Kendine Yeterli Toplum: Yerellik ve Doğayla Uyumlu Ekolojik Yaşam

 

Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV),

SÖYLEŞİ ~Hicran Ürün

Geçtiğimiz günlerde ‘Ekoloji mücadelesi kadınlara yeni yükler mi getiriyor?’ başlıklı bir söyleşi düzenledi. ‘ekofeminizm’ ve cinsiyet rollerinin konuşulduğu söyleşinin konuğu ise Emet Değirmenci’ydi. Feminizm, birçoğumuzun bir şekilde duyduğu ve üzerine tartışmalar yürüttüğü az çok aşina olduğu bir konu. Litaratürümüze yeni giren ekofeminizm ise, 1970’lerin başında cinsiyetlerin ve doğanın üzerindeki tahakküm mekanizmalarının birbirleriyle bağlantısını irdeleyerek, feminizm içinde yeni bir tartışma başlığı açıyor. Söyleşide tanıştığımız Emet Değirmenci, son 18 yıldır çoğunlukla Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika’da yaşayan bir ekoloji aktivisti. Feminizme ve ekolojiye 90’lı yıllardan itibaren ilgi duyan Değirmenci’nin bu kapsamda birçok çalışması bulunuyor. Biz de ekoloji ve kadın arasındaki bağı biraz daha irdelemek ve ekofeminizm hakkında sorularımıza yanıt bulmak için Emet Değirmenci ile konuştuk.

– Eko-feminizmden bahseder misiniz? Nedir eko-feminizm?

Ekofeminizm, kadını ve doğayı merkeze koyan bir kavram. Aslında doğada hiçbir merkez yok ve doğal örüntüler bazında her şey birbirinin çevresinde dönmekte. Kapitalist patriyarkal sistem kadını ve doğayı aynı şekilde tahakküm altına almakta. Doğaya hakim olma anlayışı bir kadının ırzına geçilmesiyle doğada açılan bir maden ocağını yine aynı hakimiyet olarak değerlendirir. Doğada her şeyin simbiyotik bir ilişki içinde karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla var olabildiğini bilmek gerekiyor. O halde biz kadın ve ekolojiyi ilk sıraya oturtup endüstriyalist militarist erkek egemen sistemi çözme ve dönüştürme noktasında bir şeyler yapmalıyız. Burada öteki cins olan kadını güçlendirmekten söz ediyoruz. Ama patriyarkaya karşı kadını erk olarak görmekten söz etmiyoruz. Çünkü bir erke karşı bir başka erk yaratmak, cinsler arası eşitlikçi bir toplum geliştirmez.

Cins eşitliği olmadan olmaz

Kadınların kendi arasında örgütlenmesi ve kendilerine ait hem özel hem kamusal alanlar yaratmaları önemli. Kısacası ekofeminizm, feminizmin ilkelerini benimsemekle birlikte ekolojiyi odak noktası alır. Mutfakta, evde dört duvar arasına sıkıştırılan kadının durumuna karşı feminizmin ‘kişisel olan politiktir’ ilkesini göz önünde bulundurur. Eşit işe eşit ücret vb. sendikal hareketlere destek verir. Örneğin, gıdamızın tohumdan masaya getirilmesine kadar geçen süreçte demokratikleştirmesine vurgu yapan Latin Amerikalı çiftçilerin ‘la via campesina’ diye bir örgütlenmesi var. Bu artık dünyanın tüm çiftçilerinin örgütlenmesi haline geldi. Küresel iklim değişiminde halkın kendi çözümlerini yaratması anlamında campesina (çiftçi) hareketi önemlidir. Çiftçi kadınlar ‘cins eşitliği†olmadan gıda demokratikleştirilemez’ diyor. Sonra küresel iklim değişimi zirvelerinde çiftçi kadınların maruz kaldığı tehlikenin boyutlarına dikkat çekiliyor. Acil afet bölgelerinde hem sismolog hem de ekolojik restorasyon uzmanı olarak birçok kez bulundum. Gelen yardımların erkekler tarafından kontrol edildiğine ve dağıtımda yine erkeklerin hakimiyeti olduğuna tanık oluyoruz. Kadınların regl kanamaları için ihtiyaçlarını gidermelerinden tutun da barınaklarda cinsel tacize uğramalarına kadar bir dizi gerçekler söz konusu. Elbette yalnızca Birleşmiş Milletler’in bu konulara feministlerin baskısıyla sembolik olarak el atması yetmiyor. Doğrudan demokrasinin işleyeceği ortamlar yaratarak bu gereksinimlere hazırlıklı olmanın yollarını bulmalıyız.

– Dünyadaki eko-feminist hareketlerden biraz bahsedebilir misin?

Ekofeminist hareket 1970’lerde Hindistan’daki ormansızlaştırmaya karşı kadınların direnişleriyle ortaya çıktı. Kadınlar kendilerini zincirlerle ağaçlara bağladılar. Bir dizi kitapları da olan Hintli Yazar-Ekofeminist-Aktivist-Doktor Vandana Shiva, ‘Ben ikinci doktoramı Hintli köylü kadınlarla yaptım ve gerçek bilgileri onlardan öğrendim’ diye belirtir. Yıllarca süren Chipko Hareketi sırasında kilometre karelerce alan korunmuş oldu. Harekete katılan erkekler ‘biz annelerimizin yıllarca süren kararlı hareketi sonucu burada varız’ demek durumunda kalmışlardır. Bunun yanında 1980’lerde doktor Wangari Maathai’nin öncülüğünde Kenya’da geliştirilen Yeşil Kuşak Hareketi de ekofeminizme kan ve can kattı. Bu aynı zamanda Afrika’nın başka ülkelerine de yayılan bir ormanlaştırma hareketidir. 90’lı yıllarda Vandana Shiva’nın Maria Miesle çıkardığı ‘Ekofeminizm’ kitabında kadınların doğanın kaynaklarını tüketmektense subsistance ekonomisi diye nitelendirdikleri ihtiyaç kadarını doğadan almak ama almadan önce ne koyacağını düşünmek söz konusudur. Küresel iklim değişiminin gittikçe artan yıkıcı etkileri kuraklık, sel baskını, ormansızlaşma vb. olarak devam ederken ekoloji ve feminizm odaklı mücadeleye daha fazla gereksinim duyulacağı açıktır.

– Toplum kadına bu kadar çok rol biçmişken eko-feminizm kadına artı yük olabilir mi?

Hakim cinsiyetçi rol dağılımı gereği bu konuda doğal olarak insanların kafası karışık… Oysa her şey net. Çünkü biz önce feminist ilkeleri benimsiyor, sonra da eşitlikçi bir cins ve sonuçta eşitlikçi bir toplum istiyoruz. Gıda özgürlüğüne de, çevrenin ve ekosistemin iyileştirilmesine de, su hakkına, çocuğunu, ailesini ya da topluluğunu sağlıklı gıdayla beslemeye çalışan kadın olduğu kadar erkek de olmalıdır. Örneğin yavaş gıda (slow food) hareketi içinde kadın mutfağına yeniden sahip çıksın deyişleri var. Biz zaten mutfaktan, dört duvar arasından kamusal alana çıkmak için yıllarca uğraşmadık mı? Kısacası cinsiyetçi olmayan iş olmalıdır. Toplumsal kültürün bu yönde evrilmesi gerekir. Yoksa kadın hem tam zamanlı çalışacak hem de evde 3 kap yemek yapacağım, çocukların bakımını üstleneceğim… Buna katlı sömürü deniyor. Tabi bunun yanında kadının yüklendiği duygusal iş yükü de var ki bu da göz önünde bulundurulmalıdır. Çocuğun okulda toplumda yaşadıklarını çözme, yatalak annesinin bakımevinde istenmeyen davranışlara maruz kalması, kardeşler arası barış ortamının sağlanması vb… Bu çatışma çözümlenmesi ‘doğası gereği barışçıl’ olduğu için kadına yüklenmiştir. Truva savaşlarını durduranların da kadınlar olduğunu anımsayalım.

Oysa zaten olması gereken işin eşitlikçi bölümünde her şey net ve ortaktır. Eşitlikçi iş bölümünde görünen ya da görünmeyen emeğe saygı gereklidir.

– Kadın ve doğa arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?

Kadın doğurgandır ve üretkendir. Doğa da öyledir. O halde kadın doğadır ya da doğaya daha yakındır şeklinde biyolojik determinist ve özcü bir yaklaşımı doğru bulmuyorum. Evet, kadın antropolojik olarak avcı, derleyici toplumdan itibaren doğaya ilişkin gözlem ve deneyimlerinde erkekten daha fazla deneyime sahiptir. Çocuğunu sağlıklı gıdayla beslemeye erkekten daha fazla ilgi gösterir. Çünkü mutfak onun sorumluluğundadır. Burada toplumsal rollerden söz etmek istiyorum. Kadının toplayıcı rolü yazı öncesi organik toplumlarda eşitlikçi bir düzeyde iken nasıl oldu da bu denge bozuldu? Burada erkek doğası ve kadın doğasından mı söz etmek gerekir yoksa toplumsal iş bölümünü mü irdelemek gerekir? Bana göre her şey toplumsal olarak şekillenir. Kültürel antropojist Margaret Mead, Papua Yenigine ve Pasifik Adaları’nda yaptığı gençliğe adım atma törenleriyle ilgili araştırmalarında bunu göstermeye çalıştı. Örneğin, kız çocuğu olmayan ailelerin en son erkek çocuklarını kız gibi yetiştirdiklerine ve kendilerinin de doğal olarak o rolleri benimsediklerine tanık oluruz. Avustralya’da yaşarken Sydney’de Pasifik Adalı bir komşum altı erkek çocuğundan son ikisini kız gibi yetiştiriyordu. Çocuklar ev ve mutfak işlerinden bahçe işlerine kadar her şeyi benimseyerek yapıyorlardı. Fakat okulda ötekileştiriliyorlardı. Bu durum açıkça her şeyin kültürel olarak şekillendiğini ve hakim kültürün etkisini göstermiyor mu? Kısacası ben kadın Venüs’ten erkek Mars’tan gelmiştir; onun için savaşçıdır görüşüne katılmıyorum. Her şey kültürel olarak şekillenir ve kültürleri evrimleştirmeliyiz görüşündeyim.

Barış olmadan ekoloji korunamaz

– Kürt kadın hareketinin de çok sık tartıştığı ve dile getirdiği konulardan biri, doğa ve kadın. Bu anlamda eko-feminizm ve Kürt kadın hareketi birbirine çok yakın duruyor. Abdullah Öcalan’ın da Murray Bookchin’e atıf yaptığı birçok yazısı var. Siz de söyleşinizde Bookchin’e değindiniz. Bunlarla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Bugün Türkiye’deki Kürt hareketi, kadını ve ekolojiyi ana eksen alıyor. Bu sevindirici. Hem feodalitenin güçlü olduğu bir bölgede böyle bir duruş gerekliydi, hem de savaşın acılarının katmerli yaşandığı bir bölgede ekosistemin ve insanların kendilerini iyileştirmeye ihtiyacı var. Zaten barış ortamı olmadan ekoloji korunamaz. Dolayısıyla ekofeminizmin de antimilitarist bir duruşu vardır. ‘Eskiden ben ev kadınıydım, şimdi belediye başkanı olmak istiyorum ve savaş politiklarına “dur” diyorum. Mayınlı alanların temizlenmesini istiyorum’ diyen bir dizi kadın olmaya başladı. Savaşın kalıcı etkilerinin ve yıkımlarının ekoköy ve ekoçiftlikler kurulması ve bunu bir yaşam biçimi şekline, daha doğrusu yaşamına geçirmek isteyen kadınların çoğalması o bölgede ekofeminizmin kök bulacağını gösteriyor.  

Kadınlar Ekolojik Dönüşümde

– Perma kültür ile ilgileniyorsunuz ve bildiğimiz kadarıyla Kadınlar Ekolojik Dönüşümde isimli bir kitabınız var. Biraz bunlardan bahsedebilir misiniz?

Kadınlar Ekolojik Dönüşümde kitabım 2010’da çıktı. Melbourne Üniversitesin’de cins ve gelişme (gender and development) master çalışması yaptıktan sonra dünyada üç yılda bir değişik ülkelerde yapılan ‘Kadın Dünyası Konferansları’nda ekoloji ve feminizm üzerine bildiriler sunmaya başladım. Kitapta özellikle ekoloji aktivisti kadınların hikayelerine doğrudan yer vererek bir mozaik oluşturmaya çalıştık. Sonra benim ön ayak olduğum Yeni Zelanda’da Toplumsal Ekoloji prensipleriyle yeni göçmen ve sığınmacı kadınlarla yaptığım projenin evrimine de yer verdik. Kars’ın Boğalıtepe köyüdeki kadınların şifalı otlar üzerine kurdukları bir projeye yer verdik. Kitapta Türkiyeli kadınların tohum korumadan Bolivyalı yerli ekofeminist aktivist bir arkadaşımın Ant Dağları’nda kadınların şifalı otlar üzerine deneyimlerine kadar 10 ülkeden kadınların öykü ve görüşlerine yer verdik. Şimdi yalnızca kendi emek ve görüşlerime dayanan II. kitabım üzerinde çalışıyorum. Gıda özgürlüğü yoluyla topluluğu güçlendirme ekseninde bir yapıt… Elbette kadın, cinsiyetçi rollere, toplumsal cinsiyet vb. alanlara dokunan bölümler de olacak.

Özgür Gündem 18.06.2014

Reklamlar

emet değirmenci*

Bu yazı ilk  olarak 26 Ekim 2013 de Bianet te yanınlandı.

Ekolojik kriz karşısında yaşamını değiştirmeye çalışan kadını öncelikli olarak sağlıklı gıdaya ulaşmak ilgilendiriyor. Yakınları ve çocuklarını sağlıklı besleme kaygısı onları başka meceralara sürükleyebiliyor. Kendim de yaklaşık 20 yıl önce benzeri bir duyarlılıkla  yola çıkmıştım.  Sevindirici olan bugün kadınların b’r nevi kendi aralarında dayanışma grupları oluşturması…

Siyanürlü altın madenlerinden, Nükleer Santral projelerine ve HES’lere karşı hep en önde yürüyen köylü kadınlarımız da az değil. Hele hele tohumun kendi içindeki kendini var etme potansiyeli ve bilgeliğiyle son yıllarda düzenlenen Tohum Takas Şenlikleri de umut veriyor. Gözle görünür şekilede kadınların neredeyse %80 den fazla insiyatif ve katkı koyduğu görülüyor. Tüm bunları kayda geçirmek gerektiğine inanıyorum.

2013 Mayıs’ında yükselen Gezi Hareketi’nde ise kadın başlı başına ele alınması gerekiyor. Ancak şunu belirtmeden geçmemek lazım: Kadın bu harekette olmazsa olmazlardan ötedeydi. Kamusal ve toplumsal alanda özgürlük şiarıyla dayanışma larını genişletti. Forumlarda% 50 kadın sesi duyar olduk. Genç kadınlar bedenlerinin yalnızca kendi tasarrufunda olduğunun daha çok farkına vardı.

Ekolojik ve onun sonucu olarak yaratılan toplumsal ve ekonomik krizde nasıl ayakta kalacağına kafa yoran orta sınıf kadın katılacağı ekolojik beceri edinme kurslarda kreş talebinde bulunmaya başladı. Elbette ki çocukların bu tür eğitimlerin parçası olması çok güzel olabilirdi. Ne var ki çocuğa kreş arayan da, eğitim alma çabasında olan da aynı kişi yanı kadındı. Kreş konusunu da kadın kadına çözmek gerekiyordu. Çocuk yalnız kadının sorumluluğunda gibi… Eko kadın patriarkal değerlerin çarkında bu denli hapsolursa dönüşümün parçası olmayı yine ‘kızkardeşlerine’ dayanarak yapabilecekti. Erkeğin her zamanki gibi eve asıl para getiren benim” demesi ne kadar eşitlikçi?

Anladığım kadarıyla Slow Food hareketinde yer alan kadınlar mutfaklarına sahip çıkarak sağlıklı beslenmeye odaklanıyor. Kırsal kesimde Slow Food Konviviumlarına giden ve gıda üzerine iş kurmuş güçlü kadılar tanıdım. Kadın tarlasına, tohumuna, bütçesine, hatta uluslararası seyahat özgürlüğüne sahip çıkıyor. Hatta yaptıklarını paylaşmak için acak duruma gelmiş diye sevinç duydum. Umarım onların sayısı günden güne artar. Bunlar ki; işi mutfağın ötesine taşımış olanlar. Ancak kadın gıdasına sahip çıkmak için mutfağına dönsün dersek kadını geri götürmüş olmaz mıyız?  Bizden öncekiler var olan özgürlüklerimizi kadını ev/mutfaktaki dört duvar arasından kurtulması için uğraşmadı mı?

Tarihsel olarak eşitsizliğin belirmesinden bu yana kadınlar, yakacak odun toplama, tohum koruma, yenebilir bitkiler toplamaı ve evcil hayvanları beslenme gibi işleri yapageldiler. Hatta Bangladeş ve Hindistan gibi ülkelerde evin gıda ihtiyacı %70–80 kadınlar tarafından karşılanıyor. Fakat kadınlar toprağı işleyecek hayvan almak için mikro kredi çarkının içine düşerken tarla ve toprağı işleyecek hayvan hakkında yine erkek karar vermekteyse sonuç olarak pek bir şey değişmiyor. Hatta kadının mikro kredi alarak kazandığını gidip savuran birçok erkek olduğu için bu kredilerde fiyasko payı da dikkate alınmaktadır. Böylece kapitalizmin reformlarını destekleyen bilinçsiz kadın yine patriarkal çarka hizmet etme konumdadır.

Kırsal kesime ekolojik yaşam için giden kadın eğer endüstriyel yaşam biçiminden kurtulup tüketmek yerine üretmeyi seçiyorsa toprağa dayalı işlerle boğuşmak zorundadır. Bu durum kent tarımı alanlarında da olabilir. Bu işler ki neredeyse günde 8-10 saat çalışmayı gerektirir. Halihazırda kentte yaşamama rağmen ekolojik olarak kendi tasarladığım küçük sayılabilecek bahçemden çıkan her türlü şeyi değerlendirmeyi ve ürün fazlamı dostlarla paylaşmayı seven biri olarak bunu çok iyi biliyorum. Sebzesinden, şifalı otuna, konservesinden tohum korumaya kadar uzanan işler oldukça zaman alıcıdır. Ev ve ofis temizliği gibi işlerde bir başka kadını kullanmayı reddediyor ve üstüne üstlük ekolojik ayak izinizi de azaltma ilkenizden ödün vermiyorsanız neredeyse tam zamanlı işçisinizdir. Evet, ekolojik işler belki başlangıçta zevklidir. Fakat her zevkli iş sürekli aynı kişi tarafından bir topluluk dayanışmasıyla yapılmıyorsa monotonluk oluşur. Aklınız kamusal alanda olsa da yapmak istediklerinizi sürekli ertelemeniz gerekir. Hatta kurduğunuz çekirdek ailenizde Yaptıklarınız bir gün hakim kültüre kafa tutup sizin yanınızda olduğunu düşündüğünüz eşiniz tarafından değersiz görülebilir. Çünkü var olan patriarkal kapitalist sistemde çabalarınızın bir karşılığı yoktur. Ölçülemez. Rakamlarla ifade edilemez…. Şunu sürekli akılda tutmalıyız; hiçbir hakim kültürün elemanı kendine tanınan ayrıcalıktan kolay kolay vazgeçmez. Vazgeçmek istemez. Başka bir deyişiyle Hak Verilmez. Alınır. Dolaysıyla biz kendimizi ifade etmekte israrcı olmalıyız. Yapılan filimlerde yardımcı oyuncu değil işin aktristi/Aktörü, senaryoyu yazan ve hatta yöneten olmalıyız. Arka planda görünmeyen olmak, ya da yalnızca serviş işlerine odaklanmak var olan kapitalist patriarkal militarist değer sisteminin istediğidir.

Kadın ve doğa aynı kapitalist patriarkal sistem tarafından baskı altına alınmaktadır. Bu sistem erkek egemen olduğu kadar insan merkezli, militarist, sınıfsal, ırkçı, heteroseksüel ve cinsiyetçidir. Oysa hakim kültürü destemenin dışına çıkmak yaiamı bir o kadar zevkli ve renkli kılar.

Çabalarımızla değer sistemlerini değiştirmeye çalışırken evrende her şeyin kozmik bir bütünlük içinde olduğunu da anımsamalıyız. Başka ülkelerin, başka gezegenlerin, başka kadınların, başka ezilenlerin yaptıkları yaşadıkları bize esin kaynağı olmalı ve rüzgarımızla o yönlere esmeliyiz.

Ancak bunların hepsi erkek (ya da başka cinsler) üzerinde kendi varlığımızı üstün görerek kısacası bir başka erk yaratmaya yönelik değildir. O zaman hiyerraşisiz eşitlikçi topluma nasıl ulaşırız? Karar mekanizmalarında söz sahibi olmaya çalışırken; sağlıklı gıdaya erişmeyi, gıdanın demokratikleştirilmesi sürecini bir bütün olarak dikkate almak gerekiyor. Besini işlerken oluşan iş bölümü, toprağa ekilen tohumdan, toprağın nasıl ve kimler tarafindan işlendiğine, onların patronla ve kendi aralarındaki ilişkilerine ve hatta besinimizin hangi yolla kimin tarafindan masaya getirildiğine kadar uzanıyor… Hatta topraksızların toprağına kavuşması da bu bütünün en başta gelen bir parçasıdır. Latin Amerikadan kaynaklanan çiftçi örgütü La Via Campesina’daki kadınlar gibi demokratik agro-ekolojik (1) dönüşüm mesajları dünyaya yayılırken cins konusunu da göz önüne sermek gerekir. Çünkü gıdanın demokratikleşmesi toplumsal ve cinsel iş bölümünden ayrı tutulamaz.

Umarım Türkiye’de hem feminist hem de ekolojist kadınların sayısı günden güne artar ve Türkiye de bir ekofeminist hareket filizlenir. Zamanla da kültürel ekofeministler ve esensialist ya da bir başka deyişle kadın olduğu için güçlürdür vb çizgisine düşmez. Çünkü bu tam da uğraştığımız özgürlük alanlarımızı fazla genişletmez. Kadın doğası gereği doğaya daha yakındır saçmalıkları bizi ancak biyolojik determinizmin kucağına atar. Eko merkezcilik, tanrıça kutsallığı ve anaerkillik ise ekolojik ve toplumsal krizi bir bütün olarak değil, yalnızca belli pencerelerden görerek resmin bütünlüğünü kaçırmak olacaktır. Şunu hep anımsamak gerekir ki; her şey toplumsal olarak şekillenir–iş bölümü de ekonomik değerler de… Temel feminist sloganı anımsayalım: Kişisel Olan Politiktir (Personal is Political)! Bu yalnızca kadın-erkek gibi dualist mantıkla yorumlanacak bir slogan değildir. Tüm cinslerin yaşamını sarsacak bir deyiştir.

21. Yüzyılın birçok alanda olduğu gibi bu konuda bir aydınlanma çağı olacağına inanıyorum. Öyleyse ne mutfak, ne de erkeklerin yönetiminde ekolojik çiftlik… ne de ekoköylerde aksesuar olmak! Sonra İsrail’deki Kibutz (2) ekoköyündeki kadının konumuna düşebiliriz. 1990 dan sonra Kibutz‘a gidip gelenler kadınlarının orada çamaşır yıkayan, çocuk büyüten, ‘mutfağına sahip çıkan’ sıradan bir kadın haline geldiğini ifade etmektedir. Kazanılan hakların geri verilmesi üzücü değil midir? Kazanımların bir de böylesi bir ekomerkezcilikle (3) elimizden kayıp gitmesi söz konusudur… Öyleyse, hakim patriarkal kapitalist endüstriyalist sistemde devrimin parçası olurken hep uyanık kalmak niyetiyle özgür eko kadın hareketi (ekofeminizm)ne merhaba! (ED/ÇT)

(1)Agroekoloji- Gıdaya bütünsel yaklaşmadır. Hayvan yeminden yetiştirilen insan yiyeceği ve çiftliğe ilişkin girdi ve çıktıların kuşaklar arası kaynaşmaya hizmet edecek şekilde kendini yenileyebilir şekilde yerelliğe dayanan pratatiklerdir.

(2) Kibutz, İsrailde Siyonizmle sosyalizmi bağda;tırma deneyimine dayanan bir ekoyerleşkedir.

(3) Ekomerkezcilik 1973 yılında Norveç filozof Arne Naess’in insan merkezli bir yaşamam arşı doğa merkezli bir yaşam olarak öne attığı bir derin ekoloji kavramıdır. İnsan potansiyeli, akıl ve etiği yeterince dikkate alınmaz.

 

* Kadın ve Ekoloji konusunda 17 yıldır çeşitli ülkelerde gözlem yapıyor ve 4 yıldır da Türkiye de ekolojik eğitimler veriyor. 2010 Yılında editörlüğünü yaptığı  Kadınlar Ekolojik Dönüşümde adlı derleme kitabında  kendi proje ve yazıları da yer almaktadır. Kitap, Yeni İnsan Yayınevi tarafından basıldı.

~ Emet Değirmenci*

Bu yazı, ilk Deniz Magazin dergisinin Agustos 2013 sayısında yayınlandı.

 Tüketim çılgınlığı, doğada yarattığı ‘erozyon’ la yeraltı suyunu da kurutuyor. Yanlış arazi kullanımı, hayvancılık ve yanlış tarım uygulamamları toprakları çölleştirirken yağan yağmur suları erozyonla toprak kaybına neden oluyor. Dünyanın tatlı suyu %0.5’e düştü. Türkiye ve Ortadoğu’da yeraltı su seviyesi her yıl 2-5 m arasında adüimektedir. İnsanlar ceplerinden her yıl daha da artan oranda para vererek daha derin kuyular açtırıyor. Akiferin daha derinlerinden su çekmeye devam etmek çözüm olmadığına göre, peki ne yapmalıyız?

 Akiferi, geçirimsiz kayalar içinde suyun depolandığı alan olarak tanımlayabiliriz. Böylesi bir kaynağın oluşması için 500 yıl gerekiyor. Oysa çeşitli su hasadı yöntemleriyle her yıl artan oranda akiferi beslemek mümkündür. Suyu bir düngü içinde kullanırsak su kıtlığı fobisinden kurtulabileceğimiz gibi aynı zamanda ekosistemi de onarmış oluruz. Hatta bu bir yurttaşlık bilinci ve sorumluluğu olmalıdır!

 Döngü halinde suyu kullanmak ne demek?

Gelin, merkezi bir sisteme bağlı olmaksızın su kanallarını birileri kontrol etmeyecek ya da vanaları yerel ölçekte kendimizin kontrol edeceği bazı yütemler üzerine biraz kafa yoralım. Elbette bunlardan bazıları belediyeler ve yerel yönetimler düzeyinde çeşitli düzenlemeler gerektireceği iöin karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla olabilecektir.

Öncelikle bir araziniz var ve gıdanızı kendiniz yetiştirmeyi planladığınızı dikkate alalım. Arazinin eğimine göre beşer ya da onar metre aralıklarla birbirine paralel su konturları (swales) oluşturabilirsiniz. 50cm-1m derinliğinde ve 1-2m genişliğinde değişebilecek birbirine paralel açılacak bu su arıkları su depomuz olacak göletlere bağlanabilir. Hendeklerin içi saman, odun, dal gibi suyu hızlı emebilecek yumuşak maddelerle doldurulacağından, hendekler boyunca dikeceğimiz meyve ağaçları, böğürtlen çilek vb gibi yer örtücüler suyla beslenebilecek, aynı zamanda suyu yeraltına doğal olarak enjekte etmiş olacaksınız. Bir başka deyişle akiferi beslemeye başlayacaksınız… Akıp giden suyun fazlası da göller ve daha sonra da dere ve nehirlere karışacaktır. Bu şekilde yalnızca su hasadı yapmış olmayacaksınız. Aynı zamanda araziyi de konturlar boyunca yeni dikeceğiniz meyve ağaçları ve çeşitli bodur ağaç ve çalılarla ekolojik olarak zenginleştirip errozyondan korumuş olacaksınız. Su ve rüzgar erozyonundan kurtulan üst düzey toprağında yaiayan organizmalar sze minnettar olacaktır. Su, adeta bitkiler ve bitki kökleri arasında süzülüp giderken çeşitli mikrop bakteriler ve hendeklere koyduğunuz odunsu bitkiler vasıtasıyla mantarları selamlayıp, berrak aktığı için size teşekkür edecektir. Deredeki kurbağa, ve çeşitli sürüngen hatta kuşlar ve balıklar da bu minnettarlık korusuna katılbilir. Artık oradaki bizim dahi farketmediğimiz ekosistemde onarılma vasıtasıyla yeni canlılara ev sahipliği yapmaya hazır hale gelecektir. Bu ahenkli koroya katılıacak canlıların birbiryle karşılıklı bağlantısını ise siz düşünün…

 Bu da demektir ki yaşadığınız her cm2 alana düşen yağmur suyu yeryüzünün damarları olan dere ve nehirlere, oradan da deniz ve okyanuslara tertemiz olarak ulaşacaktır. Öte yandan bu ekolojik restorasyon ve suyun düngüsel seramonisine hizmet etmeden hoyratça yaşamımıza devam edersek yurdumuzun da baş belası olan erozyonla yalnızca mil denilen siltli toprak yok olmayacak, aynı zamanda bozucu etki (disturbance) nedeniyle ekosistem tam anlamıyla şoka uğrayacaktır. Su konturları ve teraslama vb yöntemlerle yağan her damla yağmur bu sayede toprakta yavaşlatılıp, gezdirilip, sonra da yeraltına emdirilmiş olacaktır.

Böylesi bir suyolu ekositem restorasyonuna dğnya dan örnek vermek gerekirse Hindistan’da 70 li yıllarda Ridge Valley olarak bilinen vadiye uzzanabiliriz. Binlerce dönümlük erozyona uğramış kurak bir alanın su havzası restorasyonu yukarda bahsettiğimiz bu hendeklere değişik setler kullanılarak (ki buna yerel dilde Johad deniyor) suyun arazide koşmasını değil yürümesini sağlamıştır. Çoluk çocuk beş yıl çalışarak ve köylerde tüm kararları köy meclislerinde alarak tepeden aşağıya koca bir cadıyı ağaçlandırıp çiftlik ve tarıma yeniden elverişli hale getirmişler. Hatta tepenin altında olanlar kendi arazilerine sıra gelene kadar suyun biteceği kaygısı taşıdıklarında köy meclisindeki kadınla devreye girerek eğimli bir arazide mantıki olarak mili durdurmanın en alttan değil en üstten başlaması gerektiğini ikna etmişlerdir. Bu da doğrudan demokrasinin merkezi olmayan yerel ölçekte karar alıp uygulamada katılımı ne denli artırabileceğini gösteriyor. Projede kadınların etkin olmasıyla çoluk çocuk yaşlı değişik yaş gruplarındaki insanların kendi ekosistem sorunlarına nasıl çözüm bulabileceklerinin işaretidir.

 Su konturları kırsal kesim ya da bahçesi olanlar için söz konusu olabileceğinden, bir de kentlerden örnek verelim. Oregon bölgesindeki Portland kenti ABD’de kamusal ekolojik alanların genişletilmesi vb ekolojik anlamda radikal projelere ön ayak olan örnek bir yerleşim yeridir. 2011 yılında Portland Belediyesi “Kentte kim akiferi beslerse ödüllendirilecek” dedi. Proje ve uygulamalarıyla arazisinde ve evinde düşen her damla yağmur suyunu kentsel ortamda kirlenmeden toprağa enjekte ederek temizlemek, akiferi beslemek anlamına geliyordu… Buna okullar, iş yerleri, ya da caddelerde betonları söküp yollara, bahçelere delikli tuğla, taş çakıl, mıcır vb yerleştirerek yağmur suyunun yeraltına nüfuzunu sağlamak da dahil. Buna, suyu absorbe eden (permeable) alanlar deniyor. Öteki türlü kentin asfaltlarından akıp giderken suyun kirlenmesi ve rezervleri kirletmesi ve oradaki ekolojiyi öldürmesi söz konusu oluyor.

 Bunun yanında yağmur bahçesi (rain gardens) projeleri var ki; bunlar arka ya da ön bahçelere okullar, hastane, hapishane ve kilise bahçeleri vs. dahil, kent tarımı alanlarında yağmur sularını absorbe edeceğiniz çukur bahçelerdir. Genelde arazinize göre şekil alacak biçimde hafif eğimli şekilde yapılır. Bu bahçelerde toprağa suyun geçirgenliği artırılacak şekilde 10-20 cm kalınlığında yumuşak bir katman oluşturulup sulak alan bitkileri dikilir. Bulardan bazıları gölgede yetişen şifalı otlar, bodur ağaçlar ve böğürtlenler olabilir. Yaşadığım Seattle kentinde, mahallemde koca bir vadide devasa bir yağmur bahçesi parkı yapıldı. Çünkü daha önceki yıllarda fazla yağmurlar nedeniyle evlere sel baskınları olmuş. Bakımını ve ağaçlandırmasını genelde gönüllüler, bir başka deyişle bilinçli ve sorumlu yurttaşlar yapıyor. Böylelikle mahallenin şimdi 10 dönüm kadar bir alandan tonlarca yağmur suyunu akifere indiren ve üstelik herkesin gidip dinlenebileceği bir park oluştu. İki yıl sonra da gittikçe artan flora ve fauna çeşitliliği gözlemeye başladık. Mahalleliler de hem sel baskını tehdidinden kurtuldu, hem de ekololojinin zenginleşmesiyle yaşam kalitelerini artırmış oldular.

Nehirler Özgür Akarsa Su Havzaları Beslenir

ABD’de 2012 yılı birçok eyalette nehirler yılı ilan edildi. Somon balığı yerli halkın (kızılderililer) temel besini olduğundan ekolojistlerce onlarca yıl süren kampanyalar yapılmış. Ne şans ki orada yaşadığım birkaç yıl içinde nehirlerin serbest akması kutlamalarına rastgeldim. Yılladır uğraşanlara binlerce teşekkür… Sonuçta hepsi olmasa da bir dizi nehir için baraj kapakları açılmış oldu.

Oysa yurdumuzda HES projeleriyle serbest akan derelerin önüne set çekilme seferberliğiyle film tersine işletiliyor. Esen neoliberal rüzgar dere ve nehirlerin özgürlüğünü engelleyerek yalnızca suyu özelleştirmekle kalmıyor. Böylece enerjiyi de tamamen kendi kontrolüne alarak istediği gibi zam yapabilme yetisine ulaşıyor. Yerin kılcal damarları olan dereler ve nehirlerin yalnızca akiferi beslemekle değil, aynı zamanda yeraltının da canlı bir ekosistemden oluştuğunu hesaba katmak gerekiyor.

Bolivya’da 1990’larda Dünya Bankası’nın yabancı yatırımcıları çekmek için başlattığı özelleştirme projeleri 20. YY’da Bolivya halkının başına çorap ördü. Çocuklar bulaşıcı hastalıklardan okula gidemez hale geldiler. Yoksul halk için özel firmaların elinde olan içilecek temiz sudan edinmek çok pahalıydı. Su hakkı için mücadeleyi yükseltmekten başka çareleri kalmamıştı. Dünyaya seslerini duyuran yerliler ve yerel halkın direnişi üzerine çok belgesel yapıldı. En çarpıcılarından biri Hatta Yağmur’u Bile (Even the Rain İspanyolca adıyla También la lluvia)’dir. Cochabamba da genellikle öğrenci ve yabancı imalat fabrikalarında açlık limitinde çalışanlar (sweatshop employees) dişlerini canlarına takarak yabancı-yerli sermayaye karşı sularının serbest bırakılmasını istediler. Binlerce insan günlerce sokaklarda su gibi en temel bir hak için kendilerine uygulanan şiddete maruz kaldılar. Ama sonuşta su savaşçıları Türkiye de doğal gaz yatırımları olan ABD’li Bechtel firmasını kovmayı başardı.

Oysa kadim yerli kültüründe çocuklara daha doğduğu andan itibaren suyu toprağı nasıl koruyacağı öğretilir. Beyaz adam ise şimdilerde küresel iklim değişiminde karbon döngüsünden ne kadar para kazanacağının peşinde…

Görüldüğü gibi yaşadığımız yerin kötü su yönetimlerine ve kuraklığa mahkum olmak istemiyorsak çözümler üretmemiz mümkündür. Hatta bu yüntemlerle arazinizde birkaç yıl sonra pınarlar fışkırabilir. Yeni su toplama havzaları yaratmak ve var olanları iyileştirmek için radikal bir öneriyle yazımızı bitirelim. Yer altı suları eğer içilebilecek durumdaysa sadece içme suyu olarak kullanılmalı. Sulama için yağmur suyu hasadı, gri su dediğimiz mutfak ve banyodan çıkan suyun biyolojik yöntemlerle iyileştirilerek tekrar kullanılması sağlanmalıdır. Hatta siyah su dediğimiz lağım suyu da buna dahildir… Sondajla suluama suyu çıkarılması durdurulmalı. Bu durum aynı zamanda arazi spekülasyonununu da azaltabilir. Öteki türlü canlı yaşamını yok eden küresel iklim krizinde bu sene suyu olan toprak birkaç yıl sonra susuzlukla yüzleşebilir. Gittikçe derinleşen kuyulara akıtılan paralar da susuzluğu kurtaramayacaktır. Ayrıca unutmayalım ki akiferden çekilen her damla su gelecek kuşakların hakkından çalmaktır. Yağmur suyu hasadı ve o bölge ve iklime dayanıklı ağaçlarla su yollarımızı onarmak mümkün!

* Yazar Jeofizik mühendisi olup ekolojik yaşam tasarımcısıdır. Son 16 yıldır Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD de yaşayarak ekolojik yaşamın değişik bileşenlerine ilişkin edindiği deneyimleri eğitimlerde paylaşmaktadır.

KAYNAKLAR:

Aquifer Depletion http://www.eoearth.org/article/Aquifer_depletion

Ridge to Valley – a Holistic Watershed Perspective

http://permaculturenews.org/2013/01/31/ridge-to-valley-a-holistic-watershed-perspective/

Türkiye Kuruyor http://www.yesilgazete.org/blog/2013/03/20/ozel-haber-ortadogu-ve-turkiye-hizla-kuruyor/

Rainwater Harvesting for Drylands and Beyond by Brad Lancaster http://www.harvestingrainwater.com/

14 yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde sismoloji uzmanı olarak çalışan Emet Değirmenci, Avustralya’da 2000 yılında edindiği ekoturizm diplomasına ek olarak 3 permakültür sertifikası aldı ve yerel topluluklara ilişkin deneyimlerini ve aldığı eğitimlerden öğrendiklerini paylaşma yoluna gitti.

Türkiye’de, yerellik, ekolojik restorasyon ve permakültüre yönelik eğitimlere katkı koymasının yanında 2012 yılında Van’da meydana gelen yıkıcı deprem sonrası sismoloji ve permakültür deneyimlerini birleştirerek Türkiye’nin ilk afet sonrası ekolojik restorasyon/permakültür projesine de ön ayak oldu.

Emet Değirmenci, “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının da editörü ve projesinin geliştiricisidir.

Bilkent Üniversitesi’nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi eğitiminin ardından bir süreliğine Çanakkale’de Klan Çiftliği’nde gönüllü olarak çalışan ve daha sonra Norveç’te UMB’de Agroekoloji masteri yapan dostumuz Selen Çağlayık Eloğlu’nun Emet Değirmenci ile Yeşil Gazete için yaptığı söyleşiyi siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz.

Selen Çağlayık Eloğlu’nun agroekoloji üzerine yazılarına Selen’in Agroekoloji Günlüğü sitesinden ulaşabilirsiniz.

* * *

Permakültür Nedir?

Emet Değirmenci

Permakültür kalıcı kültür (permanent culture) olarak Avustralya’da Bill Mollison ve öğrencisi David Holmgreen tarafından 1970′lerde öne sürüldü. Zaman içinde bütüncül bir ekolojik yaşam tasarımı paketi olarak şekillendi. Permakültür merkezi olmayan toplumsal düzeyde karşılıklı bağlılık ilişkisi temelinde enerjiden su hasadına, atık yönetiminden verimli arazi kullanımına, ekonomiden topluma kadar pratik yöntemler içerir.

Permakültürün ilk çıkışı kalıcı tarım  ağırlıklı idi. II. Dünya savaşından sonra petro-kimya ürünü sunni gübreler  (buna böcek ve yabani ot öldürücüler de dahil) dünyanın topraklarını hızla çölleştirmekteydi. Permakültürden önce de  alarm ilan eden bir dizi düşün insani oldugunu belirtmek gerekiyor. Bu bağlamda bazı önemli kitaplardan söz edersek; 60′larda  Rachel Carlson’ın Sessiz Bahar ı, Murray Bookchin’in Sentetik Çevremiz ve Fukuoka‘nın geliştirdiği doğal tarım yöntemleri ve felsefesini içeren yayınları…Hatta bundan da öncesi var. 1915′de  ABD’li tarım bilimcisi  Franklin Hiram King’ in  40 .YY’ın Çiftcileri  (Farmers of Fourty Centuries: Organic Farming in China, Korea and Japan)  kitabı Asya’da geleneksel tarım pratikleri açısından kalıcı tarıma  dikkat çekmekteydi.

Permakültüre sağ duyuyla ulaşılacak doğru yol diyenler de var.  Buna tam anlamıyla  katılıyorum. Bu algıya bir örnek Avusturya Alp’lerinde 60′lı yıllardan bu yana ekolojik tarım ve ekolojik yaşam teknikleri uygulayan Sepp Holzer‘dir.  Kendisinin permakültür deyiminden 80′lere kadar haberi olmadığından bahseder;  “Bir gün bana senin yaptığın permakültür dediler” şeklinde dile getirir. O’ndan sonra çıkaracağı kitabına Sepp Holzer Tekniğiyle Permakültür adını verecektir. Sepp Holzer bugün dünya çapında  (Portekiz’deki Tamera Ekoköy’ünün su projesi dahil) büyük ekolojik projelere imza atıyor ve yaptığının ekolojik restorasyon olduğunu vurguluyor.

Permakültürün içeriğine baktığımızda yerli (indigenous) ve geleneksel kültürlerden çok fazla öğe buluruz. Örneğin, kardeş bitkiler Amerikan yerlilerinin tarıma geçmesinde uyguladıkları üç kızkardeş olarak adlandırdıkları (mısır, fasülye ve kabağın) birlikte ekim yöntemidir. Gıda ormanı yaratırken ağaç birliktelikleri (Guild) sistemi uygularız.  Bu da diktiğimiz ağaca gerekli mineralleri  toprağın derinlerinde getirecek bitkiler demektir.  Aynı zamanda kardeş bitkiler gibi bakteri, mantar vb bitki hastalıklarına karşı doğal yöntem olup aynı zamanda yararlı böcekleri çekme özelliğine sahiptir. Aztekler döneminde yapılan arkeo ekolojik araştırmalarda tıpatıp bu yöntemleri izlediklerini görüyoruz.  Sonra bazı bahçe tipleri var. Örneğin  Anahtar Deliği Bahçesi Uganda ve Kenya’dan,  Mandala Bahçesi Tibet Budist’lerinin pratiklerinden, biyokömür ise Brezilya yerlilerinin Amazon ormanlarında toprağı  zenginleştirmek için kullandığı bir yöntemdir. Bilginin evrensel olduğu dikkate alınırsa birbirimizin pratiklerinden öğrenip uygulamamız olağandır. Ne var ki şeylerin birbiriyle  bağlantısına ve sürekliliğine atıfta bulunalım ve o partikleri bize ulaştıranlara minnettarlığımızı da belirtelim. Hiçbirşeyin gökten zembillle inmediğini bilelim. Çinde Lost Plato ve Hindistanda Rift Valley’nın restorasyonu gibi daha bir çok örnek verebiliriz. Permakültür isim olarak bizi birleştiriyor. Endüstriyel monokültürel gidişe ve desantralize pratikleri gün ışığına çıkarıp  hatta bunlara modern teknolojiyle yenilerini ekleyerek halka kendine yeterliliğin mümkün olduğunu gösteriyor.

Bugün içilebilir suyun dünyada %0.5′e düşmesi ve akiferin kuruması alarm verici düzeyde su hasadına yönelmemiz gerektiğini gösteriyor. Biyosferin hızla aşınmış olduğu gerçeği bize her yerde ekolojik restorasyon gerekliliğine işaret ediyor.  Ekolojik bilgelikle ve ekolojik ilkelere göre öyle tasarımlar yapmalıyız ki insan hem kendi yaşamı, hem de içinde bulunduğu yaşam süreçlerini kendi kendine çevirebilecek şekilde sürekliliği olan dirençli sistemler kurabilsin.    Permakültürün üç etiğine  (yeryüzünü koru, insanı koru ve fazlanı paylaş) ve prensiplerine (karşılıklı bağımlılık, cok fonsiyonluluk vb. ) baktığımızda permakültürün ‘Uygulamalı Ekoloji’den çok şey aldığını görürüz. Örneğin, Fritjof Capra’nın, Schumaher College’da verdiği derslerde ekolojik ilkelerin öğretildiğini görürken Murray Bookchin kitaplarında (Özgürlüğün Ekolojisi, Toplumu Yeniden Kurmak, Ekolojik Bir Topluma Doğru vb.) ekolojik bir toplumda karşılıklı bağlılık ve dayanışmanın esaslarını toplumsal düzeyde anlarız.

Permakültürün dünya için önemi nedir? Permakültür dünyanın değişen koşullarında ne sağlamaktadır?

Permakültür ekolojik ve sürdürülebilir yaşam döngüsünü betimleyen bir terim. Permakültürde bitkiler, hayvanlar, tabiat, barınaklar, insanlar ve toplulukların uyum içinde hayatiyetini sürdürmesi temel gaye.

Permakültür kapitalist tüketim toplumunun geliştirdiği kıtlık toplumu yerine ekolojik tasarım ilkeleriyle bolluk toplumu yaratabilmenin mümkün olduğunu gösterir.  Tasarımlarımızda insan gereksinimlerini odak alırız ancak insanı merkeze koymayız. Çünkü dikkate alacağımız insan ögesi kapitalist tüketim toplumunun bir ferdi değil, yaşam pratikleriyle kendini doğanın bir parçası olarak adapte etmiş modeldir.  İnsan etrafında gereksinim duyduklarıyla beraber yaşayan bir ekosistem oluşturur. Dünyayı atık yığını haline getiren yanlış tasarımlar masum değildir. Bilmeden “yanlışlıkla” tasarlanmış da değildir.  Ekolojiyi ekonomiden ayrı tutup, sürekli büyümeye odaklanan kapitalist sistem,  kuyumuzu kazdı. Yediğimiz, içtiğimizle vücudumuza 218 toksik atık biriktiği belirtiliyor.  Bu da hasta birey, hasta toplum ve birbirine şiddet uygulayan insanlar demektir. Ancak sistem bu kez de bacasını ve paketini yeşile boyayarak sürdürülebilir olmaya çalışıyor. Buna da dikkat etmek lazım.

Biraz daha derinden toplumsal olarak bakarsak endüstriyel-kapitalist sistemde ilişkilerin de tüketildiğini görürüz. Oysa ekolojik bir tasarım doğası gereği yapıcı ilişkiler harmanıdır. Karşılıklı olarak birbirini destekleyen, besleyen ve büyüten (hatta kompost gibi değerli bir madde olup dönüşüme sokan) bir ilişkiler ağının örülmesi üzerine kurulur. Öyleyse karşılaşılaştığımız problemlerde çözümü dışarıda değil, problemin içinde arayan ve çözümün  parçası olmak için sorumluluk alan insan modeline gereksinim vardır. Bu da kendi kendine işleyen otonom ekolojik bir sistem kurmak anlamına gelir.

Permakültür kursu hayatımızda ne tür değişiklik yaratabilir?

Permakültür,  etik ve ilkeleri vasıtasıyla ekolojik tasarımlarımızda yaşama bütünsel bakmamıza yardımcı olur.  Elbette bu önceki alt yapımıza ve kursta alınan ip uçlarını derinlestirmeye ve en önemlisi uygulama yapmaya bağlıdır. Örneğin suyunuzun nereden geldiği ve size ulaşana kadar hangi döngülerden geçtiği, hangi izleri taşıdığı bütünsel bir ilişkiler zinciridir.  Amerika’da ilk verdiğim permakültür tasarım kursundan sonra bir  öğrencim şöyle demişti: “Önce kompost yapmayı öğrenmeye çalışıyorum, sonra da bahçemi tasarlıyacağım. Daha sonra evimde daha az enerji kullanma yöntemleri sırada. Şimdi artık mahallememin sokaklarından geçerken ne kadar yanlış tasarlandığını görebiliyorum.”

Elbette bu düzeyde bir yorum yapabilmek için ekolojik bir alt yapı olduğunu varsayıyoruz.  En önemlisi büyük resmi de görebilmek… Atık üretmeyen ekolojik bir tasarım yapmak ve bu tasarım sırasında enerji döngülerini en verimli şekilde kullanmayı kavramak bir süreç meselesidir. 72 Saatlik bir sertifika  kursunda (ki; bu aslında konuya bir giriş niteliğindedir)  biyosferdeki çeşitli enerji döngüleri (karbon, su, besin döngüsü vb)  hakında bazı ipuçları verebiliyoruz.  Daha sonra isteyen istediği konuda derinlik kazanabilir. Örneğin sırf arıcılığa soyunanlar olduğu gibi yalnızca kompost türlerine yoğunlaşmak, su ve enerji hasadı, hayvanların ekosisteme entegrasyonu vb olabilir.

Siz permakültürü yaşamınızda nasıl uyguluyorsunuz?

Emet Değirmenci, Yeni İnsan Yayınevi’nin ekoloji dizisinden çıkan, “kadınlar ekolojik dönüşümde kitabının da editörü

İlk permakültür sertifikamı 1997′de Türkiye de Max Lindegger’den edindikten sonra   Avustralya ve Yeni Zelanda’da bulundum ve oraların iklim ve coğrafyalarında hem gözlem yaptım hem de özellikle toplumsal projelerde (ekoköy girişimlerinden toplumsal kent bahçeleri kurmaya kadar) deneyim kazanmaya çalıştım. Köy kökenli olup toprakla ilişkimi her gittiğim yerde  korumaya çalışmıştım. Toplumdaki iş bölümü ve toplumsal ekoloji felsefesine, permakültürden onlarca yıl önce kafa yormaya başladığımdan şanslıydım. Yeni Zelanda’da sığınmacı yeni göçmen kadınların önderlik ettiği Innermost Gardens projesini kurduk. Projeyi oturtmak için 3 yıl ailemin zamanından da çalarak yoğun emek verdim. Hatta o zamanlar orta okulda olan oğlum hakim kültür altında  etniklere dayalı bir projeyi yoktan var etme çabalarımızı hala çok canlı anımsıyor.  Her büyüyen ağacın resmini ve projedeki değişiklikleri ailecek heyecanla izliyoruz. Bugün Wellington’un merkezinde çok kültürlülüğü esas alan permakültür eğitimi de veren  ve yerli (Maori) bilgeliğini esas alan örnek bir yerimiz var. Proje alanı değişik okul ve toplum gruplarının eğitim mekanı da oldu. Üzerine master ve doktora tez konuları yapılıyor. Bu arada  bu projenin annesi olarak uluslarası bir ödüle de layık görülmenin tadını da yaşadım ama herşey kollektif bir çabanın ürünü olduğu için o sıfatı da grubumuza atfettim.

Son yıllarda Türkiye’ye yılda bir kez gelmeye çalışıyorum ve değişimleri yakından izleme, olabilirse eğitimlere katkı sağlamaya çalışıyorum.  Amerika’daki permakültür hareketinde bir Türkiyeli olarak yer alıyorum ve kadim Anadolu kültürünü yansıtmaya çalışıyorum.  Son olarak Erciş’de yaptığımız deprem sonrası ekolojik restorasyon projesini tanıttım. Seattle’ın serin ikliminde kendine yeterliliğe önem veriyor, olabildiğince sebze ve meyveyi kendim yetiştiriyorum. Arılarımdan elde ettiğim balın fazlasını komşularımla paylaşıyorum. Onlara sırf estetik için değil gıda için polinasyon bitkileri ekmelerini öneriyorum. İnsanlar gelip geçerken durup bir bakıyor küçük kent çiftliğime… Çünkü  hep yeni bir şey ilave ediliyor. Ya bir heykel ya bir ağaç vs.  Dolayısıyla yok etmek istediğimiz bir ağaçtan basit bir bank ve sehpa yaptım. Yol kenarında bir sosyalleşme köşesi oldu. Bazen onlara toplayıp bir tutam salatalık ürün veriyorum. Öğrenmek isteyen gençler geliyor. Ben yokken bahçeye bakıp mevsimlik ürünlerden yararlanıyorlar. Ayrıca mahallemde neredeyse her köşede bir toplum kent bahçesi var. Onlara tasarımlarında fikir veriyorum. Fide vb ürettiğimin fazlasını verdiğim de oluyor. Arkadaşların düzenlediği permakültür kurslarına konuşmacı olarak davet ediliyorum. Yetiştiremediğimi ‘Takas Festivalleri’ nde değiş tokuş yaparak sağlıyorum. Bu yolla mahallemde  karşılıklı bağlılık üzerine bir yardımlaşma ağı örerken karbon ayak izimi de azaltmış oluyorum. Seattle’da ABD’nin en büyüğü dedikleri gıda ormanı oluşuyor. Vakit buldukça benzeri projelere de katkı verme çabam da oluyor.  Böylelikle kavramı içselleştirirken permakültürün 3. etiğini de hayata geçirmiş oluyorum. Üstelik bu yolla insana dokunmanın zevki başka oluyor.

Topraksızlaştırılan ve ötekileştirilen insanlar çekiyor beni…  Kısacası ötekileştirilen insanların yaşadığı  sosyal ve çevresel ekosisteme nasıl katkıda bulunabileceğime kafa yoruyorum. Innermost Gardens gibi gecen sene Van depremi sonrası  Türkiye’nin ilk permakütür projesini oluşturabiliriz diye yola çıkmam bu nedenleydi…

Permakültür Sertfika kursu neyi amaçlar?

Permakültür kursuyla öncelikle ekolojik yasam tasarımı için neler yapılabileceği üzerine olasılıkları görüyorsunuz. Dünyadaki başarılı örnekleri gösteriyoruz. Eğer yaptığınız uygulamalarda  ehil hale gelmişşeniz siz de öğretici durumuna gelebilirsiniz. Bu ağa dahil olup sürekli kendinizi yenileyip yeni dostlar edinirsiniz.

Permakültür İstanbul gibi büyük kentlere neler sunuyor?

Nüfusunun % 70-80 gibi bir oranının kentsel dönüşüme maruz kaldığı, köylülüğün kaldırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Oysa küresel iklim değişimine karşı  çözümler üretilmeye odaklanıldığı dönemde köylülüğü artırıp özümüze dönmemiz gerekiyor. Bir zamanlar hepimiz köylüydük. Hepimiz yerliydik ve yerel üretip yerel tüketiyorduk. Köylü, atık üretmeyen sistemi kendisi  tasarlıyordu. Karbon ayak izi neredeyse sıfırdı. O halde ekolojik restorasyona  kırsaldan değil, kentlerden başlamak daha da önceliklidir. Zaten bazı ögrencilerimiz permakültür kurslarına giderken köylü olmayı öğrenmeye gidiyoruz diyorlar.   Dolayısıyla önce bir arazimiz olacak, sonra da üstünde permakültür uygulamaları yapacağız diye beklemeye gerek var mıdır? Atıkları küçük alanlarda dönüştürüp minicik alanlarda dikine bahçe dizaynlarıyla işe başlanabilir. Yaşadığımız alanlarda enerjiyi akıllıca kullanabilir hatta üretebiliriz. Örneğin, biyoenerji ki; bugün algi (algea) besin maddesini  serada üretmek mümkün. Mutfak, balkon ya da banyo gibi birçok alanda solucan kompostu yapmak mümkün.  Ben bir çeşit fermente kompost olan bokaşi kompostumu kendi geliştirdiğim bir yöntem ve küçük bir düzenekle üretiyorum. Suyunu da bitkilerimi beslemekte ve hastalıklarını tedavide kullanıyorum.

Kent bahçeleri ve permablitz gruplarına katılabilirsiniz. Yoğun yapılaşma gerçeğine rağmen çatı bahçeleri yapılabilir, belediyelerden toplumsal kent bahçesi için arazi istenebilir.  Böylece rant peşinde koşanlara da başka tür ‘dur’ diyen bir kesim oluşabilir. Toprakta büyütmek değil kompost vb ile toprak büyütmeyi öğrenmek önemlidir.  Ana okulundan başlayarak okullarda ve üniversitelerde kompost yapılması hem kantin atıklarını dönüştürmede (ki; yemek atıkları içinde bunlar %70 dir) hem de  gelecek kuşakların toprağı tanıyarak yetişmesi anlamına gelir. Böylece kantinlerinde kendilerinin ürettigi sağlıklı yiyecekler satmış olurlar. İlkokullardan üniversitelere ve iş yerlerine kadar dünyada bunun çok örnekleri var.  Böylece kamusal alanlarda atık azaltma ve dönüştürmenin yanında enerji tasarrufu da sağlanmış olur.  Avustralya’nın öncü permakültürcülerinden  Robyn Francis bir makalesinde toprakla  uğraşmanın içerdiği  serotonin hormonundan bahseder. Toprak büyüten insan mutludur.  Sonra betonlar kırılıp yağmur bahçeleri (rain gardens) yapılarak akiferin beslenmesi sağlanabilir.  Atık su denilen çamaşır ve bulaşık suları hemen yerinde değerlendirilip bahçeler beslenebilir.  Bugün siyah su dediğimiz lağım suları Almanya ve Japonya gibi ülkelerde yeşil bina projeri kapsamında ele alınıyor. İş yeri ölçeğinde de uygulamalar da var. Kentlerin Özgür Ekolojik Geleceği makalemde değindiğim gibi bir kültür birikimi olan kentleri daha zevkli yaşanır hale getirmek mümkün! Elbette bunun için belediyeler,  kent plancıları,  mimar odalarına vb yerlerle koordineli çalışmak gerekmektedir.

Editörlüğünü yaptığınız “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” isimli bir kitabınız yayınlandı. Nereden esinlendiniz ve bu kitabın nasıl bir etki yaratmasını bekliyorsunuz ?

“kadınlar ekolojik dönüşümde” kitabı ile Türkiye ve Dünya’nın çeşitli yerlerinde ekofeminizm üzerine çalışan kadınlar mücadele ve deneyimlerini paylaşıyorlar

Evet, Yeni İnsan Yayınevi’nden 2010′da çıktı ve epey kadına (ve kadınları anlamaya çalışan erkeklere) esin kaynağı oldu. Kitaptaki öyküler ise sıradan bir kadına, bak ben de yapabilirim diye teşvik etmesi için yazıldı. Bu anlamda kitap hedefine ulaştı! Aslında editörlük yerine derleyen demek lazım belki de… Değişik ülkelerden ekoloji ve kadın aktivizminde yüzyüze tanıdığım birçok kadına çağrı yaptım kitap için. Kars’ın Boğalıtepe köyündeki kadınlarla yaptığım bir söyleşi ve Yeni Zelanda’daki İnnermost projemiz hakkında deneyim paylaştığım bir makalem de var içinde. Evrensel anlamda kadınların yazılı tarihini geliştirmek açısından önemsiyorum bu tür projeleri. Çoğu arkadaş ilk kitabımın daha başka olmasını bekliyorlarmış. Belki daha felsefik ve politik… Sırada başkaları var deyince rahat ettiler. Kafamda üç kitap projesi daha var. Biri Anadolu’daki geleneksel ekolojik pratiklere ve onların öykülerine yönelik olacak. Biri benim yıllardır yerli ve yerel insandan esinlenmelerimi kısacası doğrudan deneyimlerimi ve neredeyse 20 yıla yaklaşan yurt dışı seyyahlığımı içerecek. Bir merkezi sisteme bağlı olmaksızın atık mantalitesi olmayan yaşam pratiklerine dair… Hepsinde toplumsal ekolojik bakış açısı temel alınacak ve elbette cins ve ötekileştirilmişlerin renkli öyküleri de… Üçü de üç kızkardeş gibi lüle lüle saçlarına taktıkları kırmızı karanfillerle yanyana yürüyüp ha bire yüzüme bakıyorlar ne zaman sıra bize gelecek diye.

Röportaj: Selen Çağlayık Eloğlu

(Yeşil Gazete)

http://www.yesilgazete.org/blog/2013/05/22/beni-otekilestirilmis-insanlarla-calismak-cekiyor-emet-degirmenci/

Published in Permaculture Activist,  Issue #87, February 2013.

Permaculture aid

From Absence to Abundance in Turkey

Emet Değirmenci and Yeliz Mert

As a former seismologist who has taken many field trips to measure aftershocks, I (Emet) have seen how difficult earthquake survivors’ lives can be. Currently, I’m a permaculture designer and teacher. After the deadly earthquake in Van, Turkey on Oct. 23, 2011, I issued a call to the permaculture-related groups in Turkey. It took us seven months to become organized and complete the assessment of local needs, and match those needs with the available skill set. Also, some team members were living abroad when the earthquake occurred.

Our group, consisting of one instructor, two new permaculture designers including Yeliz and one amateur documentary maker, delivered a permaculture aid program to the survivors over five days in July 2012. Our budget from small individual donations was less than US$1000. We didn’t want any funding from institutions because aid distribution is often corrupted following earthquakes and other natural disasters. Also, the area, which is predominantly Kurdish speaking, was quite politicized. We decided to keep the project independent and not to be manipulated by any groups in any way.

The project that we implemented included a winter vegetable garden built and planted with hugelkultur technique, biochar stove and solar oven construction, seed sprouting, vertical gardens, food-forest establishment techniques, herb spiral, hot composting, and a grey-water treatment. Ercis was the epicenter of the earthquake. One-third of the town was destroyed, and more than 500 hundred people died, with many wounded. We named the project the Van-Ercis Post-Disaster Ecological Restoration Permaculture Project. With the motto, “From Absence to Abundance,” we aimed to eliminate the negative influence of the words such as disaster and earthquake and to show how much we can do with the things that are called waste without realizing its value.

The people and the location

A five-day intensive hands-on project was held in our host Ceylan’s extended family’s courtyard garden, and we also used the Technical High School in Ercis for the biochar stove and solar oven workshops. The eldest of the family, a 78-year-old grandmother, has been living in this location with her three children, three daughters-in-law and eight grandchildren in different houses. While walking through the streets of Ercis, we witnessed the wreckage and cracked buildings of empty houses and workplaces at every corner, although most of the debris had been cleared. Like a movie scene, this disaster was first-hand reality for Ceylan’s family. The local people we met in Ercis instantly started telling their memories of the earthquake without even being asked, demonstrating how people are still traumatized. They kept telling about where they were and what they felt when the earthquake occurred, showed videos recorded at the moment by their cell phones. It seemed as if another wound is inflicted at any moment. Asuman, who is the mother of our host family during the project, lost almost all of her biological family members in the earthquake. She and her three sons were hardly able to speak despite getting psychological treatment in the last seven months.

The project venue and its constructive dynamics had been arranged by our local organizer, Malik Durmaz, and the program was free for the locals. We determined to use all recycled materials as much as possible. We walked around and collected anything useful we saw along the roads under the debris, sometimes even horse or donkey excrement or bones. Most days, we sent our local friends to the grocery stores early in the morning to collect their waste for our gardens, herb spiral, and hot composting during the workshops. Although this was embarrassing for them at the beginning, they said after a couple of days, “It’s become a habit now. We look at everything that can be used as a resource when we walk along the streets.”

When we first arrived in Ercis to assess the situation on the ground, we realized that our original program wasn’t going to cover the local people’s emergency needs. We modified our plans accordingly. For instance, after noticing dirt and smell at a corner of the garden where the children play because of the grey water coming from one of the houses, we decided to include a grey-water treatment in the program. Also, there was a wonderful fruit orchard in the garden, but all the bee hives had been destroyed. There was no money or time to replace them on this visit. Therefore, we decided to show how the orchard can be transitioned to a food forest, beginning with comfrey under the fruit trees and cover crops planted along swales. Likewise, we showed how to produce sprouts from seeds that are suitable to their taste, in order to increase nutritional value of the foods, which is especially important in times of scarcity. We foraged in the fields around the town to collect some endemic species to create a special herb garden, because we heard that most of the herb species for their special cheese, Van otlu peyniri, were almost extinct due to careless harvesting for the market economy. These herbs are also used for medicinal purposes and first aid.

Another point is that when we went there to assess the locals’ needs before the workshop, we noticed that some women could not speak Turkish. In response, we created a Kurdish program poster, and found an interpreter for the workshops. We opened the circle using couple of Kurdish words we were learning from the locals every morning.

During the project, instead of showing only how to apply techniques, we made an effort to share the idea of permaculture design by explaining every technique’s benefits in holistic design. For example, we explained to our participants how we positioned hugelkultur in the garden, the function of layering, why the herb spiral is important, how we can harvest sun and water using low-tech approaches, and how to sprout seeds to increase their nutritional value. Moreover, as soon as we arrived there, we guided our host family to collect the organic matter coming from their kitchens and shared the reasons for recycling kitchen wastes. We sometimes asked for rotten foods from markets. All these were elements that helped our participants adopt the main idea of our project. Looking at what we called waste in another way and therefore being self-sufficient instead of being dependent, were the things that we could naturally narrate to our participants, our hosting family, the women, and the children in the family.

Our participant range was diverse—students and lecturers from Ercis Vocational Institution and Centennial University of Van, farmers, those who wanted to learn greenhouse growing or who wanted to do gardening in their private gardens, people from the agriculture department of the municipality, and even two prisoners from an open prison. Additionally, the children were active from the very beginning until the end. They worked with us when we were sowing seeds, preparing the soil mixture for plastering a giant herb spiral, and the like.

ErcisSpiralGardHerb spriral planted with native cullinary and medicinal herbs

We opened our first day of the project with a circle and let our 78-year-old grandmother lead us with her wisdom. We continued this pattern on the following days. In the circles, we asked the participants to introduce themselves in the way they were most comfortable. During our learning sessions, we were attentive to their contributions. We learned about the use of endemic plants in the local diet. We cooked our dinner together every day. We offered free lunch to the participants, ranging from 20 to 35 every day, showing clearly that we were there to share our knowledge and to create something together rather than take something out. This is why our project was also successful in terms of social influences. Above all, having women and children involved in the project made them contemplate themselves and their needs in life from another point. Sevgi, who documented the project with her partner Yasar shared her perspective.

“Among the participants, Asuman was one of the most curious about our ecological restoration applications during the project. In the solar cooker and biochar workshops, she followed Emet’s every word, as she wanted women to be able to use tools in the workshop as well. She used a drill for the first time in her life. She drilled a hole in a used grease bucket at the bottom—it was the first time I saw her grinning from ear to ear since we arrived.”

Another woman participant, named Leyla, also surprised everybody by saying, “the earthquake doesn’t care if you’re a woman or a man—women have to learn survival skills too.”

Emet emphasized the important role in the project for neighborhood children who were traumatized by the earthquake, “In the beginning, I told them to listen and watch us during the day and throughout the project so that they could draw what they were affected by. All children used a board that was already prepared for them and that was named by the children themselves as Red Kid Board where they pinned their drawings and their poems. They made us sometimes smile, sometimes cry, and always think. On the last day, I was very much influenced by the children’s theatrical demonstrations. One girl was telling us about fungi and how they help trees communicate with each other. There was also a hip-hop song, composed and written by them, about the earthquake, which made all of us cry. We were very much impressed by the scenes the children illustrated. They portrayed all too realistically their friends, siblings, and relatives who were trapped in the wreckage.”

The Van-Ercis project was the first project where permaculture has been used for aid in Turkey. We hope this first step will lead to a permanent permaculture aid group in this earthquake-prone country. Emet explains, “The seeds that we sowed in hugelkultur, greenhouse, and food forest with our children and our elders, are going to grow and spread to other projects too. Something tells me this was just the first step in our country.” Ercis’ experience was a representative project for us of becoming whole with people, land, culture, differences, and despair as permaculturists.

We began the work in Ercis with heart and soul. We succeeded in this project because we respected the land and culture as well as the people. We are thankful to our donors and permaculture friends who were willing to help out, including from overseas. Our gratitude goes to the Ercis Technical High School which opened its classrooms for our biochar and solar cooker workshops. Also many thanks to the individuals who made donations to help our dream come true! ∆

Emet Degirmenci completed the Permaculture Design Course in 1997 and has been practicing permaculture around the world. She is the founder of Innermost Gardens in Aotearoa (New Zealand, http://www.innermostgardens.org.nz/  Emet teaches permaculture in her home country Turkey, as well as offers her design services and lectures in Washington (http://nwpcchistory.blogspot.com/). Yeliz Mert is a permaculture trainee and masters student in Sustainable Territorial Development, currently in Italy, where she visits ecovillages and permaculture sites. She is committed to work and contribute to a better life and is willing to spend the next few years in learning, experiencing, and practicing permaculture more deeply worldwide. View a photo album of the Ercis project at https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151018840673637.455182.335518878636&type=3 and videos at http://www.youtube.com/watch?v=ghU36eQP3Fc and http://www.youtube.com/watch?v=DSRaKwyZ18A&feature=youtu.be.

Emet Değirmenci*yle – Agroskop Dergisi 2012 güz sayısı için söyleşi

İsterseniz söyleşiye, öncelikle “Permakültür” kelimesinin anlamıyla başlayalım. Permakültür nedir?

Permakültür, sözcük anlamıyla “permanent culture” yani “kalıcı kültür ya da kalıcı tarım” demektir. İnsan yerleşimiyle ilgili (elbette evcilleştirilmiş hayvanlar da dahil) barınak, enerji ve sudan toplumsal olarak kopan ilişkilere kadar bir çok alanı içerir. Karşılıklı yardımlaşma ve paylaşımla yerel ekonomiye dayanan kendine yetmeyi amaçlan ekolojik yaşam biçimi tasarımıdır. “Aslında bu Anadolu’da yok muydu, neden yabancı bir terime gereksinim duyduk?” diyebilirsiniz. Diğer ülkelerden özellikle geleneksel ve yerli (indigenous) öğrendiğimiz şeyler pratik olarak yaşamımıza merkezi olmayan öğeler katıyor ve zenginleşiyoruz.

Kısacası biz başkalarından öğrenirken, eminim ki bizim de başkalarına öğreteceklerimiz var. Çünkü Anadolu Sumerler öğrenebileceğimiz Mezopotamya ya kadar bize aktarılan ve sunulan bir zenginliğe sahiptit. Örneğin a buğdayın envai çeşidinin evcilleştirilip dünyaya yayıldığı bir yerdir. Üstelik 1980’lerde neoliberal tarım politikaları geliştirilmeden önce, dünyada kendine yeten istisnai ülkelerden biriydi. Binlerce yıllık bir kültürün dünyayla paylaşacağı çok şey olmalı. Örneğin, Roma döneminden kalan su kemerleri aslında bize çok şey öğretir ki, permakültürde su hasadı (suyun biriktirilmesi) ve suyun arazide kullanımı üstelik kuraklığın yıldan yıla arttığı dikkate alınırsa önemlidir. Permakültür aslında, geçmişten öğrenerek doğayla bozulmuş ilişkimizin yeniden onarılmasına yardımcı olur. Dolayısıyla, permakültürü ekolojik onarıma bir adım atma diyebiliriz. Bu tabi kendi içimizdeki ekolojik onarım yani insanın kendiyle ve doğayla kopmuş ilişkisinden başlamalı. Çünkü ancak şiddet içermeyen kültürel ve ekolojik çeşitliğe açık bir anlayışın ekolojik restorasyon yapabileceğine inanıyorum.

Permakültür, ilk kez nerede ve ne zaman ortaya çıktı? Tarihçesinden kısaca bahseder misiniz?

Permakültür, 1970’lerde Avustralya’da ortaya çıktı. Konseptin yaratıcıları Bill Mollison ve öğrencisi David Holmgreen’dir. 1950’lerden beri sürüp giden endüstriyel tarımın, gün geçtikçe toprakları çoraklaştırdığı görülüyordu. Haşere ve yabani ot öldürücü kullanımının revaçta olması, daha sonra “Yeşil Devrim” diye yutturulmaya çalışıldı. Aynen bugün GDO’da olduğu gibi, açları doyuracağız maskesiyle canlılar ve en önemlisi de, bir canlı olan toprak zehirlenmeye devam ede geldi. Dünyada 1970’ler, aynı zamanda petrol krizinin ortaya çıktığı ve insanların alternatif yaşam arayışlarını hızlandırdığı dönemdir. Dolayısıyla 1970’ler aynı zamanda yenilenebilir enerji teknolojilerinin daha hızlı geliştiği zaman dilimi olarak da kayda geçmiş durumdadır.

Bill Mollison söyleşilerinde permakültürden de eski geçmişi olan Japon doğal tarımcı Manasobu Fukuoka’dan etkilendiğini belirtir. ştir. Çünkü Fukuoka, tam da 1950’lerde endüstriyel tarımda zehirli kimyasalların verdiği zararı görerek, biyolog ve ziraat danışmanı olduğu laboratuarındaki işini bırakıp, Güney Japonya’da bulunan aile çiftliğine döndü ve geleneksel doğal tarımla insanın kendine yetebileceğini gösteren örnek bir çiftlik yarattı.

1960’lı yıllarda, dünyada alternatif arayan birçok genç, Fukuoka’nın yanına gidip, ne yaptığını öğrenerek, ülkelerine döndüklerinde de benzeri örnekler yaratmaya çalıştılar. Bunlardan bazılarını anmak gerekirse; bugün Fukuoka kaynaklı bilgileri derleyip toplayıp dünyaya yayan Amerikalı Larry Korn ile, Türkiye’ye gelip çalışmalar yapan ve Avrupa Doğal Tarım Merkezini de kurmuş olan Panos Manikis en iyi örneklerdir. Korn’un editörü olduğu Fukuoka kitaplarının ikisi (Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarımın Yolu) Kaos yayınları tarafından Türkçe’ye de kazandırılmıştır.

Kısacası permakültür, eskiyle yeniyi (yenilenebilir enerji teknolojileri gibi) harmanlayarak yaşamı merkezileştirmekten uzaklaştırıp yerele dönmeye ve çoraklaştırılmış topakların daha çabuk iyileştirilmesine ve de sınırlı bir alandan bol verim almaya yardımcı olur.

Bu metodun, dünya çapındaki yaygınlaşma durumu nedir? Daha çok hangi tür tarım sistemlerinin uygulandığı ülkelerde yaygınlık kazanabildi?

Her ülkede yaygınlaşabilir. Bugün Afrika’da, 6. sınıf öğrencileri permakültür sertifikası alma düzeyinde tasarım yapabilecekleri, 72 saatlik bir eğitim alıyorlar. Bu konu, okul müfredatına da girmiş durumdadır. Vietnam’da çiftçilere ücretsiz permakültür kitapları dağıtılıyor. İngiltere’de de ana okul öğrencileri arıcılık yapmayı öğreniyor. Kısacası permakültür her ülkede yaygınlık kazanıyor. Elbette her ülke kendinde var olan değerlerle birleştirmeli ve yoğurmalı bunu. Çünkü, her ülkenin hatta her bölgenin karakteri ve iklime bağlı olarak bitki örtüsü farklı. Bir şeyi nasıl yapabileceğinize dair kültürler de farklı. Ev ya da barınak biçimleri, ülkemizde bile bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Ekim dikim takvimi ve kuraklığa karşı suyun korunma yöntemleri de haliyle farklı. Örneğin Karadeniz’de su toplamaya gerek duyulmazken, Akdeniz ikliminde insanlar yer altında suyu tutmayı öğrenmişler. Dolayısıyla biyobölgesel düzeyde bir hareket gerekiyor.

Ülkemizdeki uygulanma durumu nasıl? Sadece şehirlerdeki doğa dostu kişi ve kuruluşlar mı sıcak yaklaşıyor, yoksa çifti kesiminden de bu yeni metoda yakınlık gösterenlerin sayısı artıyor mu?

Evet, ülkemizde kentlerdeki orta düzey bütçesi olan hakim kültürün parçası olarak başladı bu hareket. Ancak zamanla sıradan çiftçiye yayılmaya da başladığını görebiliyorum. Örneğin, bu sene benim eğiticisi olduğum Yeryüzü Derneği’nin organize ettiği sertifika kursuna, biri Trakya’dan diğeri de Karadeniz’den iki çiftçi katıldı. Kurs başında diğer katılımcıların en az üniversite mezunu olduğunu gürünce biraz çekingen davrandılar ama biz onlara asıl biz sizden öğreneceğiz dedik. Zaten biri arıcı biri de bahçıvan idi. Verilen teknikleri o kadar hızlı kaptılar ki çünkü toprağı biliyorlar. Kursu bitirir bitirmes  öğrendikleri yerel ortamlarında paylaşmaya yani öğretmeye başladılar. Bu cesareti duyan genelde çok azdır. Ztan biz onlara Trakya Fukuokası ve Karadeniz Fukuokası unvanı vermiştik. Kurslara gelenleri sonra neler yapacaklar diye gözlüyorum.  Zaten kurulan bir dostluk bağımız oluyor.  Genelde % 80’ni  öğrendiğini gerçekten uygulamaya soyunuyor.  Ya da becerisini artırmak iöin ya var olan örnek sayılabilecek yerlere bir süre gidip gönüllü çalışıp becerilerini artırıyorlar. Hatta büyük ekolojik projelere (eko köy girişimi ya da yerel ve bülgelsel pazarda ürününü satıp ailesine destek olacak şekilde  çabalayanlar var.

Dünyadaki uygulamalarına bakarak, permakültürün hangi tarımsal üretimlerde daha kolay veya zor olarak uygulanabildiğini özetleyebilir misiniz? Ülkemize ilişkin, bu yönde bir durum belirlemesi söz konusu mudur?

Daha dün Endenozya’dan bir arkadaşım permakültür çiftliğinin resmini gönderdi. Oranın tropik ikliminde tepeleri teraslayıp, pirinç tarlalarının yanında ne kadar çeşitli bitkiler yetiştirdiklerini gördüm. Kısacası endüstriyel tarımın bize dayattığı tek tip üretim (monokültür) yerine; çoklu kültür (polyculture) dediğimiz topraktaki mineral bileşimi ve yerüstünde yararlı böcekleri çekecek şekilde bir ekim dikim harikalar yaratıyor. Buna Anadoluda şaşırtmaca diyenler de var. Böylece hem haşere ve yabani ot öldürücülere gerek duymuyorsunuz, hem de daha estetik görünümlü ekim alanları oluşturuyoruz. “Malçlama” dediğimiz, yüzey örtücül canlı ya da kuru bitkilerin köklerinin yayıldığı alanın örtülmesiyle, toprağın ne kadar canlandığına tanık olursunuz. Malçlama ya yüzey örtücü de deniyor ve bunun iklime göre yonca vb ile yapılabilen türleri de var. Büylece yararlı mikrop ve bakterilerin kısa sürede oluştuğuna tanık olurken, aynı zamanda sulama gereksiniminiz de azalacaktır. Malçlamanın yanında çiftlikten ya da bahçeden çıkan doğal atıkların biyokömüre dönüştürülüp kullanılması benim en uygun bulduğm bir yöntem.

Permakültürün ana ilkeleri nelerdir?

Mollison, permakültürü 3 temel etiğe dayandırır; “Yeryüzünü Koru!”, “İnsanı Koru!” ve “Ürettiğin gereksinim fazlanı paylaş!”. Holmgreen ise, 12 temel ilkeden söz eder. Bir kaçına değinecek olursak;

a)Çok fonksiyonluk ilkesi ki; tasarımlarımızda dikkate aldığımız her elementin birden fazla işlevinin olması ve onların birbiriyle bütünleşmesi önemlidir.

b)Uygun yer ilkesiyle, tasarımlarımızda her elementin fonksiyonel olarak en az enerji kullanacak şekilde yerleştirilmesini amaçlarız. Örneğin, kışın odun yığınına ulaşmak için evin arka tarafına dolaşacaksanız, bu ne kadar akıllıcadır? En az enerji kullanarak, en fazla verim elde etmemiz gerekir. Demek ki, odun yığınımızı giriş kapısı yanında bir saçak altı gibi bir yere koymalıyız vb gibi.

c) Bir sistemin çıktısı, diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin. Kısacası, endüstriyel tüketim toplumunun dayattığı atık yığınlarından kurtulmalıyız. Atık üretmeyen sistemler tasarlamalıyız.

d)Sınır etkisi dediğimiz prensiple, kullanılacak alanı olabilecek maksimum kullanıma yükseltmeliyiz. Böylece kuracağımız ekosistemi çeşitlendirmeyi de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine; ortaklaşmayı artıran, çok yıllık yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını, “an” olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar yetişir. Bu da kanıtlıyor ki, sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örneği, insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul ve İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında, hem farklı tatlar hem de farklı renkler, hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Kısacası permakültür, bir ilişkiler ağı ve bu ağda sarfedilecek enerjiyi (insanın hareket kabiliyetini gerektiren bir yerden ötekine gitmek dahil) minimuma indirgemektir. Elbette bu atıl kalmak değil tam aksine yaşamdan alınacak zevki artıracak  ortam ve zaman yaratmaktır. Bir başka deyişle burada enerjiden kastedilen yakıt ve zamandır.  Çünkü, ekolojik sistem tasarımlarımızda, önce doğayı gözlemleyip öğrenmeye çalışırız. Sonra da ekosistemde her şeyin bir bütünlük içinde olduğuna bakarak, her şeyi birbiriyle fonksiyonel olarak bağlantılandırmaya çalışırız. Böylece bütüncül ve atık üretmeyen bir sistem oluşturabiliriz. Elbette kurulan sistemin başında aksamaları, istenildiği gibi gitmeyen tarafları olabilir. Bunlar da, gerek kurduğumuz sistemin verdiği tepkiler, gerekse sosyal çevreden gelen sesler dikkate alınarak giderilir.

Permakültürün, kimyasallara teslim olmuş klasik tarım metotlarına göre, üstünlük ve zayıflıkları nelerdir?

Eğer sistemi doğru kurarsanız, kıyaslanmayacak kadar üstünlüğü vardır. Endüstriyel tarımda, belki haşere öldürücüyü attığınızda, birkaç hafta rahat edersiniz ama sonrasında başka haşerelerle boğuşmak zorunda kalırsınız. Zaten kimyasal ilaçlar da sırada beklemektedir pazarda… Hastalığı tedavi etmek değil, “bir başka hastalık üzerinden zincirleme petro-kimya ürününü atın toprağınıza” demektedirler. Oysa toprak onlarca yıl bile dayanamayıp ölü, yani verim alınamaz hale gelecektir. Doğal tarım ve permakültür yöntemiyle, yaşayan toprakla iç içeyizdir. Toprağa ilave ettiğimiz her organik doğal madde, daha önceki canlılar tarafından minnet duygusuyla karşılanır. Bunlar; bakteri, mikro organizma ve mantar gibi binlercesidir. Onların birbiriyle koordineli müziği ve dansı vardır. Göreceğiniz solucan toprağı havalandırmakta; uç uç böcekleri, yusufçuklar ve ateş böcekleri, belki döllendirme yapmakta ve biyolojik çeşitliliğin artmasına yardımcı olmaktadırlar.

Çiftçiler bu yeni metotla neler kazanabilir?

Konumuz yiyecek yetiştirmek odaklı olduğuna göre, çiftçiler arazi kullanımı ve yönetiminde, örneğin; arazide suyun kullanımı, yağmur suyu hasadı (toplanması), malçlama ile toprağın neminin korunması ve su gereksiniminin azaltılması, haşere ve yabani ot sorununu minimuma(en aza) indirmeleri gibi bir dizi rahatlık (üstelik ceplerindeki parayı koruyarak) duyacaklardır. Tabii ki, yenilen sebze, meyve ve şifalı otların sağlık giderlerimize katkısı, işin en başında sayılmalıdır. Kimyasallar kullanılmadığı için derelerimiz, su yollarımız ve onların geçtiği yerler, denize döküldüğü ortamdaki ekosistem (belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerin karşılıklı ilişkileri ile oluşan sistemler) zarar görmeyecektir. Arazide suyun korunmasıyla, su yeraltına doğal olarak enjekte edilecek ve akiferin (yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak) kuruması önlenecektir. Bunlar yalnızca ilk aşamada kısaca süyleyeceklerim ama aslında dğiğnüldüğünde yapılabilecek o kadar basit  çok şey var ki…

Sürdürülebilirlik kavramı; sadece belli bir konudaki uygulama biçimi olmaktan çok, tümüyle bir yaşam biçimi olarak seçilmesini ve günlük hayatın her alanına o pencereden bakılmasını gerektiriyor herhalde, değil mi?

Kendini yenileyen, bir başka deyişle, yaşayan regenerative) ekosistemler oluşturmaktan söz ettiğimize göre, konuyu sürdürülebilirliğin ötesinde düşünmek gerekir. Çünkü sürdürülebilirlik, tesadüfen bir şeyin iyi gittiği anlamına da geliyor. Sürdürülebilir kalkınmadan, biraz önce bahsettiğimiz petro-kimya ürünlerini satanlar da söz ediyor. Etik olarak nerede durmak gerektiğinden değil! Ayrıca konuyu organik tarımın da ötesinde ele almalıyız. Çünkü organik tarım da bir endüstri haline gelmiştir. Permakültür, kapitalizmin kıtlık senaryolarına alternatif olarak bolluk, bir başka deyişle, karşılıklı dayanışma ve birbirine bağlılıkla, kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Etik ve ilkeleriyle, tüketim toplumu olmaya, kapitalizme ve endüstriyalizme karşı bir duruşu vardır.

Anadolu’daki, kendini geçindirebilecek miktarda bitkisel ve hayvansal üretimleri zorluklarla elde edebilen, normal bir çiftçi ailesini baz alırsak; permakültür uygulamalarına nasıl ve öncelikle hangi alanlardan başlaması istenerek yardımcı olunabilir?

Bence, permakültür tam da bu fakir ailelere göre… Çünkü bir nesneyi bir kere kullanıp atmıyoruz. Ona ikinci ve hatta üçüncü kez hayat vererek, gerek duyduğumuz kadar bilinçli ve az tüketerek, atık üretmeyerek, zaten tüketim ve masraflar oldukça azaltılmış oluyor. Eskiden köylerde atık üretilmezdi. İnsanlar hayvanları ve yetiştirdikleriyle mutlu ve daha sağlıklı değiller miydi? Evlerini, kerpiç ya da iklim ve coğrafyaya göre başka ekolojik nesnelerden yapıyorlardı. Dayanışma, imece ve hediye ekonomisi vardı. Zaten bu yönüyle permakültür, Anadolu kültürüne hiç yabancı değildir.

Kendi çiftçimizi düşünerek, permakültüre sıcak bakan bir üreticinin, başlangıçta hangi zorluklarla karşılaşılabileceğini ve bu sorunları nasıl aşabileceğini özetleyebilir misiniz?

Çoklu kültüre göre ekim yapmak gerekir. Örnek olarak; domates ekiyorsanız, yanına kadife çiçeği veya fesleğen ekebilirsiniz. Soğan ya da sarımsaklardan sınır yaparsanız, salyangoz vb gelmez. Çiçek, polinatörleri (arı gibi tozlayıcı böcekleri) çeker. Zararlı değil, yararlı böcekler çoğalsın. Buna “kardeş bitkiler yöntemi” diyoruz. Hangi bitki yan yana ekilir ya da dikilirse, daha iyi verim alınır, bunun tabloları var.

Bir başka örnek; Amerikan yerlilerinin tarım yaparken keşfettikleri üçlü ki, buna “üç kız kardeş” diyoruz. Mısır-kabak ve fasulye birlikte ekildiğinde, topraktaki mineral değişimi açısından birbirlerini besleyeceklerdir. Fasulye mısıra sarılacak, kabak da fasulye ve mısırın ayaklarını örtecek ve su gereksinimi azalacaktır. Eğer malçlama ve o iklime uygun tohum kullanıyorsanız, sulama olmadan tarım yapabilmek mümkündür. Böylece nadasa bırakmanız da gerekmez.

Çiftçinin buna alışması diye bir şey olamaz diye düşünüyorum. Bu yöntemi birileri dayatmamalı. Çiftçi kendisi özümseyip, deneyecek ve kullanacaktır. Zaten komşu tarla ya da bahçenin ne kadar canlı ve çeşitli olduğu, daha ilk yıldan herkesin dikkatini çeker. Alınan verim ise, kısa sürede duyulacak ve komşu da bunu kendiliğinden öğrenmek isteyecektir. Örneğin, Afyon tarafında ekmeğini ailece, onlarca yıldır topraktan çıkaran Ersöz Çiftliği bunlardan birisidir. Hatta uluslararası düzeydeki insanlar, onlardan öğrenmeye ve kendi bildiklerini de onlarla paylaşmaya geliyorlar. Son yıllarda, yeni bir dizi örnekler de çoğalmaya başladı.

Bizde çiftçilik, günümüz de bile çoğunlukla mecburiyetten, aile mirası olarak devrolunan bir iştir. Oysa, permakültür uygulamalarında, hemen her konuda bilinçli olmayı, doğadaki her canlının görevlerini bilmeyi, yapılacak her uygulamayı en uygun haliyle denemeyi gerektiriyor. Yani bizdeki plansız programsız tarımsal uygulamalar yerine; “Permakültüre Giriş” kitabında özetlendiği üzere, oldukça planlı ve bilinçli tercihlerle yapılan bir tarım modelini çiftçimize nasıl aktarabileceğiz? Nereden başlanmalı, hangi tip çiftçiler hedef kitle olarak alınmalı?

Küçük aile çiftliklerinden başlanmalı diye düşünüyorum. Amerika’da bile, nüfusun % 70’ini 1990’lara kadar küçük aile çiftlikleri besliyordu. Dolayısıyla, “Toplum Destekli Tarım” modeliyle üretici ve tüketiciyi buluşturarak, bu tür aile tarımı, kurulan çiftçi pazarlarıyla da yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Örneğin, ben de bahçemde yetiştiremediğim ürünleri bu tür çiftçi pazarlarından karşılıyorum. Organik bile olsa süper marketi tercih etmiyorum. Çünkü, çiftçinin doğrudan desteklenmesi önemlidir. Üstelik bu pazarlarda yalnızca organik yetiştiriciler kabul edilmiyor. Bakıyorsunuz etiketinde organik damgası yok ama organiğin ötesinde yetiştiriyorum diyor çiftçi. Ben ona güveniyorum, çünkü yerel düzeyde denetleme mekanizması var. “Organik sertifikası almak için niye zorlansın” çiftçiler diye düşünülüyor. Bu çiftçiler yerel tohumunu da kendisi koruyor ve aralarında değiş tokuş yapıyorlar. Türkiye’de de tohum festivallerinin olması beni sevindiriyor. Şimdi bir de yerel ölçekte tohum kütüphanelerimiz olsa…

Kendi çalışmalarınızdan da örnekler verebilirsiniz belki ama bu konuda, tek tek mi, yoksa çiftçi gruplarıyla çalışmak mı daha fazla sonuç alıcıdır?

Küreselleşmiş dünyada tek başına kahramanlık yapılamayacağı ortada. Zaten karşılıklı bağlılıktan söz ediyoruz, bağımlılıktan değil! Dolayısıyla, çiftçi sendikaları ve tohum ağları çok önemlidir. Hindistan’da tohum kütüphaneleri ve onlarca köyün bir araya gelerek, organize ettiği tohum festivalleri var. “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” adlı kitabımızda da bunlardan birine (Haydarabad civarindaki) yer verdik.

Dünyada ve ülkemizdeki uygulama örneklerinde, çiftçilerin bu yeni yaklaşıma tepkileri ilk başta nasıl olmaktadır? Büyük oranda sabır gerektiren bu yaklaşımla ilgili başarılı sonuçlar hakkında ne dersiniz?

Elbette birbiriyle etkileşim önemlidir. Örneğin; verdiğimiz eğitimler sonucu, kentte ve kırsalda insanlar aldıkları eğitimin uygulamalarını yapıyorlar. Birbirinin çiftliğine gidip, hasat ve dikim zamanarında yardımcı oluyorlar, okul ve ev binalarını imece usulü yapıyorlar. Böylece bilgilerini pratiğe dökme ve kendi projelerinde deneme cesareti edinmiş oluyorlar. Elbette yerel ustalardan öğrenmek, dayanışma ve eski imece ruhunu geri getirmek bize çok yakışacaktır. Ben yurt dışındaki konuşmalarımda Anadolu’daki eski imecelerden söz ediyorum. Çünkü ben çocukluğumda bunları yaşadım. Batıda bireysel kültürün hücrelere kadar nüfuz etmesinden dolayı, bunu anlamakta zorlananlar oluyor ama şaşkınlıkla dinleyip, çok takdir edenler çoğunluktadır.

Eko köyler ve Eko çiftlikler gibi, ülkemizde özellikle permakültür uygulamalarını da istikrarlı biçimde gerçekleştiren merkezler oluşmaya başladı mı?

Permakültürü doğal mimarisinden tohum korumaya kadar uygulayan bir dizi çiftlikler oluşmaya başladı. Bunlardan bazıları ekoköy girişimleri, bazıları ise aile işletmesi düzeyinde ekoturizmi de içeren örneklerdir. “TaTuTa (Tarım, Turizm, Takas) çiftlikleri” deniyor bunlara. Hem turizm yapıyorlar, hem de çiftçilik.

Verim, kalite ve düşük maliyetli tarım; tarımla uğraşanların 3 farklı öncelik tercihidir aslında. Ülkemiz çiftçileri ise, büyük oranda ürün verimini artırmaktan yanadır. Bunun için de girdileri bolca kullanıp, çoğu kere hem kendilerini zarara sokar, hem de ürünlerin sağlıksız üretimine neden olurlar. Permakültür uygulamalarının, çiftçiye bu yönde vereceği katkılar ve yönlendirmeler neler olmaktadır?

Yaşadığım ülkelerde bir dizi çiftçi arkadaşım oluyor. Permakültür ve doğal tarım yöntemi izleyerek, verim ve kaliteyi düşük maliyete getiriyorlar. (Çiftçiler için en önemli konu bu olduğundan, burayı biraz daha açabilir misiniz? Örneğin, bir yabancı örnekle, maliyet düşürücü çabaları özetlemek mümkün mü? Belki bizdeki çiftçiler için de bu örnek daha ikna edici olabilir-ANN) Hem de aileleriyle geçirdikleri kaliteli zaman dilimi artıyor. Daha sağlıklı besleniyorlar. İşe gidip gelmek için her gün iki ya da üç saatlerini yolda harcamıyorlar. Çocukları, doğa eksikliği sendromu duymuyor. Gençler kent çiftlikleri ve çiftçi pazarlarında çalışmaktan memnun. Türkiye’de de benzeri resimler görülmeye başlandı.

Permakültürle Kenti Dönüştürmek” adlı makalenizde, “Permakültür; küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçlar” diyorsunuz. Bolluk kelimesi, çiftçimizin iştahını kabartan en önemli ve sihirli kelimedir aslında. Çiftçi uygulamalarında, bu sihirli dönüşüm nasıl olabilir? Çiftçilere neleri önerirsiniz?

Daha önce de belirttiğim çoklu kültür yöntemiyle bolluk yaratılabilir. Yılda üç kez dahi ürün alınabiliyor. “Kardeş bitkiler ve çoklu kültür” işin bam telidir! Bu, meyve bahçelerine de uygulanabilen bir yöntemdir. Yarım dönüm araziyle, 4 kişilik bir aile beslenir diyoruz. Meyvesinden sebzesine… Gıda ormanı dediğimiz, kat kat dikine yapılacak bir ormana dönüşmüş bahçe ile.

Hatta işe çoraklaştırılmış toprakları ele alarak başlamak lazım. Çünkü Avustralyalı permakültür uzmanlarından Geoff Lawton ve ekibinin Ürdün’de yaptıkları ve son zamanlarda özellikle biyokömür kullanarak ortadoğu ve Afrikada dünyanın başka çölleşmiş yerlerinde tarım proleri yapanlar var. Geleceğin tohumlarının, bilge köylü kadınların sandığındaki çıkında olduğuna inanıyorum. Kadının, evladiyelik tohumu korumaya ilişkin bilgi ve becerisinin, yüzyıllarca korunmuş olması önemlidir. Şimdi bizim özellikle bilge yaşlı köylü kadınlarımıza o çıkınları saklayıp bugünlere taşıdıkları için minnet duyma zamanıdır. O kaynakları paylaşarak yaşamı yeniden yaratabilir Endüstriyel-Kapitalist sistemin yaratmak istediği kıtlık gerçeğinin tersine  bolluk  yaratabiliriz!

*. Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD den deneyimli permakültür (ekolojik yaşam) eğitmeni ve tasarımcısı.  İletişim: <koru.ora@gmail.com>

SunFlwRipinFoto: Emet in kendi bahçesindeki bolluk

Emet Degirmenci and Yeliz Mert

Emet Degirmenci, who is the pioneer and the ‘Ercis Permaculture Aid’ project, is a former seismologist and current permaculture designer and teacher. She sent a call out to the permaculture related groups in Turkey as soon as a deadly earthquake happened in Van, 23 October 2012. She has been on some field studies during her seismology work to measure the aftershocks and witnessed how difficult the survivors’ lives were. It took them seven months to become organized since the assessment of the local needs and matching these with the skill set. Also some of the team members were living abroad when the earthquake occurred.

As a group; of one instructor, two new permaculture designers including Yeliz and one amateur documentary maker delivered a permaculture aid program between July 1 st to 5th, 2012 to the survivors. Our budget that was formed with some small donations by the individuals was less than $1000 US. We did not want any funding from the institutions since the aid distribution was corrupted during the earthquake. Also, the area which is predominantly Kurdish speaking was quite politicized. We decided to keep the project independent and not to be manipulated by any groups in any ways.

The project that we implemented included; a winter veggie garden that had been built and planted with hugelculture technique, biochar stove and solar cooker making, seed spouting, vertical gardens, food forest establishment techniques, herb spiral, hot composting, and a grey water treatment. Ercis was the epicenter of the earthquake. One third of the town was destroyed and more than 500 hundred people died and many wounded. We named the project ‘Van-Ercis Post-Disaster Ecological Restoration Permaculture Project’. Mainly announcing the project with ‘From Absence to Abundance’ motto, we aimed to eliminate negative influence of the words such as ‘disaster’ and ‘earthquake’ and to show how much we can do with the things that are called ‘waste’ without realizing its value.

 the people and the project location:

A five-day intensive hands-on project was held in our host Ceylan’s extended family court house garden, and we also used the Technical High School in Ercis for biochar stove and the solar cooker making workshops. The eldest of the family, 78 year-old grandmother, has been living in this location with her three children, three daughters in law and eight grandchildren in different houses. While walking through the streets of Ercis, we could witness wreckages and cracked buildings of empty houses and workplaces at every corner although the debris had been cleared. Having felt like a movie scene, this disaster was a reality at first hand for Ceylan’s. The local people we came across in Ercis instantly started telling their memories of the earthquake without even being asked. It was showing clearly how people have still been traumatized. They kept telling about where they were and what they felt when the earthquake occurred, showed videos recorded at the moment by their cell phones. It seemed as if another wound is inflicted at any moment. Asuman, who is the mother of our host family during the project, lost almost all of her biological family members in the earthquake. She and her three sons were hardly able to speak despite getting psychological treatment in the last seven months.

The project venue and its constructive dynamics had been arranged by our local organizer, Malik Durmaz and the program which was free for the locals. We were determined to use all recycle materials as much as possible. We walked around and collected anything useful we saw along the roads under the debris, sometimes even horse or donkey excrement or bones, . Most days we even sent our local friends to the grocery stores early in the morning to collect their waste for our veggie gardens, herb spiral and the hot compost during the workshops. Although this was embarrassing for them at the beginning, they said after couple of days:’It became a habit now. We looked at everything that could be used as a resource for us when we walked along the streets’ .

However, we have noticed that our original program was not covering the local peoples’ emergency needs when we arrived there to access. For instance, after noticing dirt and smell at a corner of the garden where the children play because of the grey water coming from one of the houses, we decided to include a grey water treatment in the program. Also, there was a wonderful fruit orchard in the garden, but all the bee hives were destroyed . There was no reason to spend money and time to create a new one. Therefore, we decided to show the technique how it can be enriched towards a food forest with comfreys under the fruit trees and cover crop along with swales. Likewise, we showed how to produce sprouts from seeds which are suitable to their taste, in order to increase nutritional value of the foods, especially at times of scarcity. We went to the different parts of the field around the town to collect some endemic species to create a special herb garden, because we heard that most of the herb species for their special cheese ‘Van otlu peyniri’ were almost extinct due to a careless harvesting method for the market economy. The herbs are also used for medicinal purposes and fist aid.

Another point is that when we went there to assess the locals’ needs before the workshop, we noticed that some women could not speak Turkish. So we decided to create a Kurdish program poster, and found an interpreter for the workshops.

We opened the circle using couple of Kurdish words we were learning from the locals every morning.

During the project, instead of showing only how to apply techniques, we made an effort to share the idea of permaculture design by explaining every technique’s benefits holistically. For example, we explained to our participants how we positioned hugelculture in the garden, what the use of layering it was, why the herb spiral is important, how we can harvest sun and water and how to sprout seeds to increase their nutritional value, which were applicable in an emergency situation. Moreover, as soon as we arrived there, we guided our host family to collect the organic matter coming from their kitchens and shared why we do it. We sometimes asked for rotten foods from markets. All these were elements that helped our participants adopt the main idea of our project. Looking at what we called waste in another way and therefore being self-sufficient instead of being dependant, were the things that we could naturally narrate to our participants, our hosting family, the women and the children in the family.

Our participant range was diverse. There were students and lecturers from Ercis Vocational Institution and Centennial University of Van, farmers, those who wanted greenhouse cultivating, or who wanted to do gardening in their private gardens, people from the agriculture department of the municipality, and even two prisoners from an open prison. Additionally, the children were active from the very beginning till the end. They worked with us when we were sowing seeds, preparing soil mixture for plastering a giant herb spiral, and the like.

many learnings:

We opened our first day of the project with a circle and let ‘our 78 years old grandmother lead us with her wisdom. On the following days , we continued in the same way. In the circles, we asked every participant to introduce themselves in the way they were most comfortable with, and wanted to get to know each other. In addition to this, during the techniques that were applied, we were attentive to learn about their local diet using endemic plants. We cooked our dinner together everyday. We offered free lunch to the participants, ranging from 20 to 35 everyday, showing clearly that we were there to share our knowledge and to create something together rather than taking something out. This is why our project was also successful in terms of social influences included. Above all, having women and children involved in the project made them contemplate themselves and their needs in life from another point. Dear Sevgi, who was our documenter with her partner Yasar narrates her thoughts as followed:

‘Asuman was one of the most curious participants with our ecological restoration applications during the project. In solar cooker and biochar stove atelier, she obeyed Emet’s word, as she wanted women to be able to use working tools in atelier as well, and took the drill in hand for the first time in her life. She drilled used grease bucket at the bottom. It was the first time that I saw her grinning from ear to ear since we arrived.’ Another woman participant, named Leyla, also took everybody surprised by saying ‘the earthquake does not listen to woman or man, we have to learn it too.’

The project’s instructor Emet particularly emphasizes the important role of the project for children in the neighborhood who have been traumatized by the earthquake: ‘In the beginning, I told them to listen and watch us during the day and throughout the project so that they could draw what they were affected by. All children used a board that was already prepared for them and that was named by the children themselves as ‘Red Kid Board’ where they pinned their drawings and their poems. While we were listening to what was the background of their productions, they made us sometimes smile, sometimes cry and sometimes think. On the last day, I was very much influenced by children’s theatrical demonstrations. One girl was telling us about fungi family and the fungi role, how they help trees communicate with each other. There was also a hip-hop song, composed and written by them, about the earthquake, which made all of us cry. We were very much impressed by the scenes that children illustrated. They stimulated realistically their friends, siblings, relatives of how they were trapped in the wreckage.’

The Van-Ercis project was the first project where permaculture has been used for aid. Ultimately, Emet gave the idea to build a permaculture aid group in Turkey and shortly but we hope this first step will take further to create a permanent permaculture aid group in Turkey which is an earquake prone country. Emet explains, ‘The seeds, that we sowed in hugelculture greenhouse and food forest with our children and our elders, are going to grow and spread to other projects, too. I feel the peace inside that this was the first step in our country. I hope that this motivation will remain. Thanks to our small aid group and the supporters.’ Ercis experience was a representative project for us of becoming a whole with people, land, culture, differences and despair as permaculturist.

We performed Ercis experience with heart and soul but most importantly, by considering locals’ needs and finding appropriate approaches. We succeeded in this project because we respected the land and culture as well as people. We are thankful to our donors and the permiese friends who have sent their willingness to help out, including from overseas. Our gratitude goes to the Ercis Technical High School which opened their classrooms for our biochar and solar cooker workshops. Also many thanks to the individuals who made donations to help our dream come true!

A PHOTO ALBUM OF THE PROJECT

https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10151018840673637.455182.335518878636&type=3

More  YOUTUBE VIDEOS will be added to this account:

1. Hugelculture green house–> http://www.youtube.com/watch?v=ghU36eQP3Fc

2. Local children’s involvement to the project–> http://www.youtube.com/watch?v=DSRaKwyZ18A&feature=youtu.be

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: