Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

Blog Arşivleri

Görsel

kent tarımı: kapitalizm gıdasını yetiştiren insanlardan korkar

E-EldivelGumusluk

SÖYLEŞİ

7 Haziran 2016 tarihinde Ankara Mimarlar Odası‘ndaki sunum sırasında gelen bazı sorular seçilerek  özetlenmiştir.

~~~

Hangi ihtiyaç sizi kent tarımcılığı üzerine çalışmaya itti?

Sağlıklı gıda üretimine dayalı bir yaşam çevresinde sosyalleşmeye önem vermem de bunda büyük etkendir. Kokusunu ve tadını duyumsayarak dostlarla tüketilen bir ürünün mutluluğuna paha biçilebilir mi?

Köyde yetişmiş ve üretimin neredeyse % 90 ını kedi yetiştiren bir alt yapıdan gelerek  14 yaşından sonraki yaşamımı kentlerde geçirirken topraktan kopmama duygu ve düşüncesi ana ekseni oluşturuyor. Stress den kurtulmak için toprağın iyileştirici ve terapisel olgusunu her zaman önemli bulurum.  Daha sonraki yılarda kapitalist endüstriyel tüketim sisteminin alternatifi ne olmalı diye ekoloji temelli bir sorgulama beni toplumsal ekoloji felsefesi ve ilkeleriyle buluşturdu.

Nedir kent tarımcılığı?

Kent tarımcılığıyla kentin gıda ihtiyaçlarının bir kısmı kent içi ve çevresinden karşılanır. Aynı zamanda kentle-kır arasında kopan bağ onarılmaya çalışılır. Başka bir deyişle endüstriyalizmle doğadan koparılan insanın kendi gıdasını yetiştirme odaklı tekrar toprakla buluşması diyebiliriz.

Kent tarımcılığının kulanım alanları nerelerdir?

Bu durum, küçük alanlarda tarım dediğimiz saksı vb minik bir alanda bitki ve toprağın interaksiyomunu anlama olabileceği gibi, balkon ya da bir binanın açıkta olan duvarında dibinde de olabilir. Bunun yanında alanımız toplumsal kent bahçesi gibi kamusal bir alan, ya da kişiye özel lmış bir alanda gıda ormanı veya tarımsal ormancılık faaliyeti de olabilir. Dolayısıyla çatı bahçesinden balkon bahçesine, sitemizin çevresinde dikine alan kullanımdan pencere bahçelerine kadar uzanabilir.

Sizce tarım, doğadan ve topraktan tamamen kopmuş ve yabancılaşmış mıdır?

Endüstri devrimi sonrası üretimin makineleşmesi adeta tüketimi de otomatikleştirdi ve ruhsuzlaştırdı. Üretenler ve tüketim arasındaki bağ koparıldı. İnsanın kendini beslemesi market raflarının cansız ve mekanik atmosferiyle birleşti. Ne yersen oyuz demek doğrudur. Günümüzün ruhsuz ve şiddete eğilimli insanlarında bunun etkisi çok büyüktür. Gıdasınin nereden, hangi koşullarda, kimin emeğiyle nasıl bir toprak ve coğrafyadan geldiğini bilmeyen insan cansız birşeyleri midesine indirmektedir. Oysa endüstri çağı öncesi tarımla uğraşanlar adeta bir zanaatçıydı. Yaratıcılıkları vardı. Yaptığı işin inceliklerini zevkle anlatırlardı. Bunu buğün biraz imece odaklı toplumsal buluşmalarda görebiliriz. Aynı zamanda endüstri öncesini nostaljik bir şekilde anmak istemem. Derebeylik dönemi bir dizi baskının katmerleştiği, sınıflar arsı emrivaki durumlara dayalı, kadının tarım işçisi ve doğuran kölelerden ibaret olark görüldüğü duruma adı ekolojik de olsa geri dönmek istemem.

Tarım neoliberal kapitalist sistemin temel bir bileşeni haline geldi mi?

Kapitalizmin pratiğe yansıyan temel prensibi “büyü ya da öl” şiarıdır. Dünya da 1980lerden itibaren  tarımın şirketleşmesi ve büyük tarım işletmeleri haline gelmesiyle karşı karşıyayız. Oysa Amerika dâhil 1975’lere kadar nüfusun yüzde 75’ini geleneksel küçük aile tarımı besliyordu. Türkiye 80’lerdeki neoliberal politikalara kadar kendi kendini besleyen dünyadaki istisnai ülkelerden biriydi. Şimdi buğdayın dünyaya yayıldığı Mezopotamya coğarafyası dâhil hububatının dikkate değer bir kısmını dışarıdan alır durumunda.

Bildiğiniz gibi Türkiye’de küçük tarım arazilerinin birleştirilmesi sürdürülüyor. Hepsinin altında tarımı büyük şirketlere devretmek olduğunu söyleyebiliriz. Tavuk yumurtasının, et hayvanlarının, buğdayın endüstrileşmesi (ve hatta bazılarının genetiğinin değiştirilmesi) hızla sürüyor. Şirketleşmeyen köylünün yaşaması olanaksız hale gelmiş durumda. Bu yüzden tarımın küresel ölçekte endüstrileştiğini ve kapitalizmin temel bileşeni haline getirildiğini söyleyebiliriz. Köylünün ya da kırda üretim odaklı yaşayanların alternatifi ise bir araya gelip dayanışma kooperatifleri kurması ve kamusal alanlara sahip çıkmasıdır.

Kent tarımcılığı alternatif tarımcılığa örnek olabilir mi?

Geldiğimiz noktada kaybettiğimiz değerleri geri getirmenin adı “alternatif” sözcüğüyle mi tanımlanmalı tam olarak emin değilim. Amerika da 1968 lerde Go Back to the Lands hareketi geliştirilmiş. Türkiye de buna Yeni Köylülük deniyor. Köylü gibi atık üretmeden yaşamak kentlerde de mümkün. Ancak yasakları kısıtlamları kaldırmak gere. Bunu örneğin; benim kısmen yaşadığım ABD nin Seattle kentinde belediye teşvik eder duruma geldi. Yasalar ve uygulamalar yağan yağmuru yeraltına geçiren yüzeyler yaratmadan kentte gıda yetiştirmeye kadar bir dizi değişiklik yapılıyor.  2000 li yıllardan bu yana  kentte adeta bir köylü kültürü yaratılmaya başlandı. Bu vasıtayla sabah tavuk gıdaklaması, öğlen keçi melesi duyabiliyoruz. Ben kentin göbeğinde arıcılık yapıyorum. Benzeri örnekleri Fransa, Almanya, Kanada Avustralya Yeni Zelanda vb ülkelerde de var.

Burada yerele odaklanarak ve “organik” yetiştirerek yalnızca karbon ayak izimizi azaltıp kendim’zi de sağlıklı beslemiyoruz. Aynı zamanda gelecek kuşaklara sağlıklı toprak teslim etmeyi amaçlıyoruz. Organik sözcüğünü tırnak içinde gösterdim. Çünkü eleştirel bakıyorum… Amacımız yalnızca çevreyle ilgili kaygılarımız olmamalı. Yan komşumun kara derili, çingene, trans vb olması da beni ilgilendiriyor. Hekesi eren ve toplumsal boyutu olan bir gıda hareketi gerekli. Kısacası moda olan organik yaşam biçimlerinin ötesine geçmemiz gerekiyor. İşin etik ve toplumsal boyutuyla katılımcılık ve birbirimizin derdine deva olabilmek gerek. Organik sertfikalar ve standartlarla evet toprak ve su belli ölçüde korunuyor ve elbette bu işi oldukça dürüst yapanlar da var. Onlara saygım sonsuz…Fakat organik ürün pahalı ve herkesin ulaşabileceği düzeyde değil. Üstelik bir başka endüstri haline getirilmiş durumda. Ürününü standartlara uygun paketlemedi diye yıllardır ekmeğini topraktan etik yollarla çıkaran çiftçilerin pazardan kovulduğunu duyuyorum. Bu dünyanın her yerinde olabilir. Oysa yerel ve küçük ölçekte karşılıklı güven ilişkisine dayalı bir üretim ve tüketim zinciri önemli. Kendimizi var olan hâkim kültürden (bu noktada organik modasından) net olarak ayırmadıkça ütopyalarımızda yol alamayız.

Kent tarımının kentsel dönüşümdeki yerine de işaret etmemiz gerekiyor. Yurt dışındaki örneklerden yakından izlediklerim var. Hatta parçası olduğum kurulmasında önemli katkım olanlar da var. Örneğin, kentin bir kenar mahallesinde ki; genelde kent tarımıyla uğaraşanlar düşük gelir grubu mensupları ve kentin göbeğinde tarım modernleşmeye karşı kirlilik olarak görüldüğünden kenar mahallere itilir.  Bize yeni Zelanda Wellington Belediyesi de böyle yapmaya çalışmıştı. Oysa sığınmacı ve yeni göçmelrin enteğrasyon projesi olarak ön gördüğüm projede kentin göbeğindeki bir yeri kiralayana kadar üç sene uğraşmak durumunda kalmıştık.  Kenttten uzak görünmez kılınmaya karşı durmakta iki nedenle ısrarcıydık; 1. bu projenin bel kemiği olacak sığınmacı ve yeni göçmen insanarı görünmezlikten çıkarmak 2. Yenebilir peyzayın kentin göbeğinde ve herkesin gözü önünde olması gerektiğne innaıyorduk.  Sınıf, dil, din, cinsel tercih, ırk, etnik kimlik gibi marjinalize edilip ötekileştirilmiş insanların şiddetten uzaklaşması toprakla bütünleşmesiyle mümkün. Üstelik hakim beyaz kültürün çok kültürlülük anlamında bizi tanımasının belediyeye bir dizi faydası da olacaktı.  

Bahçelerin (kent bostanarının ve meyvalığının)   bulunduğu ortamlara hem ruhsal, hem de fiziksel ahenk gelir. Çünkü orada toprak şifa buluyordur. Ama estetiğimize güzelüğümize sahip çıkmazsak her an hakim kesimin alması söz konusudur. Düşünsenize önceden çöplük ve metruk olan, pis kokan bir alanda ayçiçekleri açıp, arılar kelebeker türlü meyva ağaçları çiçekleniyor… Bir süre sonra buranın yurtt profili değişiyor. Mesken fiyatları artmaya başlıyor. Eskiden oranın sahibi olan kara derililer, göçmeler için ekonomik olarak alt sınıf için kafeteryalar restaronlar açılmaya başlıyor. Bu durumda rant peşinde koşan mütehitler oralara göz dikmekte gecikmiyor. İşte size kentsel dönüşüm! Amerikanın Seattle kentinde hala ucundan siyah mahalesi denebilecek bir semtte birkaö yıl yaşadım. Siyah komşularımdan mahallenin adım adım nasıl beyazlaştırıldını (gentrification) çeşitli vesilelerle dinledim. Öğrencileriminde önemli katkılar sunduğu bir dizi toplumsal kent bahçelesinin sökülmesini acıyla izledim. Bunların bir kısmı cadde kenarı yenebilir peyzajlara dönüştülse de toplumun gittiği şenlikler yaptığı kamusal yenebilir peyzajlar yok edilip lbinalar dikidi. Buna önlem olarak insnların bilinçlenip kollektif kooperatif yapılar oluşturması gerekebilir. Burada belediyeye önemli iş düşüyor. O semtteki kira ev daire fiyatlarını regüle etmesi gerek. Elbette neoliberal serbest piyasada ekonomiisnde bunun önüne geçmek mümkün değil. Merkezi yapıdan bağımsız hareket edebilen özgür yerel belediyecilik gerekiyor.

Kent tarımcılığının, tarımı rant kapısı haline getiren iktidarları korkutan bir yanı var mıdır?

Elbette gıda bağımsızlığı çok önemlidir.. Gıdasını kendi yetiştiren insan kapitalizmi korkutur. Amerikan başkanlarında birinin deyişini vardır: “Ülke sınırlarını silahla kontrol altına alabilirsiniz. Ancak gıdasını yetiştiren insanı kontrol altına alamazsınız“. Bu noktada Tohum Takas festivalleri önemli. Dolayısıyla örneğin bir mahalle ölçeğini ele alalım: Anadoluda kökleri olan ve bazı bölgelerimizde hala yaşatılan imece ne güzel bir dayanışma ve yardımlaşmadır… İnsanlar toprağı gıda ekimine hazırlarken bağını budarken etkinlik sırasında yemeğini türküsünü hikayesini paylaşırken birbirinden öğrenir ve eğlenir. Günümüzde gelişmiş sayılan ülkelerdeki soyal izolasyona en iyi yanıttır bu. İnsanlar sosyalleşirken yöreye barış, ahenk, harmoni ve estetik gelir.

Endüstriyalizmin kentleri tüketim odaklı hale getirdiğini ifade etmiştiniz, biraz açar mısınız?

Üretimden kopan insan tüketimin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmiş durumadır. Endüstriyalizm bugün topraklarımızı yalnızca monokültürle Genetiği Değiştirilmiş Gıdalarla (GDO) sağlıksız hale getirmedi. Belki GDO’lu ürünle zenginlerin hibrit arabalarına yeşil yakıt sağlanmış olur. Fakat böylece aynı zamanda dünyada besin değeri olmayan gıdalarla beslenmek zorunda bırakılan yeni tür açlık yaratıldı. Buna gıda çölleri (food desert) alanları deniyor. Bu resim gösteriyor ki yaşam kalitemiz yükselmedi. Gıda politikalarıyla bilinçli olarak düşürüldü. Beslenme ihtiyaçlarımız yapay hale getirildi ve gıdasının büyük bir kısmını atık haline getirip çöpe atan bir gıda sistemi yaratıldı.

Öte yandan sınıfsal açıdan bakarsak besin yetersizliğinden hastalığa yakalanan sağlıklı gıdaya ulaşamayan insan sayısı Türkiye de % 20 ve ekonominin sınıflar arası uçurum yaratmasıyla bu rakam gittikçe artıyor. Elbette burada savaş durumu hariç… Bu durumda da endüstriyel tıbbı ve ilaç sanayinin çarkını gittikçe beslemeye yardımcı oluyor. Kısacası gıdasını üreten kişi kendi sağlığına, gelecek nesillerin suyuna, toprağına ve havasına da sahip çıkıyor demektir. İşte yaşam kalitesini yükseltme odaklı kentte gıda üretme burada odaklanıyor.


https://www.evrensel.net/haber/282032/kent-tarimciligi-ile-saglikli-urunlere-ulasmak-mumkun

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: