının kullanılmasıyla biyolojik bir kaynak değerlendirilir. Bir ihtiyaç biyolojik kaynak kullanılarak karşlandığında, fosil yakıtlara veya madenlerden çıkarılan minerallere gerek kalmaz. Burda en büyük kazanç tüm enerjinin güneşten gelmesidir. Petrol, kömür ve diğer hammaddelerin hisse senet değerlerinin değişmesinden etkilenmeden, güneş enerjisini hem biz hem de bizden sonraki nesiller sonsuza kadar kullanırız.

BÖLGESEL DENGE 

Permakültür büyük ölçüde planlamayı kapsar. Uygun ilişkileri ortaya çıkarabilmek için her şeyin doğru yerde olması önemlidir. Kümes tarlanın veya meyva bahçesinin yanındaysa, işbirliğinin sağlanması için kapıyı açmamız yeterlidir. Kümes ve sera yanyanaysa ısı ve gaz değişimi sağlanır. Günümüzde ekili alanların veya bahçelerin düzenlenmesinde, nasıl işleyeceğinden çok göz zevkine önem veriliyor. Permakültür prensipleriyle yapılan bir düzenlemede başlıca hedef mümkün olan üretimi sağlamak, kendi koşullarıyla yaşaması ve sürdürülebilir olmasıdır. Bu eko sisteme benzeyen tasarım göz zevkinede hitap eder. Serbest dolaşan tavuklar için büyük bir sistemi düşünün; nasıl kokar? Nasıl görünür ve duyulur? Bir fabrikayla, süs bahçesini karşılaştırmak gibi değil mi? Aslında bir süs bahçesi kurmakla, serbest dolaşan tavuklar için tavuk bahçesi kurmak aynı benzerliktedir. İkisi de planlanırken; yan yana birlikte iyi gelişen bitkiler seçilir, bitkilerin yeterli ışık ve su almaları, çiçek açıp meyva vermeleri için toprağın ve iklimin uygun olması önemlidir. Hatta ikisindede aynı bitkiler seçilebilinir, süs bahçesinde süslü görünüşü için seçilen bir bitki, tavuk bahçesinde de tohumu için seçilir. Permakültür ilkelerine göre planlanan bir alan aynı zamanda etiktir. Kafes içindeki tavukların hayat şartlarını iyileştirmek imkansızdır. Permakültür sisteminde ise hayvan dostu olmak kolaydır çünkü çıkış noktası hayvanların serbest yem aramalarına ve hayvanların doğal davranışlarını bir hediye olarak görmeye dayanır. Hayvan haklarını savunmada pemakültür tekel değildir ama hayvan hakları temel öğelerindendir ve hayvanlara sadece acımayla yaklaşmak sınırlayıcıdır. 

ŞEHİR 

Şehirlerde tarım yapılması inandırıcı gelmiyor ama enerjinin şimdikinden de fazla pahalı olacağı zamanlar şehirde yaşamın devamı, bunu yapmamıza bağlı. Şehirlere sadece yiyecek transportu için çok büyük miktarlarda enerji harcanıyor. Yaşadığımız yerde mümkün olduğunca kendi yiyeceğimizi üretmek zorundayız. Parklar bu gelişme için uygun yerler. Parklardaki ağaçların yanı sıra, meyva ve kuru yemiş veren ağaçlar dikilebilir ve parklar dinlenme alanlarımız olduğu gibi yiyecek elde ettiğimiz yerler de olur. Belediyelerden kiralanan toprak parçalarında sebze yetiştirme de bir başka örnek şehir hayatındakendi geçimini sağlamak için. Şehirlere üç boyutlu baktığımızda daha fazla tarım olanakları olduğunu görürüz. Binaların duvarlarına meyva veren sarmaşık türü bitkiler ve meyva ağaçları dikilmesi, balkonlar ve düz çatılar tarımın çeşitli düzeydeki şehir versiyonudur. 

Güneydeki duvarlar bir çok meyva ağacı için idealdir, özellikle de şeftali gibi hassas olanlar için. Hatta cüce boyutlarda olan ağaçlar saksıda yetiştirilebilir. Bazı erik çeşitleri kuzey duvarına yakın yetişebilir. Bunlar yaban çileği, yaban üzümü gibi bitkilerle karıştırılarak gölge alanlardan fayda artırılabilir. Gölge olan alanlar, duvarları beyaza boyama veya ayna yerleştirmeyle aydınlanma artırılabilinir. Alışkın olduğumuz tüm sebze ve meyvaları şehirde yetiştirebiliriz. Eğer enerji kaynaklarını oldukları yerde iyi değerlendirirsek, bazı ekzotik çeşitleri bile yetiştirebiliriz. Toplam ihtiyacımızın ne kadarını şehirde yetiştirebileceğimizi tam bilmiyoruz ama bir çoklarının düşündüğünün tersine daha çok ürün elde edileceği kesin. Apartmanda oturanlar küçük balkonlarında veya apartmanın arka bahçesinde yiyeceklerinin bir kısmını yetiştirebilirler. Tabii ki aile tüketiminin ancak küçük bir kısmını karşılar ama yetiştirdiklerinin hem ekonomik hemde kalite olarak bir değeri vardır. 

Yeni toplanan sebzelerle günlerce önceden toplanıp satılan sebzeler arasındaki kalite farkı çok büyüktür. Bundan dolayı yakın çevrede yetiştirilenler, miktarlarından çok besin değerleriyle önemlidir. Bu özelliklede salata yapılan yeşil sebzeler için geçerli. Çok küçük alanlarda yetiştirilen marul çeşitleri var, örneğin ‘salad Bowl’ bir seferde tüm marul sökülüp çıkarılmaz, yaprakları toplanır. Başka marul çeşitleri tercih edildiğinde de saksılarda yetiştirebilen cüce türler seçilir. Yapraklı sebzelerin çoğunluğu kesme-biçme yöntemiyle yetiştirilebilinir: tohumlar ekilip bitki büyümeye başladıktan sonra, büyüyen dallar dibinden kesilir ve yeniden büyümeye bırakılr. Bu işlem tekrarlanılınarak elde edilen yeşillik, olgunlaşıncaya kadar beklenip toplanan yeşillikten daha fazla olur. Tohumların çimlendirilmesi evde yapılan tarıma başka bir örnektir, fasülyenin tüm çeşitleri, bezelye, mercimek, ayçekirdeği, alfa alfa, buğday gibi çeşitli tahıllar çimlendirme için uygundur.

Çimlendirilen tohum filize dönüştüğünde, besin içeriğinin sindirimi daha kolaylaşır, böylece aldığımız besin miktarı artar ve ayrıca filizlerin tazeliği ve vitamin miktarıda kuru gıdalardan daha yararlıdır. Sarmısak gibi bitkiler ekim alanları küçükde olsa ekonomik yarar sağlar. Kekik ve rosmarin gibi güneş seven baharat bitkileri balkonun güneyinde yetiştirilir. Nane , citron melis gibi gölge seven otlarda balkonun kuzey tarafında yetiştirilir. Baharat otlarının taze tüketilmeleri, iyileştirici özelliklerinden ve tatlarından daha fazla faydalanmamızı sağlar. Şehrin bazı bölgeleri  hava kirliliğinden dolayı ekime elverişli olmayabilir. Permakültür içinde ağırlık noktası, bireylerin ve küçük grupların insiyatiflerini kullanmaları olsada, bu tür bölgeler için siyasi kararlarlarla efektif sonuç alınır. Kurşunsuz benzinin fiatı düşürülünce, bir çok yerde kurşun seviyesi tehlikeli boyutun altına indi. Kurşun kirliliğinin sorun olmaya devam ettiği yerler, daha çok toprağa yakın kısımlar. Balkonlar ve sokağa yakın olmayan iç bahçelerde tarım yapmak uygun. Kurşun miktarını ölçmek için toprak ve yaprak analizi de, kuşku duyulan yerler için yapılabilinir.

Bitkilerde iyi olan bir şey de, zehirli maddeleri almada sınır koyma yetenekleri. Bundan dolayı şehirde yetişen sebzeleri yemek, şehir havasını solumaktan daha tehlikeli değil. Ama kirlilik topraktaki mikroorganizmaları öldürdüğü gibi toprağın verimini de düşürür.

YAŞAYAN EV 

Evin kendi içinde bir enerji sistemi vardır ve permakültürde kurduğumuz sistem fosil yakıtların yutulması yerine, güneş enerjisini depolamaktır. Buda genellikle pasif güneş ısısı sistemiyle olur. Teknik araçlara gerek kalmadan evin ısı ihtiyacını direk güneşten alabilmesi, evin yapımı ve biçimiyle olanaklıdır. Evin pasif güneş enerjisini alacak şekilde yapımı oldukca kolay. Geleneksel ev yapımından % 5 daha pahalı ama düşük ısınma masrafıyla, beş yıl içinde fazla olan masrafını geri öder. Var olan bir evi pasif güneş enerjisi alacak şekilde tadilat yapmak zordur ama yinede bir çok şey yapılabilinir. Hava akımı olan yerleri kapatmak, basit ve az çalışma gerektirmesine rağmen büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlar. Bir diğer yöntemde evin dış duvarının izalasyonudur. Güneş enerjisinden faydalanmanın bir yoluda, evin güney tarafına camlı bir dış oda yapmak. Bu mümkün değilse, evin en çok güneş alan tarafına veya çatıya yapılabilir. Bu hem ekim yapacak bir yer sağlar hemde  kümesle sera arsındaki enerji alışverişine benzer. Kışın dış odanın sıcaklığı eve çekilir, yazınsa dış odada yükselen sıcaklık evin kuzey duvarının serin havasını çekerek evin soğumasını sağlar. Camlı dış odada tarım yapılarak, evin fazla ısısı yiyeceğe dönüştürülür. 

Binaların enerjinin verimli kullanımında, bitkilerde kullanılır. Binanın kuzey duvarında yetişebilen sarmaşıklar, kışın evin ısı ihtiyacını azaltır. Sarmaşık küçük hayvanlarıda korur, duvar tuğladan yapılmışsa dökülüp bozulmasına engel olur. Binalarda canlı bitkilerin kullanılmasına ‘biotektur’ adı veriliyor, yenilenemeyen malzeme yerine biyolojik malzeme kullanmanın başka bir şeklide bu yöntem.Piyasadaki  malzemeler kullanıldığında nereden geldiğini bilmeli ve seçtiğimiz malzemede doğayı ve insanı düşünmeliyiz. Fazla enerji kullanılan aliminyum gibi malzemeler, işçilerde kansere yol açan bir kısım mineral yün, titaniumdioksitli boyalar ( tehlikeli olmasalarda  üretimleri çevre kirliliğine yol açar) kaçınmalıyız. Hepsinin altarnatifini bulabiliriz. Örneğin yün ve mantar gibi doğal izalasyon malzemesini çürüme, yangın veya farelere karşı  boraksla koruyabiliriz. (Ünzile’nin notu:”boraksın nasıl kullanılacağı yazılmamış”)

Su şebekesinde olduğu gibi kanalizasyon sistemi de şehirlerde büyük problem. Var olan kaynaklar iyi kullanıldığında problemi azaltmak için bir çok şey yapılabilinir. Kanalizasyon borularında, yağmur suyu, lavobolardan ve küvetlerden gelen gri su, toaletlerden gelen siyah su karışmakta. Musluktan akan sudan daha temiz olan yağmur suyu, içme suyu olarak kullanılabilir. Gri su ise toalet sifonunda, bitkilerin sulanmasında ve besin katkısı olarak kullanılabilir. Üçünü ayırma yoluyla ve herbirini uygun olan alanlarda kullanmakla, şehirdeki su kullanımı azaltılır. Bunun için yapılacak tesisat işinin masrafı, var olan sistemin masrafının yarısıdır. Kırsal alanda yağmur suyu tüm ihtiyaçları karşılar. İngilteren  çok daha fazla kurak iklime sahip Avusturalyada bir çok çiftlik yağmur suyunu değerlendiriyor. 

Tuvalet suyunun temizlenmesi için bir çok saz yataklarından geçmesi gerekir. Saz ve diğer su bitkilerinin; organik atıkları, hastalık yapan organizmaları ve hatta ağır metaller gibi kimyasal atıkları yok etme kapasiteleri vardır. Saz yatakları hem evlerden hemde endüstriden gelen atıklar için kullanılmakta. Var olan sistemde kullanılan su arıtma tesislerine göre daha az yer kaplar ve hatta plastik depolarda kurulabilinir. Kanalizasyon atıklarını sorun olarak görme yerine yaralanılacak bir olanak olarak görmeliyiz. Bir çok değerli organik madde ve bitki besin olacak maddelerle doludur. Kurtulmamız gereken bir şey olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, suni gübre üretmek için fosil yakıtlara olan bağımlılığımız sürer. Denizleri kirletmeyede devam ederiz.

Kompost tuvaletleri geliştirmek daha güvenli duruma getirmek için çok ilerleme sağlandı, saz yataklarıylada birleştirilince tam bir kanalizasyon sistemi elde edilir. Kağıt, cam, metal gibi malzemelerin geri dönüşüm için ayrıştılıp toplanması, şehirlerde nüfus bir alanda tolandığı için, kırsal kesimden daha kolay. Bu daha az enerji harcanması demek. Fakat geri dönüşüm üçüncü elde yapılmalı, ilk elde yapılacak olan tüketimi azaltmak olmalı. İkinci elde yapılacak olan geri kullanım olmalı örneğin; tekrar kullanılabilen şişeler, fazla enerji harcanmasını gerektiren camın toplanıp eritilmesinden daha az enerji gerektirir ve daha fazla iş olanağı yaratır. Bu alandada politik yaptırımların önemi var. Örneğin USA Oregon da içecekler sadece tekrar kullanılan şişelerde depozito karşılığı satılmakta. Benzeri bir kanun Avrupadada uygulanmalı. Şimdilik şehir elektiriği fosil yakıtlardan sağlanmak zorunda ama elektirik kullanımı daha efektif olabilir. Elektirik santrallerinde fosil yakıtlardan elde edilen elektirikten başka, oluşan fazlalık ısıdan yararlanılabilinir. Elektirik santralinin yakın olduğu yerleşim bölgelerinde, fazladan oluşan ısı, merkezi ısıtma sistemi olarak kullanılabilinir. Bunun gerçekleşmesi ancak yerleşim yeriyle, elektirik santralinin arasındaki mesafe az olursa mümkün. 

En iyi enerji kaynağı tasarruf edilen enerjidir, tüketimi azaltan tüm yöntemler örneğin; düşük enerji lambalarının kullanımı ve az enerji kullanan elektirikli aletlerin kullanımı,  ekonomik olduğu gibi elektirik üretimiyle oluşan kirliliğide azaltır. Yukarıda bahsedilen fikirlerin hepsi sürdürülebilir bir yaşam yaratmada oldukca yeterli ama belediyelerin ve enerji şirketlerinin negatif ilgisizlikleri karşısında, bireylerin ve ailelerin yaptıklarından daha fazlası gerekiyor. Bunun çözümü, yerel alanlarında insanların kendi örgütlenmelerini kurmaları. Bu da Avrupanın değişik yerlerinde, tüm Dünyada başladı bile. 
BAHÇE
BAHÇE PLANLAMASI 

Permakültür için şehirler kuşkusuz bir meydan okuma. Banliyölerin ve kırsal kesimin şartları daha iyi çünkü şehirde olanaklı olanlar, buralarda da geçerli artı bahçelerin verdiği büyük imkanlar var. Bahçe planlaması yapılırken permakültürün en değerli prensibi belki de bahçeninin kuşaklara(bölümlere) bölünmesi. İnsani aktivitelerin en fazla olduğu yerlerde, en çok iş gerektiren  bölümlerin yerleştirilmesi esas alınır. ‘En iyi gübre bahçıvanın gölgesidir’ sözüne rağmen, genellikle evlerin yakınına çiçekler dikilir, sebze bahçesi ise evin en uzak ve görünmeyen yerine yapılır. Her gün görülecek yerde olan sebzeler daha iyi gelişir. İhtiyaçları zamanında farkedilir, solmadan sulanırlar, yabani otlar daha sık temizlenir. Ayrıca göz önünde olan sebzeler daha çok yenir. Sebze bahçesinde toplanmayıp çürüyen sebzeleri görmek üzüntü verir.

Bazen günlece sebze bahcesine kimsenin bakmadığı zamanlar vardır, olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmiş sebzeler görülmez. Bazen de bilinmesine rağmen yağmur yağdı, çocuklar ağlıyor, yemek pişirilecek bahaneleriyle insanlar evden uzak sebze bahçesine gidemezler. Kapıdan bir dışarı çıkılsa her şey çok kolaylaşacaktır. Mutfak penceresinden görülen sebze bahçesinden alınan ürün fazladır. Bu yüzden sebzelerin evin yakınında yetiştirilmesi daha fazla verim için gereklidir. Sadece seçim yapmak gerekiyor; aynı çalışmaya daha fazla yiyecek veya aynı miktarda yiyecek için daha az çalışma.

Kuşaklara bölme böyle basit ve etkili işler. Bahçenin görünüşünün önemli olmadığı anlamına gelmez bu yöntem. Bir çok sebze kırmızı mangold, kıvırcık marul, bir çok baharat otu dekoratiftir. Aynısefa çiçeği ve tere çiçeği gibi bir çok çiçek yenilebilir. Sebzeler ve çiçekler bir arada daha iyi yetişirler ayrıca olanaklar ölçüsünde fazla çeşitlilik iyidir. Bazı sebze ve çiçekleri birlikte yetiştirme çok elverişlidir. Örneğin kadife çiçeği (tagates) domateslere zarar veren nematode (bir çeşit kurt) ve yaydığı kimyasallarla bazı yabani otları (convolvulus arvensis, aegopodium podagraria) saf dışı eder. Yararlı bir bahçe yaratırken, bitki seçimini kadar, bahçeye verilen biçimde önemlidir. Le potager, fransız mutfak bahçesinin özelliği, sebzelerin arajmanı mideye olduğu kadar gözede hitap eder. Sebze ve çiçeklerin birlikte iyi düzenlendiği bir tarh, çiçek tarhı gibi güzel ve sebze karığı kadar yiyecek verir. Çok çeşitli yıllık ürün aynı yerde yetiştirildiğinden, hasat ikiye katlanır. Kuşaklara ayırmadan başka bahçe kesimlere (sektör) de ayrılır. Burda amaç bitkilerin yerlerinin, dış şartlar dikkate alınarak seçilmesidir.

Bunlardan bir kısmı iklime bağlı etkenlerdir; güneş, rüzgar, ayaz gibi. Diğerleri de insanlara bağlı etkenlerdir; güzel bir görünüş veya komşuların hoşlanıp hoşlanmaması gibi. İklim etkenleri bahçede mikroiklim yaratır. Güneş ışığı, rüzgar, nem, sıcaklık durumu değerlendirilerek yer seçimi yapılmalıdır. Bahçenin farklı yerlerine erişen ışık durumu, hangi bitkilerin nerede daha iyi gelişeceğiyle ilğili önemli bir faktördür. Güneş, bahçenin değişik kesimlerindeki, sıcaklık derecesini farklı etkiler. Duvar gibi yapılarında sıcaklığı depolama özellikleri vardır. Güneye bakan bir duvar hassas bitkiler için uygun bir mikroiklim yaratır. Açıkta olan bahçeler ve villa bölgelerinde villalar arsında oluşan rüzgar tüneli, rüzgarın etkili olduğu yerlerdir. Bu tür yerlere, doğru bitkilerin seçimi ve bahçeye verilen biçim önemlidir. Rüzgara dayanıklı meyva veren küçük ağaç ve çalılar, kuru kabuklu meyva ağaçları, frenk üzümü çalısı gibi bitkiler bir çok kullanım alanları içinde, çok iyi bir rüzgar korunağıdırlar.

Ağaç dikmeden veya değiştirmesi sonradan zor olan bir şeyi yapmadan, bir yıl bahçe gözlenip tanınmalıdır. Değişik mevsimlerde nereler aydınlık ve gölge, neresi rüzgarlı, neresi rüzgar almıyor. Baharda nerede kırağı oluyor? Genelde ağaç ömrü insanınkinden uzundur. Agaç dikmede acele edip sonradan pişmanlık duymaktansa, bir yıl gözlemleyip, değerlendirme yaptıktan sonra en uygun yere dikim yapılmalıdır. Bahçeciliğe yeni başlayan biri, önce küçük bir bölümden başlamalı. Bakamayacağı kadar büyük alanda tarım yapmaya kalkmak çok sinir bozar ve yıpratır. Bahçe işi bir görev gibi hissedilir ve hiç bir şey istendiği gibi olmaz. Gerektiği kadar ilgi gösterilen küçük bir alan, büyük bir alanın veremediğini verir. Alanın ne küçüklükte olacağı bir çok faktöre bağlıdır; insanın zamanı, ne yetiştirmek istediği vb. Ama üç metre yerde yapılan üç yoğun ekim, mutfağa yeterli ürünü verir. Ekim yapılmayan alan yeşil gübre için, örneğin yonca (medicago sativa) değerlendirilir. Yabani otların yayılmasını kontrol altına aldığı gibi toprağın verimini artırır. İlk ekim denemesinden sonrada bahçede ekilecek yerlerin toprağı iyileştirilmiş olur.
TEMBELLER IÇIN BAHÇE 

Yenilebilir bir sürü çok yıllık bitki bahçede yetiştirmeye uygundur. Meyva ve kabuklu yemiş verenlerin dışında çok yıllık sebzelerde var; enginar, kuş konmaz, perennial broccoli, çeşitli soğanlar,  hindiba çeşitleri bunlardan sadece bazıları. Genelde baharat olarak kullanılan bitkilerde, sebze ve özelliklede salata olarak kullanılabilir. Bunlardan bir kaçı; oğul otu (melissa officinalis) rezene ve değişik türde nane çeşitleri. Çok yıllık bitkilerin çoğu yerlidir. Bahçede yabani bitkilerin yetiştirilmesinin olumlu yanı orada yetişmek istemeleridir. Binlerce yıllık evrimleri onları yerel koşullara uygun hale getirmiştir. Ekimini yaptığımız bir çok bitki dünyanın başka yerlerinden gelmiştir, yaşamaları için çok özen gerekir ve aslında onlara yabancı bir ortamda ürün verirler. Yerli bitkilerin ekimini yapmak doğayla birlikte çalışmaktır, aksi doğaya karşı çalışmadır. Bitkileri bizim istediklerimizi vermeye zorlamak yerine bize verdiklerinin kıymetini bilmeliyiz. Bu çatışma yerine işbirliğini seçmektir. Böylece hem yerli ekoloji koruruz hemde kendi yaşamımızı kolaylaştırırız.

Yerli bitkilerin fazla emek harcanmadan ‘yabani ot gibi’ büyümeye yatkınlıkları vardır. Bir çok böceğe ve mikro organizmaya sorun yaşamadan ev sahipliği yaparlar çünkü bir birleriyle uyum sağlamışlardır. Çok yıllık bitkilerin bir diğer olumlu özelliğide ilkbaharın başında yeşerirler. Kışı toprak altında kök veya yumru olarak geçirirler, bahar geldiğinde bir sürü yaprakla topraktan fışkırmaya hazırdırlar. Tam bu zamanda bir yıllık bitkiler ya henüz ekilmemiş tohum halinde yada küçük saksılarda filiz halindedirler. Kışın çok yıllık bitkiler solduğu zaman, hasadı yapılan bir yıllık bitkiler vardır, örneğin yeşil lahana, brüksel lahanası, kök bitkiler ve kış lahanası. Çok yıllık bitkilerle bir yıllıkları birbirlerini tamamlayacak şekilde ekerek, tüm yıl boyunca ürün alırız.

Bir yıllık bitkiler söz konusu olduğunda, toprağın bellenmediği yöntem seçilir permakültürde. Henry Doubleday Research Assocition tüm ingiliz adalarındaki bahçelerinde, bellemeden sebze üretmeyi denemiştir. Alınan sonuç klasik yöntemdekiyle hemen hemen aynıdır, fakat sonuç yıldan yıla değişebilmektedir. Bu metod daha az çalışma gerektirir, toprağın belle ters yüz edilmesi yerine, toprak dirğenle gevşetilir. Ekilecek patateslerin üzeri saman gibi bir malzemeyle örtülerek,  patates bile bu yöntemle ekilebilir. Belleme yapılmayan  toprakta bazı bir yıllık bitkiler yardımsız kendi kendilerine ekimlerini yaparlar. Kendi kendine çoğalabilen bitkilere örnek; maydonoz, ıspanak ve mangold. Ayrıca yabani yenilebilir bitkiler de kullanılabilinir. 

Belleme yapılmadan ekim yapılan bir bahçede, ekim yapılan karıklara basmamak önemlidir. Genellikle kullanılan bir yöntem, aralarında dar yollar bulunan yükseltilmiş karıklardır. Karıkların genişliği her tarafından ulaşılacak kadar olmalıdır, böylece ayak basmadan sebzelere ulaşılır. Bu yöntemle 120 cm genişliğinde karıklar ve 50 cm genişliğinde yollar yapılarak çok iyi işleyen bir sistem oluşturulur ama alanın nerdeyse üçte biri dar yollara ayrılır. Bu oranlar anahtar deliği şeklinde karıklar yapma yoluyla iyileştirilebilir. Ortadaki bir noktadan veya ana yoldan içeri doğru küçük anahtar deliği şeklinde yollar düzenlenebilir. Anahtar deliği şekli verilmiş karıkların ortasında veya ana girişte durulduğunda sebzelere sorunsuz yetişilebilinir. Burada en çok bakım gerektiren ve uzun süre hasadı yapılan yapraklı bitkiler ekilir. Biraz ilerisine ve yine ulaşılabilen yere daha az bakım gerekenler ekilir. En uzağa da sadece ekilip, hasat zamanı toplananlar ekilir. En uzaktaki bölüme yetişmek zor olsa da kuru havalarda üzerine basılmasında sakınca yoktur. Bazı yerlere konulan taşların üzerine basılarak hava durumu ne olursa olsun her tarafa erişilebilir. Anahtar deliği şeklindeki karıklar pratik olmalarının yanısıra görünüşleri düz karıklardan daha güzeldir. Bundan dolayı süs ve yiyecek bitkilerin birlikte ekildiği tarım şekline elverişlidir.

Yabani otların gelişmesini önlemek, nemi korumak, toprağı yağmurve güneşten korumak için toprak üstüne yayılan malzeme her şey olabilir. Örtülen malzeme çürürken aynı zamanda toprağı zenginleştirir. Her tür toprak örtme yöntemi permakültüre uygundur. Doğal durumda olduğu gibi toprak kendi haline bırakılır ve daha az iş gücü harcanır. Yeni arazi açmak içinde belleme yerine toprak örtme yöntemi kullanılabilir. Böylece var olan otlara ışık gelmesi engellenerek yok edilirler. Bu amaç için siyah plastik torba kullanımı iyi sonuç verir. Tabi ki yeni torba almak yerine kullanılmış olanlar tercih edilmeli. Karton, eski halı ve kilimlerde kullanılabilinir. Topraktaki yabani otların yok olması bir ekim sezonudur ama hemen ekim yapılmak isteniyorsa ve otlar çok kuvvetli değilse örtülen malzemenin arasından da ekim yapılır. Tabi ki toprağın üzerini kaplama yönteminde tüm yabani otlar yok edilemez ama miktarları kontrol edilebilecek bir seviyeye düşer. Aslında biraz yabani ot çeşitliliği artırır ve bahçenin eko sistemi için iyidir. Kara hindiba gibi yabani otların kökleri çok derindedir ve mineralleri çeker, köküne dokunmayıp sadece yapraklarının koparılıp, toprak örtmede kullanıldığında hem toprağa besin verilir hemde kökü ‘ besin pompası’ olmaya devam eder. Ayrıca bu yabani ot yenilebilir otlardan. Sarmaşık türü yabani otlar toprağın üzerine kapattıgımız malzemenin arasındanda büyür ama örtü malzemesi kaldırıldığında, kökleri zayıfladığı için kazmaya gerek kalmadan, kolayca çekilip çıkarılırlar.Yerleşmiş bir bahçede fidelerin arası organik olan her şeyle biçilmiş çimen, yaprak, şeritler halinde kesilmiş kağıt gibi örtülür. Böylece yabani ot temizleme yapılmadığı gibi toprağın nemi korunduğu için, sulamada  % 40 kadar azalır. 

ORMAN BAHÇESİ

Robert Hart tarafından tanıtılan ‘orman bahçesi’ permakültür içinde en çok uygulanan yöntemdir. Doğal ormandaki değişik katmanlar gibi bir bahçe düzenlenir: meyva ağaçlarından oluşan bir tavan, bir katman daha alçak boyutta ağaçlar, bir katman kabuklu yemiş ağaç veya çalıları, küçük yemiş türü meyva veren çalılar, bir katman çokyıllık bitkiler, yumrusu, yaprağı ve meyvası yenen sebzeler, tırmanan sarmaşık (asma) türü bitkiler. Bu bahçedekilerin hepsinin birden verdiği, hepsinin ayrı ayrı vereceklerinden fazladır. Bunun da bir nedeni, çeşitlilik verimlidir ve bitkiler daha sağlıklı olur. Diğer nedeni ise orman benzeri bahçe imkanlardan fazlasıyla yararlanır. Değişik katmanlar aynı zamanda yeşermediği için güneş ışığından en iyi şekilde yararlanılır.

İlk baharla birlikte önce baharat yerine kullanılan otlar, sonra çalılar, en sonda ağaçlar yeşerir. Her mevsimde olgun olan bir çeşit vardır ve güneş enerjisinden fazlasıyla yararlanılır. Tüm düzeylerde topraktan da fazlasıyla yararlanılır çünkü değişik bitkilerin kökleri de değişik uzunluktadır ve farklı derinliklerden farklı besinleri alırlar. Böylece toprağın üzerindeki çeşitlilik toprağın altına da yansır. Bazı bitkilerin özellikleri de topraktan besin almak konusundaki üstünlükleridir. Yemediğimiz kesimler tekrar toprakla karışınca, diğer bitkiler de bu besinlerden yararlanır. Seçilen bitkiler birbirlerine uygun olmalı. Tavanı oluşturan ağaçlar az gölge verenlerden seçilmeli, örneğin gölgesinden dolayı kestane, orman benzeri bahçeye uymaz. Bu kestane permakültüre uymaz anlamına gelmiyor sadece orman benzeri bahçede gölgesinden dolayı uygun değildir. 

Çalı türü bitkilere gelince gölgede de gelişirler çünkü çoğunluğu orman ortamına alışıktır. Fındık ve kuş üzümü ormanda da yabani yetişmektedir. Ormana benzetilen bahçede yetiştirilenler aşılanmış olduğundan, yabani olanlara göre daha iyi ürün verirler ama yaratılış özellikleri gölgede de gelişme özelliklerini korurlar. Maydonoz direk güneş alan yerde değil, gölgede iyi gelişir. Bazı maydonozgiller ailesinden bitkiler, kurtcuklar ve yaprak biti gibi zararlı böcekleri yiyen sinekleri kendilerine çekerler. Seçilen sebzeler genellikle çokyıllık ve dökülen tohumlarından yeniden yeşeren bitkilerdir çünkü toprak kazılmaz. Toprağın üzeri organik malzemeyle örtülür. Yabani otlar ve nane gibi yayılma özelliği gösteren bitkiler makasla kesilir veya yağmurdan sonra toprak yumuşayınca elle çekilir. Ürünleri toplama dışında fazla yapılacak iş olmaz. Robert Hart’ın orman benzeri bahçesinde tüm mevsimlerde meyva toplanır, mayısta frenk üzümüyle başlanır ve ertesi yıl kış elmaları depolanır. İlk baharda ve yazın yeşil yapraklı sebzeler sınırlıdır, bunu da geleneksel sebze ekimiyle telafi eder. Ayrıca bir de güneş seven kekik gibi çokyıllık bitkiler için ayrı bir yer düzenlemiştir. 

İdeal bir permekültür bahçesinin reçetesi yok. Her bahçenin biçimi toprağına ve sahibinin isteğine göre biçimlenir. Herkes kendinin ve ailesinin isteklerini, ihtiyaçlarını göz önüne alarak, permakültürün sunduğu çözümlerden istediğini seçer.

Çeviri; Ünzile Tekin 2008, İsveç 

http://permakulturkiye.org/node/9

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: