Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

…sesimizi duyurmak için yağmur çamur demeden günlerce yürürüz
- Brezilya Topraksızlar Hareketinden bir konuşmacı

Son 16 yıldır toprak ve yiyeceğe ilişkin bağımı gittiğim her ülkeye taşıyor ve mümkünse ilk elden öğrenmeye çalışıyorum. Yazıma Brezilya Topraksızlar Hareketinden (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra) genç akademisyen bir kadın Janaina Stronzake’nin geçen sene Seattle’daki bir konuşmasıyla başlamak istiyorum. Ben bir Topraksızlar Hareketi çocuğuyum . 2011 yılı itibariyle Brezilya da 350 000 topraksız köylü aile var. Çoğumuz yıllardır naylon barakalarda yaşıyoruz ve örgütlenip boş toprakları işgal etmekten başka çaremiz yok (1). Onlarca senedir otonom (kendi kararını kendi veren) bir yaşam kurarak yiyeceklerini toplumsal kent bahçelerinden, enerjilerini de olabildi[‘nce .atilarina attiklari güneş panellrinden karşılayan bu kesim aynı zamanda dünyaya umut saçıyor. Türkiye’de ise topraksızlaşma henüz fazla görünür olmasa da gerek özelleştirme, gerekse küçük arazi sahiplerinin tarlalarını büyüklere satmak zorunda bırakılmasıyla sürüp giden bir akış var. 1980′lerden bu yana estirilen neoliberal politikalar ise kır nüfusunu yok edip insanları tamamen endüstriyel gıda sistemine teslim etmiş durumdadır. Keza bugün köy pazarında yer alması dahi fazla görülen bir kırsal kesim var.
Geçen sene yaklaşık 50 milyon Amerikalı yiyeceğini karneyle alıyordu ki; bu rakam tarihte görülen en büyük rakam olarak belirtiliyor. 2008′de patlak veren yiyecek krizi fukaraya yiyeceğinin fazlasını ver (Food Bank), ya da karne sistemiyle sübvanse edilse de gidişat yiyecek krizinin daha da artacağını gösteriyor. Üstelik bu durum taşıma kapasitesi denilen nüfusun çok artıp dünya topraklarının besleyemez duruma gelmesinden değil, kapitalizmin kendisi ve limitsiz büyümesinin sonucudur! Dolayısıyla toprağın nasıl kullanıldığı ve paylaşımın nasıl olduğuyla da yakından ilişkilidir. Bu yazıda yiyecek krizi; ekolojik ve toplumsal krizle birlikte ele alınıp kendini besleyen bir toplumun nasıl yaratılabileceğine dair ip uçları verilecektir.

topraksızlaştırma
Uygarlığın yaklaşık 10 000 yıl önce tarımla, bir başka deyişle yenebilir bitkiler ve hayvanların evcilleştirmesiyle başladığı söyleniyor. Böylece göçebelikten kurtulup yerleşik yaşama geçmiş idik. Mezapotamya’dan hububat çeşitleri dünyaya yayılırken, Meksika’dan mısır, Peru’ dan patates, Kazakistan’dan elma vb şekilde devam ederek tarım ürünleri dünyaya yayıldı. İkinci Dünya savaşı sonrası ise toprak çevirmelerin (Land Grabing) artmasıyla farklı boyutlara ulaştı. Tarımın kontrol altına alınma çabası yanında toprak çevirmeler günümüzde modernlik kazanmış bulunuyor. Çünkü endüstriyel ölçekte genetiği değiştirilmiş bitkilerle biyo-yakıt üretimi konusu bir başka tür toprak çevirmedir.
1980 sonrası ise Doğrudan Yabancı Yatırım FDI (Foreign Direct Investment), olarak bilinen yabancıların bir başka ülkede yatırım yapmaları ya da 99 yıllığına kiralama olarak neoliberal tarım politikalarıyla karşı karşıya kaldık. Bugün Avrupa pazarı için organik tarım yapan ulusal ve ulus ötesi şirketlerin Anadoluda cirit attığını görüyoruz. Bir başka deyişle sahipliğin el değiştirdiği bu yeni duruma yeni bir işgal (neocolonization) deniliyor. Böylece piyasanın örüntüsü ulusal şirketlerin yardımıyla ulus ötesi şirketlere taşınmış oluyordu. Yalnızca yiyecekte değil, bu durumu aynı zamanda HES projeleriyle bir başka deyişle suyun kontrolü ve özelleştirilmesi olarak da karşımıza çıkıyor.

Yapılaşma, monokültür, kimyasal gübre ve tarım ilaçları, endüstriyel hayvancılık gibi yanlış toprak kullanımı nedeniyle karşı karşıya olduğumuz ekilebilir alanların azalması da bir başka konudur. 2005 yılında yapılan bir istatistiğe göre Türkiye’nin ekilebilir toprakları % 29.81 ile dünya’da 24. sıradadır (2). Ancak aradan geçen yedi yıllık sürede köprülerin altından çok su aktığı aşikar… Bu bağlamda Türkiye’ye taşınmaya devam eden Avrupa’nın kirli endüstrileri de dikkate alınırsa son yıllarda karbondioksit emisyonlarımızın % 80 lere kadar neden tırmandığını görebiliriz.

Diğer bir nokta ise Avrupa ile alış veriş içinde olan yurdumuzu da yakından ilgilendiren Avrupa Ortak Tarım Politikları (Common Agricultural Policy)’nın geleceğine ilişkindir. Yürürlükte olan politikaya göre tarım bütçesinin %80 ‘i büyük agrotarım işletmelerini desteklemeye gidiyor. Türkiye dahil 150′den fazla ülkeden temsilcileri olan Latin Amarikalı çiftçilerin birlikteliği La Via Campesina ile bağlantılı çalışan Neyeleni Avrupa Yiyecek Bagımsızlığı geçen yıl bir çağrı yaparak 2014 ile 2020 yılları arasında tarımın agroekolojik yöntemlerle yapılmasını ve geleneksel köylü tarımına geri dönülmesini önerdi (3). Ancak hangi ülkenin neyi ne kadar ekeceğine karar veren Avrupa Tarım Politikası bu tür köklü bir reforma acaba evet diyecek midir orası soru işaretidir.

Yiyecekleri besin değeri açısından araştıran Amerikalı akademisyen ve aktivist Michael Pollan biyolojik çeşitliliğin korunmasını insanla bitkiler arasındaki simbiyotik ilişkiye bağlar. Doğayı monokültürle kontrol etmenin oldukça pahalı olduğu da ekler (4). Çünkü doğanın kendisi ancak doğal akışları destekler. Öteki türlü bir döngü oluşmaz ve buna öncelikle doğanın kendisi tepki verir. Örneğin, 1840′da (daha genetiği değiştirilmiş organizmalar söz konusu değilken) Lumber türü bir patates çeşidinin tek tür olarak ekilmesi sonucu Irlanda’da açlık krizi baş göstermişti. Günümüzde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile güya dünya nüfusunu doyurmayı amaçlayan kapitalizm aynı zamanda değişik hastalıkların üretilmesine ortam hazırlıyor. Bu noktada sözü yine MST li konuşmacıya verirsek: Örneğin, GDO’lu ürün piyasasını elinde tutanlardan DuPont ve Syngenta şirketleri bütçelerinin büyük bir kısmınını (geleceğin gıdasını üretiyorum aldatmacasıyla) tohumdan besin maddesine, tarım ilaçlarından tıbbi ilaçlara kadar bir dizi ‘tüketim maddesi’ üzerinden yılda %19.8 lık büyüme sağlamaktadır’ (1). Kısacası kapitalizm bir yandan endüstriyel gıdaya bizi mahkum bırakırken diğer yandan envai çeşit hastalık üreterek büyümesini sürdürüyor.

iklim değişimine adaptasyon ve karbon kredisi
Küresel iklim krizini de fırsat ve büyüme olarak gören kapitalist sistem, karbon ayak izini azaltma kapsamında iklim değişimine adaptasyon politikalarıyla da sürdürülemez politikasına devam ediyor. Ama bu kez kendini yeşillendirmeye çalışarak… Biyo-yakıt için yapılan mono kültüre dayalı tarım bunlardan biridir. Özellikle agrotarım işletmelerinin ürettiği biyodizel Asya ve Afrika’nın ekilebilir topraklarını gasbederek açlığı daha da büyütmektedir. Zaten iklim felaketleriyle boğuşan dünyanın fakir insanları bu kez ekilebilir arazilerini zenginlerin arabasına ekoyakıt yetiştirmek için kullanacaklardır. Ülke ve iklime göre GDO’lu mısır ya da kassawa, jatropha ve (bizde hint yağı çıkarılan) Castor bitkisi biyoyakıt hammadedlerinden bazılarıdır. Oysa bu yiyecekler o ülkelerin insanları ve hayvanları için sofralarının geleneksel temel besin maddesi olagelmiştir.

Dünya iklim konferanslarının müdavimi olan Via Campesinalı çiftçiler açısından doğru mesaj üretmek önemlidir. Kopenhag da çiftçiler Kyoto Protokolü’nü uygun bulmadıklarını vurgulamışlardı. 1990′da ise eşik değer olarak belirlenen %30′luk indirim için endüstrileşmiş ülkelerin öncelikle kendi ön ve arka bahçelerine bakmalarını önerdiler. Via Campesina öncülerinden Albetro Gomez şöyle diyordu: ‘agro ekolojik geleneksel tarım alternatif ve gerçek bir çözümdür. Tarım kar edilecek bir iş olarak görülemez’ (1) .

geleceğin yeşillenemez ekonomisi
Leonard DiCaprio’nin yapımcısı olduğu 11. Saat (11th Hour) filminde Kenny Ausubel; en büyük tahribat küresel ekonomik güçtür der ve ekonomik büyümenin biyosferi yemeye başladığını belirtir. Bu da gelinen noktanın ekoloji ve ekonomik açıdan kritik değeri aşmak üzere olduğunu gösteriyor. Kapitalist üretim ve tüketim modelinde ön görülen sürekli büyümenin doğanın tabiatına aykırı olduğu apaçık ortada olduğuna göre şimdi kendimize bazı sorular soralım: sağlıklı yaşam standardı nedir? Temiz su, hava ve toprağa ulaşmak için büyüme ekonomisi yerine yetinme ekonomisi koyarsak ne olur? Doğal döngüde her canlı doğar, büyür olgunlaşır ve sonra da toprağa karışır. Toprağa karışmayan ve makine gibi işleyen kimliksiz sistemde ne kadar atıl bir enerji vardır? Aynı zamanda pompaladığı kültürle betonlaşmış beyinler ve makine gibi işleyen ve yönetimi de o şekilde gören insanlar yarattı! Bundan kurtulursak ne kadar yapıcı bir enerji ortaya çıkacağını düiünebiliyor musunuz?

Toplumsal açıdan ırkçı ve milliyetçi görüşler içeren yazının giriş bölümünde söz ettiğimiz taşıma kapasitesi denilen kavrama da biraz değinirsek bunun ekolojük dönüşüme değil ırkçı politiklara hizmet ettiğini görürüz. Kısacası kapitalizm kabuk ve renk değiştiriyor. Sanki ekmeği eşit mi paylaşıyoruz ki taşıma kapasinden söz ediyorsunuz? Ayrıca gelişmiş ülkeler için geçerli olan ve bacasız sanayi denilen turizm ve eğitim endüstrilerine dayanan ekonomi politikası da gök yüzünün bir başka yerinde sizin için bir yerleri kirletmiyor mu? Bacalı endüstriyel etkinliği coğrafi olarak uzak ülkelere taşıyarak ne kadar etik yeşil bir dönüşüm olabilir? Bu durum çöpü Küresel Güney’in halısı altına süpürmek değil midir? Her yıl cep telefonunu yenileyen, her iki yılda da bir bilgisayarını elektronik atık yığınına koyup onun Asya ve Afrika ükelerine gönderildiğinden memnunluk duyan insanın vicdanı ne kadar rahattır? Ucuz iş gücü ve çevre standartlarının olmadığı bir ülkede onları söküp parçalara ayıran hiö bir sigortası olmayan çocuk ve kadın işçiler bir dizi hastalıklara yakalanırken vcdanınız ne kadar rahattır? Burada Nükleer kümür vb gelişmiş ülkelerin söküp attığı enerji tesislerinin ya da endüstrilerinin Güney ülkelerinde pazarlandığı konusuna girmiyorum. Yoksa kapitalizm gelecekte gökyüzünü demir duvarlarla bölüp büyümesini sürdürebilmeyi mi planlıyor?

Kapitalizm yalnızca Güney ülkelerinde değil, aynı zamanda kendi ülkelerinde de açlık yaratmaktadır. Yiyecek güvenliği açısından bakarsak; örneğin ABD de 50 milyon insan gerek yeterli beslenemediği, gerekse alım gücü olmadığı için yiyecek açısından kendini güvende görmüyor (5). Yiyeceğin temel insan hakkı değil de ticari bir meta olarak görülmesi sonucu bugün ABD’nin 1 milyon insanı direk açlıkla yüzyüzedir. Küresel olarak bakarsak 2008′de öncelikle Arap ülkelerinde baş gösteren yiyecek krizi onu kar edilecek bir alan olarak görmesi nedeniyle yiyecek reklamlarına büyük bütçeler ayrılıyorç Yiyeceğin kendi ederinden daha çok para reklamlara harcanıyor. Oysa altını deştiğimizde sağlıklı yiyeceğin reklama gereksinim duymadığını görüyoruz. Bu nedenle sağ duyulu besin uzmanları reklamı yapılan yiyeceği almayın uyarısında bulunuyorlar. Örneğin, GDO’lu yüksek fruktozlu mısır surubu içeren yiyecekler en çok reklam edilenlerdendir. Üstelik şifa niyetine yediğimiz bal bunlara dahildir Çünkü arılar da bu şurupla beslenmektedir.
Petro kimya endüstrisine dayalı tarım ve hayvancılığın sera gazı emisyonlarındaki payının % 14 olduğu dikkate alınırsa endüstriyel yiyecek sistemini üretimden tüketime bir bütün olarak sorgulamalıyız. Küresel ekonomide besinin tarlada büyütülmesinden tabağımıza gelene kadar binlerce km’lik yol kattetiğini dikkate almalıyız. Yine Michel Pollan’a kulak verirsek bir Amerikalı’nın yiyeceği 1500 millik yol kat ediyor. Somon balığı Alaska da yakalanıp oradan Çin’e ve New York’taki tüketiciye ulaştırılıyor. Kaldı ki ABD, yiyeceğinin %70′ ini Meksika ve Latin Amerika’dan ithal etmektedir. Benzeri durum Türkiye de yerel köylü pazarlarlarının büyük toptancı tırlarının alması  şeklinde görülüyor. Somon balığının Karadenizden değil, Norveç’ten, GDO’lu hayvan yeminin ABD ve Kanada’dan geldiği ve zararlı tarım ilaçlarının binbir çeşidinin pazarlandığı bir yurdumuz var.

sonuç yerine
Petrolün bitmesi üzerine panik yaratanlara katılmamakla birlikte ekolojik alışkanlıkların devrimden sonraya ertelenmesi görüşünde değilim. Ayrıca yeni sistemin tohumlarının eski sistem içinde atıldığını da unutmayalım. Ekosistemi onarmak için bugünden başka bir kültür yaratmalıyız. İşe başlamak için kaybettiğimiz kamusal alanları geri isteyerek ya da mahalemizde konu komşuyla yenebilir bitkilerden kollektif bir kent bahçesi yaratatabiliriz. Bir buldozerle yaptığımız herşeyin bir gün yerle bir edilebileceğini söyleseler dahi bunu yapmalıyız! Yiyeceğimizi toplum destekli tarımla yakın çevredeki yetişirilerden direk alıp onların yaşamasına katkıda bulunup sağlıklı yiyeceğe direk ulaşacak döngü yaratabiliriz. Via Campesina’nın önerdiği gibi tarımının agroekolojik yerli ve geleneksel köylü tarımına döndürülmesigerekiyor. Çünkü her ne kadar kapitalizm yeşil reformlarla kendini ‘eko’ kılmaya çalışsa da bizim söylemimiz farklıdır. Bunu alternatif bir kültür yaratma çabası olarak değerlendirmeliyiz.

2011 Yılı sonuna doğru NewYork’tan dünyaya yayılan Occupy eylemleri yukarda söz ettiğimiz dönüşümlerle bize kapitalizmin en zayıf halkasından değil, toptan yerle bir edilmesi gerektiğini söylüyor. Occupy bir başka deyişle emperyalizmi durdur anlamına gelen bu harekette en çok vurgulanan yiyecek bağımsızlığı ya da özgürlüğüdür. Sonra da bankalar ve paranın yerine ne konacağı… Yiyeceğin ulusal ve ulus ötesi şirketlerin eğemenliğinden kurtarılıp yerel ve insani ölçeğe dönüştürülmesi ve halkın ihtiyacına göre toprağını nasıl kullanacağına kendisinin karar vermesi gerekir. Via Campesina bunu tarımın geleneksel ekolojik yöntemlerle yerele dönüştürülmesi olarak gösteriyor. Hindistan da GDO öncüsü ve imparatoru Montanso egemenliğine bayrak açıp Navdanya diye yerel bir tohum bankası kuran Hintli aktivist ve ekonomist Vandana Shiva der ki; önce aileni, sonra mahalleni/köyünüdoyur. Eğer hala ürün fazlan varsa bölgesel pazara götür. Bu durumda ulusal ve hele hele uluslarası pazara götürecek ürün fazlan zaten kalmayacaktır. Özetle yerele odaklanırsak aynı zamanda karbon ayak izimizi de önemli ölçüde azaltmış olacağız.

İnsanın doğanın efendisi değil bir parçası olduğunu, yiyeceğin süpermarket raflarından değil doğal döngüde güneşten gelen enerjiyle, topraktan alınan mineral ve onu sarmalayan börtü böcekle paylaşıldıktan sonra tabağımıza geldiğinin farkındalığını yaratmalıyız! Var olan yıkımı durdurmak için direnenler açısından MST’ li konuşmacının bizim de tekrarlamamızı istediği son tümcelerle noktalarsak: Küresel Mücadele! Küresel Umut!

YARALANILAN KAYNAKLAR ve dipnotlar:
1. MSTinin de birlikte çalıştığı Latin Amerikalı köylülerin 2006 Roma Yiyecek Zirvesinden sonra yiyecek sisteminin demokratikleştirilmesi konusunda geliştirdikleri örgütlenme: http://viacampesina.org
2. Ekilebilir arazilerin ülkelere göre kıyaslandığı istatistik http://www.nationmaster.com/graph/geo_lan_use_ara_lan-geography-land-use-arable
3. Avrupa Yieyecek Egemenliği Konusunda video http://www.youtube.com/watch?v=th4uT2coXhk
4. Micheal Pollan, Botany of Desire kitabı
5. Nadia Cuffaro, David Hallam, ”Land Grabbing” in Developing Countries: Foreign Investors, Regulation and Codes of Conduct, Università degli Studi di Cassino FR,March 2011. Araştırma devam eden çalışma.
6. Fred Magdoff Ticari bir emtia olarak yiyecek, http://monthlyreview.org/2012/01/01/food-as-a-commodity.

Yazı Özgür Üniversite Forumu ‘Büyüme’ sayısında Ocak 2012 de yayınlanmıştır.

Yerli insanlar, bilge köylü ve çiftçiler toprağı dinleyerek, gözleyerek ihtiyaçlarına cevap arıyor. Laboratuarları ve modern aletleri bulunmuyor. Toprağı anlamanın temeli toprakla, güneşle, rüzgarla, mevsim dönüşümleriyle iç içe bir hayattır.

Eskiler “hangi topraktan ne yersen o’sun” demişler. Doğru, ama günümüzde yiyeceklerin yetiştirildiği toprağın niteliğinin de belirtilmesi gerekiyor. Çünkü petrokimya ürünü gübre, haşere ve ot öldürücü kullanılan toprakta da sebze yetişiyor, hızlı yeme-içme restoranları da yeşil salata satıyor, organik standartları deseniz hâlâ tartışılıyor.
Yerli insanlar, bilge köylü ve çiftçiler toprağı dinleyerek, gözleyerek ihtiyaçlarına cevap arıyorlar. Laboratuarları ve modern aletleri bulunmuyor. Toprağı anlamanın temeli toprakla, güneşle, rüzgarla, mevsim dönüşümleriyle iç içe bir hayattır. Bozulmuş, restorasyon bekleyen yerlerde de bu anlayış benimsenmelidir. Permakültür, böylesi basit teknik ve teknolojilerle özerk çözümler arar.

toprağı tanıyalım
Toprak insan vücudu gibi canlıdır. Bir avuç sağlıklı toprakta birbiriyle eşgüdümlü çalışan binlerce bakteri vardır. Azot, potasyum, fosfor, kükürt, kalsiyum, magnezyum, bakır ve bor minerallerinden oluşan toprakta temel ihtiyaç, su, karbon ve oksijen’dir. Toprak kanımız gibidir, eksiğine fazlasına göre tedavi gerekebilir. Toprak kirleticilerden uzak olsa da esinti ve yeraltı yerüstü sularıyla kimyasallar ve ağır metallerden etkilenebilir. Örneğin, ABD’nin Washington eyaletinde, yaşadığım Vashon adasının bir bölümü, 40 km güneydeki bakır madeninden gelen esintiyle ağır metallere (arsenik, kadmiyum, civa, kurşun) maruz kaldı. Değil toprakta yetiştirilenin yenmesi, çocukların yalınayak yürümesi dahi sakıncalıydı. Adada multipl skleroz (MS) hastalığının yaygınlaşma nedenlerinden birinin bu olabileceği düşünüldü. Önerdiğimiz iyileştirme projelerine nüfusun bir kısmı taraftar olmadı; hattâ bazıları arsa fiyatları düşmesin diye topraklarının kirlilik düzeyini sakladı. Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da da eski bir bowling alanına toplum bahçesi yapmak istediğimizde, dikloro difenol trikloroethan (DDT) kirlilik sınırının yenebilir bitkiler ekilmesine izin vermediğini gördük. Dolayısıyla öncelikle birkaç yıl toprağı iyileştirme programı gerçekleştirildi.
Hastalığın türüne göre değişen tedavi yöntemlerinden bildiklerim; çeşitli mantar ve derin köklü bitkilerle iyileştirme yapılan mikoremediasyon ve biyoremediasyon, diğeriyse nükleer kirlilikte de kullanılan, etkin mikroorganizmaları harekete geçirerek toprağın DNA’sının yararlı bakterilerle mikrobiyolojik olarak temizlenmesinin amaçlandığı Etkin Mikroorganizmalar (EM)’dir. 1986’da ülkemizi de yakından etkileyen Çernobil nükleer santralı kazası, Irak savaşında kullanılan silahlar, 2010’da Meksika körfezinde BP petrol kazası, 2011’de Japonya depremi nedeniyle meydana gelen Fukushima nükleer santralı çöküşüyle ortaya çıkan tablo, kirliliğin sınır tanımadığını gösteriyor. Avrupa’dan gelen otomotiv ve beyaz eşya sanayinin, karbondioksit emisyonu yüksek ülkelerden biri haline getirdiği Türkiye’de de benzeri iyileştirme yöntemleri uygulanmalıdır.
Toprağa her fırsatta organik madde ilave etmek herkesin yapabileceği uygulamaların başında gelir. Toprağın çaresi yine toprak içindedir. Önce toprağın kil ve kum seviyesi bilinmeli, gerekiyorsa dengelenmelidir. Sonra toprağın asitlik veya bazlık derecesi ölçülmelidir. Bu, ortamda yetişen bitkiler gözlenip not tutarak da izlenebilir. Mümkünse böylesi bir gözlem kendi haline bırakılmış vahşi yaşam alanlarında yapılmalıdır. Permakültür tasarımlarında mutlaka vahşi yaşam alanı denilen bir bölge ayrılır. Örneğin, ısırgan otu toprağın verimli olduğunu, Karadeniz gibi yarı tropik iklimde görülen yaban gülü ya da komar denilen Rhododendron alkalin olduğunu, yosunlar veya atkuyruğu çürüyen odunsu bitkilerin varlığını ya da nitrojen fazlası nedeniyle toprağın su geçirme sorunu olduğunu gösterir. Nasıl insan vücudu asit ve baz dengesi bozulduğunda iyi hissetmiyorsa, toprak da öyle bir denge ister.

toprakta su
Sap, saman, kuru yaprak ya da kuru dalların kalınca öğütülerek bir toprak örtüsü yaratılması (malçlama / örtüleme) buharlaşmayı azaltıp toprağın nemini koruyacağı gibi yeni mikro canlılar oluşmasına da yardımcı olur. Bunun yanında yonca vb. bitkilerle yaşayan malç yapmak da mümkündür. Ayrıca permakültürün vazgeçilmez bitkilerinden, yaşayan malç özelliği olan karakafes otunun özellikle meyve ağaçları altına dikilmesi hem bir dizi mineral sağlar, hem de toprağı ve kompostu aktive eder. Çok fonksiyonlu bu iri yapraklı minik mavi çiçekli tüylü bitki, silikon, nitrojen, magnezyum, kalsiyum, potasyum ve demirce zengindir. Çiçekleri salatada, yaprakları ve çiçekleri tıbbi amaçla kullanılabilir.
Anadolu’da su en büyük sorunlardan biri olduğuna göre toprağın su tutması sağlanmalıdır. Permakültürde, araziye düşen her damla suyun korunması hedeflenir. Hem akifere geçirilmesi hem de arazinin yağmursuz zamanlardaki su ihtiyacı için yağmur hendekleri (swales) ve eğimli arazilerde eşyükselti noktaları (keypoints) ile eşyükselti hattı (keyline) konturları oluşturulur. Böylece araziye gelen su doğal havuzlarda biriktirilerek mikro iklim de yaratılabilir.
Ekilmiş bir mahsulün hasat edilmeden, toprağı ıslah etmek maksadıyla toprağa gömülmesine ‘yeşil gübreleme’ ve bu amaç için kullanılan bitkilere ‘yeşil gübre’ adı verilir. Sonbaharda hasattan sonra toprağa gömülen karabuğday ve Pallionacae ailesinden lupin ya da yulaf bunlardan bazılarıdır. İlkbaharda toprağa karıştırıldıklarında çürüyerek bünyelerinde bulunan azotu ve besin maddelerini toprağa verirler. Toprak humus ve organik madde açısından zenginleşir.

kompost
Kompost toprağı iyileştiren en önemli maddedir. Kompostu aktive etmek için içindeki yararlı organizmalar artırılmalıdır. Örneğin, -bir gece önce tatlı suda ıslatarak tuzlu suyunu gidermek kaydıyla- deniz yosunu kompostta kullanılabilir; karahindiba, karakafes otunun yaprakları, papatya, ısırgan otu, tavuk ve güvercin gübresi de kompost içindeki mikro bakterileri harekete ieçirir ve artırır. Ayrıca bir avuç kompost ya da solucan kompostu, pekmez vb. ile oksijeni arttırılarak kompost çayı yapılabilir. Kompost çayı komposttaki yararlı bakterileri oksijenize ederek harekete geçirir. Özellikle büyüme döneminde bitkilerin yapraklarına ve köklerine püskürtülerek doğrudan çözülmüş hazır mineral almaları ve direnç kazanmaları sağlanır. Ayrıca bitkideki haşereleri yok etmek için de yararlıdır.
‘Dinamik akümülatör’ denen bitkiler toprakta eksik olan mikro ve makro mineralleri sağlama açısından çok önemlidir. Özellikle yiyecek ormanı oluşturmada ve bitki birliktelikleri yaratmada bu tür bitkiler kullanılmalıdır. Bunlar arasında kadife çiçeği, havuç ve yer elması gibi yumrulu bitkiler vardır. Karakafes otu bu amaçla da kullanılabilir.

toprak yaratma
Toprak yaratmanın birçok yolundan biri de mantar ve solucanları kullanmaktır. Bunlar suyu ve havayı daha iyi emerek yeni ve verimli toprak oluşumuna yardım eder. Toprak yaratmak, karbonu bir nevi toprağa gömmektir. Mutfak ya da çiftliğimizden çıkan biyolojik atıkları çöplüğe gönderip ek maliyet yaratmak yerine toprağa geri döndürerek hem toprağı zenginleştirir hem de karbon ayak izimizi azaltabiliriz. Tarımsal faaliyetlerin iklim değişimine etkisinin %12 olduğu dikkate alınırsa, bu azımsanacak bir çaba değildir. Çiftlikler için karbonu toprağa gömmenin bir başka yöntemi tarımsal atıkların biyokömür haline getirilmesidir. Böylece hem toprağın nemini artırmış, hem de kimyasal atıklar ve ağır metalleri indirgeyip toprağı rehabilite etmiş oluruz.

doğal tarım
Endüstriyel tarıma karşı alternatif geliştiren Manasobu Fukuoka, Japonya’nın geleneksel tarım anlayışını da kullanarak, az emekle sağlıklı ve bol ürün alınabileceğini gösterdi ve bir yöntem armağan etti bize… Kompost ve kompost çayıyla da uğraşmadı. ‘Bir tohum topu içinde koca bir yaşam vardır’ diyen Fukuoka, kil toplarını toprağa saçıp ekin sapıyla kapamanın, üzerini de beyaz yonca türü yer örtüsüyle örtmenin topraktaki biyolojik aktiviteyi ve bereketliliği artırdığını gösterdi.
Avusturya Alplerinde permakültür tekniklerini izleyen, yabani çiçek tohumları dahil, karıştırdığı 40 a yakın tohumu toprağa atarak toprağı zenginleştiren ve biyolojik çeşitliliği arttıran Sepp Hollzer böylece bitki hastalıkların önlenebildiğini kanıtladı. Arazisindeki fazla ağaç kütüklerini kullanarak gerçekleştirdiği yükseltilmiş yatak tekniği Hugelkültür (Hugelkulture) yönteminin, sebzelerin su ihtiyacını azalttığını ve çürüyüp ufalanarak toprağa dönen odunun toprağı doğal olarak beslediğini gösterdi. Derinliği ya da yüksekliği 1 metreye varabilen bu tür yataklarda odunların çürümesi iki ya da üç yıl yıl alabilir, ama ikinci yılın sonunda özellikle havuç gibi derin köklü sebzeler için, organik maddesi hazır, yıllarca verim alınabilen mükemmel bir ekim alanı kazanılır. Üstelik bu yöntemle bahçemizi sıkça sulama gereksinimi de duymayız. Öğrencilerimle gerçekleştirdiğimiz birkaç uygulama sonucu böylesi bir bahçede ilk yıl dahi az bir sulama ile zengin mahsul alındığını gördük.
Anadolu kültüründe birçok ozan toprağı baştacı etmiştir. Örneğin, Aşık Veysel “benim sadık yârim kara topraktır” demiştir. Toprakla uğraşan kadınların sayısı belki erkeklerden çoktur ama onların deyişleri kayda geçmemiştir. Büyük anneannem birçok Anadolu kadını gibi ‘topraktan geldik toprağa gideceğiz’ diyerek her daim toprağa teşekkür ederdi. Bize toprağın bir verene bin verme cömertliğini ve yaşamın döngüsünde her şeyin toprağa dönüşmesini anlatmaya çalışırdı.
Artık, endüstriyel tarımın hor kullanarak yaralar açtığı, acılar yaşattığı toprağın sesini dinleme, sevincini ve tasasını toprakla paylaşan Anadolu kültürünü diriltme ve bir toprak kültürü yaratma zamanıdır.

Bu yazı 2011 yazında Zeytin Burnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi periyodik yayını yayını Sağlık Çevre Kültürü Dergisi 5. sayıda yayınlanmıştır.

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
- Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
- Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:

… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler hatta mimari ve bahçelerdeki değişik bitkiler göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/ 

 

(*) Emet Değirmenci Türkiye ve ABD’de permakültür eğitimi, tasarımı ve danışmanlığı yapmaktadır. Daha fazla bilgi için http://www.koruora.com

Emet Degirmenci

 1980 sonrası dünyada esen neo-liberalizm rüzgârı Turgut Özal’ın özelleştirme politikalarıyla Türkiye’nin tarımının da canına okumaya başladı. O tarihe kadar özellikle hububat üretiminde Türkiye dünyada kendine yeten birkaç ülkeden biriydi. Askeri rejimle demokratik hakların da ortadan kalktığı sonraki yıllarda ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmazlarla IMF uyum paketleri Trakya dahil ülke tarımını hızla (bilinçli olarak) küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye başladı. Bu da kendine özgü yeterliliği olan geleneksel aile tarımını yok etmekti.

Bir tarım uzmanı değilim. Uzun yıllardır ekoloji hareketine yalnızca Türkiye değil (son 13 yıldır yaşadığım değişik ülkelerde de katkı vererek) olup bitenler hakkında küresel bir profil görmeye çalışıyorum. Mühendis altyapısina sahip olmama yanı sıra son yıllarda (uzun süredir toplumsal projelerde kazandığım deneyimlere dayanarak) ekolojik restorasyon ve permakültürü (sürdürülebilir yaşam tasarımı) meslek edindim. Bu yazıda Trakya’nın tarımını küresel sermayenin etkisinde nereye gidebileceğini tartışacağım.

Avrupa Birliği’ne Uyum ve Küresel Sermaye:

Kapitalizmin ‘büyü ya da öl’ işleyişi 20. yüzyılda daha da içselleşti ve derinleşti. Daha önce geleneksel aile tarımıyla kendine yeten çiftçiler artık İngilizce’de adı ‘agribusiness’ olarak bilinen tarım işletmeleri haline gelmek ya da ortadan kalkmak durumundadır. Bir başka deyişle; artık çiftçi büyük alanlarda yığınsal ürün üretmelidir. Böylece büyük alanlarda aynı türden plantasyon yapılacak monokültürel tarım dayatılacaktı. Bu tür bir aktivite için de devasa çiftliklere gerek duyulacaktır. Buğünden belirtileri göründüğü gibi artık çiftçiler bir işletmeci olarak yanlarında ücretli elemanlar çalıştıracak, paketlemeyi ve ürün standardını (organik dahi olsa) endüstriyel pazarın belirlediği şekilde yapmak zorundadır. Ancak bu tür bir işletmecilik küçük parçalı topraklarda olmayacağından ve de tarım kredilerinin faizleriyle küçük çiftçinin yaşaması mümkün olamadığından bir dizi geleneksel aile tarımcılığı zaman içinde hızla yok olmaktadır. Çiftçi Sendikaları Başkanı Abdullah Aysu 2009 yılı itibariyle bu sayıyı ‘her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor’ şeklinde dile getiriyor. (1) 2010 yılında Trakya ya yaptığım ziyaret sırasında duyduğum gibi topraklarını büyümekte olan (Avrupalı ya da yerli)büyüklere’ satmak zorunda bırakılan çiftçiler ise büyük kentlerde iş ve aş arama peşine düşüyorlar. Bazıları turistik yerlerde garson, şoför ya da temizlikçi gibi düşük nitelikli sayılan mevsimlik işlerde çalışırken bazıları da sattıkları tarlanın parasıyla köşe başı bakkalı açıp modern kent yaşamına ayak uydurmaya çalışıyor. Hatta elindeki sıırlı sermayesiyle köyün zorlularından kurtulup pembe hayaller kurabiliyor. Öyle ya… hatta çocuklarını da okutur kendi çektiği zorluklardan onları sakınmış olabilirdi. Bu yarı umutvar kent yaşamının cazibesiyle çiftçiliği sonlandırma süreci Trakya’da hala devam ediyor ki; burada gençleri tarlada çalıştırmak zordur deyimini sıkça duymaktayız.

Bunun yanında TEKEL, Et-Balık, SEK’e kadar bütün kuruluşların ortadan kaldırıldığını da eklemek gerekir. Küçük çiftçinin ürününü alan bir zamanların Trakya Birlik’i artık ayçiçeği yerine kanola bitkisi üretmeyi teşvik etmektedir. Oysa kanola yağı besin değeri olarak Batı ülkelerinde yüzüne en son bakılan yağdır.

Bir de yıllardır giremediğimiz şu Avrupa Birliği var…ve daha on yıldan önce girebileceğimizi sanmadığım Avrupa sevdası kendine yeterliliğimizi silip süpürme yolunda iken… Oysa Yunan ekolojistleriyle yaptığımız bir diiz çalışmada kendileri girdiklerine bin pişman olduğunu belirtir hep. Çünkü Avrupa Birliğinin istediği yönde üretim yapmak zorunda bırakılmaktan ve bu nedenle biyolojik çeşitliliğin azaldığından yakınılıyor. Hatta bazen eğer Avrupa’ya fazlaysa tonlarca ürünün tarlada bırakılmak zorunda olduğundan dem vuruyorlar. Bunun yanında yerel halkın gereksinim duyduğu o topraklarda yetişebilen gıdalar ise dışardan alınmak zorundadır. Bu durum şu anki Türkiye ye de yabancı değil diyebilirsiniz. Ama Avrupa Birliği parçası olunca da durum daha da vahim olabilir.

Monokültüre dayalı üretim Genetiği Oeğiştirilmiş Organizmaları (GDO) da beraberinde getiriyor. Örneğin Trakya’da üretilen kanola bitkisi bugün değilse bile yarın GDO’lu olabilir. Çünkü Türkiye’de de GDO’lar 2010 yılı itibariyle resmen serbest bırakıldı. Böylece komşu tarlada hala sağlıklı yiyecek yetiştirme şansı dahi tanımıyor. Çünkü araştırmacılar tarafından genetiği değiştirilmiş organizmaların polenleri 15 km kadar geniş bir alanı rüzgârla etkileyebilir deniliyor. Bunun yanı sıra GDO’lu tohum firmaları pazara yayılmak için cazip olanaklar yaratıyor. Örneğin zaten tohum alma zorluğu içinde olan çiftçi için haşere ve yabani ot öldürücülerle birlikte paket halinde tohum almak daha ekonomik görünüyor. Üstelik çıkacak tohumun terminatör tohum dediğimiz kısırlaştırılmış tohum olduğunu bilmeden. Böylece çiftçinin en doğal hakkı olan gelecek yılın tohumunu dahi kendi tarlasından alması önleniyor. Kısacası kendisine % 100 bağımlı çiftçiler oluşturuyor.

Trakya’da olup bitenler elbette dünyadan bağımsız değildir. Tarımın şirketleşmesi bizim gibi ülkeleri daha kısa sürede ve daha derinden sarsarken örneğin, Avrupa’da birazdaha entervali geniş 2 dakikada bir çiftçinin iflas ettiği Aysu’nun yukarıda belirttiğimiz yazısında açıklanıyor. Monsanto ve Cargil gibi dünya tohum tekelleri ise Türkiyede de görüldüğü üzre küresel ölçekte yayılmaya devam ediyor.

Küresel sermaye tarım işletmeciliğini elbette yalnız toprak birleşimiyle yapmıyor. Aynı zamanda Türkiye tarımını da havzalara ayırmaktadır. Bunu yaparken yörenin ekolojik bütünlüğüne ve yerel gereksinimlere bakmaksızın… Oysa Hintli bilim kadını, yazar ve aktivist Vandan Shiva önce ailenizin, sonra oturduğunuz yerdeki pazarın, eğer hala fazlanız kaldıysa bölge pazarının gereksinimini doyurun der. Uluslararası pazara gelince tüm bunlardan arta kalan gitmelidir diye de ekler. Shiva yazılarında ve konuşmalarında küresel kapitalizmin ‘Büyü ya da Öl’ politikasının Hindistan’da çok açık bir şekilde görüldüğünü sıkça dile getirir. Bu politikadan ötürü kredi borcunu ödeyemeyen ve kendine bir gelecek göremeyen çiftçilerin doksanlı yıllarda kitlesel halde intihar etmelerine tanık olan Shiva, bunun sonucu olarak NAVDANYA diye adlandırdıkları tohum koruma kuruluşunu halka dayanarak kurar. Böylece 200’den 20’ye düşmüş olan pirinç vb. bitki tohumunu koruyarak geleceği kendi ellerine almaya çalışmanın gğcğ ve onuru paylaşılır.

Bir de Trakya’daki Ergene Havzası‘na değinecek olursak yatırım ve diğer endüstride kullanılan kimyasallar sonucu Ergene Nehri’nin siyah ve köpüklü akmasının yanında Ergene havzasında oranın ekolojisine ve yerel halkın gereksinimlerine yönelik bir tarımın beli kırılmıştır. Çünkü sürekli revizyondan geçirilen havza modeli 2004 yılında yürürlüğe giren 1/100.000 ölçekli “Ergene Havzası Çevre Düzeni Planı”nı da 2020 yılına yönelik TAB (Tarımsal Alt Bölge) ve TOB (Tarımsal Organize Bölge)larla “geleceğin tarımını şekillendiriyoruz” adı altında sürdürülebilir havza yönetiminden uzaklaştırılmak istenmektedir. Böylece küresel sermayenin güdümüne daha kolay sokulabilecektir.

TAB ve TOB’ lara karşı mücadele:

2009 yılında öne sürülen Trakya’nın toprak yapısına bağlı olarak 19 adet TAB, 12 adet de TOB kurulması hedeflenmektedir. Alt bölge planlaması olarak konu edilen TAB ve TOB projelerinin ne olduğu ve hangi amaca hizmet edeceği ise açık değildir. Trakyalı avukat Bülent Kaçar kaygılarını şöyle dile getiriyor:
Ergene nehrinde ve havzasında davalı idarece etkin idari tedbirlerle önlenmeyen kirliliğin, yeraltı ve yerüstü sularını da kirlettiği gerçeğini dikkate aldığımızda, revizyon plan olduğunu iddia eden “YENİ PLAN”ın kirliliğin önlenmesini hedeflemediği, aksine havzayı ve sularımızı kirletici yeni yüklerin bölgeye taşınmasına, yerleşmesine olanaklar sağladığı görülmektedir… Çünkü revizyon planında, sürdürülebilir yaşam ve bilimsellik esas alınmamıştır (2).

Kaçak sanayi yapılarına af getirerek meraların dahi zamanla kamusal alan statüsünden çıkarılıp özelleştirmeye açabilecek bu gidişata dur demek gerekir. Kaçar aynı yazısında 2004 Bütünleşik Sürdürülebilir Havza Yönetimi Statik değil dinamiktir diyor.

2009 da ABD’nin Washington eyaletinde küreselleşmeye karşı tarım içerikli katıldığım çalıştayda geleceğin sağlıklı tarım modeline ilişkin geçmişten bir dizi ders çıkarılıyor. Geleneksel aile tarımının geçmişte Amerikan nüfusunun %70 ini beslediği anımsatılıyor. Sağlıklı bir gelecek açısından tekrar o yöne doğru bir dönüş olması gerektiği üzerinde duruluyor ve halkın hükümete bu konuda büyük bir baskısı var. Bunu da 1970’ lerde başlattıkları Topluma Dayalı Tarım (Community Supported Agricultrure) yoluyla daha geniş ölçekte uygulamak istiyorlar. 20 yılı aşkın bir çabanın ürünü olan Toplum Destekli Tarım (TDT)’da bugün ülke genelinde yaklaşık 600 ekolojik aile tarımını koruyor. Böylece kentte yaşayan ve yiyecek yetiştirecek zamanı olmayan kişiler kırsal kesimdeki geleneksel tarım emekçisinin ürününü (üyelik sistemiyle) sürekli alacağını taahhüt etmiş oluyor. Bu şekilde kentli hem sağlıklı ürün tüketmiş oluyor, hem de yediği ürünün nereden geldiğini ve hangi koşullarda yetiştirildiğini biliyor. Hatta karşılıklı birbirini destekleyen bu bağ vasıtasıyla ekim ve hasat zamanlarında çiftçisinin düzenlediği festivallere katılarak konserve yapmaktan tohum korumaya kadar yeni beceriler kazanma olanağına sahip olup üreticisiyle yüzyüze bağlantı kurmuş oluyor. Buna benzer yerel üretim ve tüketim zinciri oluşturan sistem Avrupa’da ve Asya Pasifiğin birçok ülkesinde de yaygınlaşarak uygulanmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda’daki TDT zincirine Wellington bölgesi odaklı iki yıl destek verdim ve sonuçta yeni bir diriliş yaşandığını görmek beni mutlu etti. Böylesi bir yapının insanlara ve doğal çeşitliliğe neler kattığını sonsuz. Aslında bize köy enstitülerini anımsatan kentle köyün bağlantısını sağlayacak biylesi bir modelin Türkiye de çok yakışacağını düşünüyorum. Trakya’da ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde de buna benzer ekolojik üretici – tüketici zinciri kurulabilir. Yoksa ne AB’ye girmek ne de dünya pazarına açılmak için tarım işletmeleri kurup tarımı modernleştirmek biiz kurtarmıyacağı gibi daha da kütüye sirikleyecektir.

Neler Yapılabilir?

Çok geçmeden elimizde kalanları tutmak ve geliştirmek açısından diğer bir örnek de Latin Amerika’dan vereyim. Yukarda belirttiüim Washinton çalısmamızda 500 yıllık tarım örgütü La Via Campesina dan da çiftçi liderleri vardı. Via Campesinalı çiftçileri yüzyüze tanıdıktan Yiyecek Özgürlüğü Hareketine daha fazla zaman ayırmaya başladım. 2004 yılında İtalya’nın Roma kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Yiyecek Güvenliği Zirvesi’ nde umutvar bir çıkış göremeyen Vıa Campesina çiftçileri yerel ölçekte ve ülke bazında örgütlenme modeli önerdi. O günden bu yana dünyanın 160’dan fazla ülkesde örgütlenerek yiyecek üretiminde kadın-erkek eşitliğinden tarım işçilerinin etik ve insani koşullarda çalışmasına ve her ülkenin yiyeceği hakkında kendi politikasını oluşturması yolunda önemli adımlar atıyor. Kısacası Via Campesina tüm yiyecek üretiminin bir sistem olarak tümden demokratikleştirilmesi üzerinde duruyor. Trakyalı çiftçi bugün ürün bazında yapılanmakta olan tarım sendikaları ve genel olarak Türkiye Çiftçi Sendikaları şemsiyesi altında güç birliği yapabilir. Yoksa kente göç eden Trakyalı çiftçiye çok geçmeden kent yaşamı dar gelecektir. Çünkü yazın gidip kuru bakliyatını getireceği köy arazisi de zamanla ortadan kalkacaktır. Hatta ilerde köyüne dönüp sattığı tarlanın patronunun tarım işletmesinde asgari ücretle çalışmak zorunda kalabileecektir.

Gelişmiş ülkelerde tarım üzerine yapılan konferanslarda geleceğin en önemli mesleği sağlıklı yiyeceğin nasıl yetiştirildiğini bilen insan olaak tanımlanıyor. O halde bugün olup bitene karşı uyanık olmak ve TAB ve TOB’ lara karşı durmak gerekir. Türkiye’nin hala ağır metallerle kirlenmemiş topraklarında Avrupa ülkeleri binlerce dönüm arazi alarak organik tarım işletmeleri kurma yolunda ilerliyor. Biz gelecekte niye onların mevsimlik işçisi olalım? Anadolu’da hala kolektif ruh kaybolmadığına göre kendi aramızda kuracağımız kooperatifler yoluyla geleceğimizi planlayabiliriz. Üstelik yapılacak (yalnızca asık yüzlü kamu görevlilerinden oluşan değil halkın coşkusuyla yapılacak) yerel tarım festivalleri ve tohum değiş tokuşuyla şenlikli toplumu yeniden yaratabiliriz.

Permakültürle bugün dünyanın birçok ülkesinde bolluk yaratan yaşamlar kurulmaya çalışılıyor. Bir başka deyişle bunun adına bizim yabancısı olmadığımız bilge köylü tarımı ve de yaşam biçimi demek daha doğru belki de…. Aslında permakültürün kökleri Anadolu’da olduğu kadar diğer yerli halkların da yaşam biçimini yansıtıyor. Öyleyse birbirimizden öğrenerek tarıma ve yaşamımıza çeşitlilik katabiliriz. Örneğin Azteklerin teras tarımından Babil’in asma bahçelerine kadar öğreneceğimiz zevkli şeyler var. Üstelik permakültür yaşamı, tarımın ötesinde enerjiden su korunumuna ve toplumu yeniden tasarlamaya kadar uzanan bütünlükçü bir yaşam için beceri seti öneriyor. Bugün Afrika bile Plan Afrika programı kapsamında hükümet politikalarına böylesi bir yaşam tasarımını almış durumdadır.

Öteki önemli bir nokta da evladiyelik tohumun korunmasıdır. Hindistandaki gibi köy ve mahalle bazında tohum bankaları kurup tohum değiş-tokuşuyla geleceğimize sahip çıkmalıyız. Amerika devlet başkanlarından biri eğer silaha sahip olursan bir ülkenin toprağına ama yiyeceğini kontrol altında tutabilirsen yurttaşlarına da sahip olabilirsin demiş. Ben bunu günümüze uyarlayarak tohuma sahip olmanın geleceğe sahip çıkmak olacağını düşünüyorum. Çünkü tohumu olmayan nüfus aç kalır!

Dipnotlar:
1. Abdullak Aysu http://www.karasaban.net/her-50-saniyede-bir-ciftci-iflas-ediyor-2/
2.Trakya Planlanıyor (!) – Bülent Kaçar 12 Temmuz 2010 – http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31548
*. Emet Değirmenci ekoloji aktivisti ve permakültür uzmanıdır. Amerika ve Türkiye’de ekoljik restorasyon/permakültür danışmanlığı, tasarımı ve eğitmenlik yapmaktadır: http://www.koruora.com
http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=5232

Kaynak: http://kardesbitkiler.blogspot.com/

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlayan bir tarım yöntemidir. Uyumlu ve birbirine yarar sağlayan (gölge oluşturma, toprağa besin maddesi sağlama, zararlıları kaçırma, yararlı böcekleri çekme vs.) bitkilerin birbirinin yakınına, uyumsuz bitkilerin ise birbirinden uzağa ekilmesi temeline dayanır. Ekolojik tarım için kullanılabilecek en etkili yöntemlerden biridir. Çok da eğlencelidir. Sistemin en önem verdiği şeylerden biri toprağın hep bitki örtüsüyle kaplı kalmasıdır. Bu sayede yılın her mevsiminde ürün alınabiliyor. 

“Kardeş bitkiler” (“companion planting”) sistemi, daha önce Ankara – Güneşköy’de denediğimiz ve bu yıl da orada başarıyla uygulanan bir tarım yöntemidir. Bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlar.

Örnek alınan model Gertrud Frank’ın “Companion Planting” kitabı. Bu sistem toprağın verimli kullanılmasını ve hasat süresini uzatmayı hedefliyor. Hastalık ve zararlılarla mücadele için ilaç kullanma gereğini ortadan kaldırıyor. Ürün münavebesini rutine bindirerek kolaylaştırıyor. Yabancı otları kontrol altında tutuyor. Toprağı zenginleştiriyor ve sürülmesi ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Kompost hazırlamaya ihtiyaç bırakmıyor ve insan emeğini de en aza indiriyor.

Kardeş Bitkiler Komşuluk Çizelgesini (xls) indirmek için aşağıdaki linke sağ tıklayıp farklı kaydet – save target as yapınız:

BitkiKomsulukCizelgesiTurkceAlfabetik_doc_icinde_xls_dosyasi Orjinali : ( http://www.gb0063551.pwp.blueyonder.co.uk/seeog/companion/ )

http://permaculture.org.au/2010/07/30/companion-planting-guide/
http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_companion_plants

Sistemde şu uygulamalar var:

Örtü bitkisi

Kışın toprağın çıplak kalmaması, organik maddeler ve elementlerce zenginleşmesi ve toprağın gevşek kalması için canlı gübre görevi görecek bir örtü bitkisi yetiştiriliyor. Bunun için uygun zaman sonbahar (geç ürünler toplandığı sıra). Bu bitki çiçek açma zamanından önce (örneğin ilkbahar ortaları) kesilip olduğu yere bırakılıyor. Bunun için hardal iyi bir seçenek. Hızlı çimlenir, dona dayanıklıdır, kökleri toprağı yumuşatır, gövdesi geride sert kalıntı bırakmaz, az su ister, yabani otları engeller, uçucu yağıyla zararlı böcekleri kaçırır, kendisi de salatalarda kullanılabilir. Bunun yerine alternatif olarak küçük bakla veya arıotu (Phacelia) kullanılabilir. Diğer seçenekler: fiğ, yonca, burçak, karabuğday, korunga, mercimek. 

Toprağın sürülmemesi

Bu sistemde toprak sürülmüyor, sadece boşta olan topraklar çatallanarak biraz havalandırılıyor. Toprağı sürmek, toprağın içindeki yararlı canlılara ve besin maddelerine zarar verdiği ve ayrıca erozyonu artırdığı için ekolojik tarımda tercih edilmez.

Yerinde ekim

Yerinde ekim yapmak (fidelerin yerini değitirmemek) tercih ediliyor. Çünkü yer değiştirmeyen sebzelerin daha sağlıklı büyüdüğü gözlenmiş. Domates ve patlıcan gibi sıcaksever türler icin bu zor olabilir.

Sıra sınırlarına ıspanak ekimi

Ispanak sıraları ayırdermeye yarıyor. Ispanağın kökleri toprağı tutuyor ve toprak kaybını önlüyor. Sıralara ekilen fideler için hafif bir koruma sağlıyor. Ispanaklar bir karış olduğunda olduğu yerde kesilip bırakılıyor. Yapraklarının sümüksü yapısı toprağı yumuşatıyor ve besliyor. Kökler, yumuşak olduğundan toprakta kalıntı bırakmıyor. Solucanları ve mikroorganizmaları besliyor. Bir sonraki sezonda 25 cm kaydırma yapıldığında, yeni ürünler ıspanağın bıraktığı organik maddelerden yararlanıyor. Bu yöntem ayrı bir yerde kompost hazırlamayı gereksiz hale getiriyor.

Sıralar halinde yoğun ekim

Bahçe C-A-C-B-C şeklinde giden 50 cm aralıklı sıralar halinde düzenleniyor. A sıraları bütün bir sezona yayılacak ana ürünlere ayrılıyor. Örneğin domates, biber, kabak, hıyar, patlıcan, fasülye, bezelye, patates, lahana, kereviz vs. olabilir. B sıraları yılda iki ayrı ürünün alınabileceği sıralar. Örneğin sezonun ilk yarısında bakla, marul, kıvırcık, fındık turbu, pazı, karalahana, ıspanak, sarımsak, ikinci yarısında ise pırasa, lahana, brüksel lahanası, brokoli, karnabahar vs. C sıraları ise ya kısa sürede hasat veren ya da sık sık ürün alınabilen bitkilere ayrılıyor. Buralar özellikle salata malzemesi olabilecek otlar ya da diğer ana ürünlere yarar veren bitkilere ayrılıyor. Örneğin, maydanoz, turp, havuç, sarımsak, roka, tere, kıvırcık, rezene, anason, semizotu, dereotu vs. Geniş alana yayılan A bitkilerinin (örneğin hıyar, kabak) yanlarındaki C sıraları sadece ilkbaharda kullanılıyor, sonra boş bırakılıyor.

A, B,C sıraları bir kez belirlendikten sonra bütün sezon boyunca değişmiyor. Bir sonraki sezonda buların yerini bilmek önemli, çünkü yeni sıralar 25 cm kaydırılarak oluşuturuluyor. Böylece münavebe otomatikleşiyor ve kolaylaşıyor.

Sıralara hangi ürünlerin ekileceğini belirlerken çimlenme sıcaklığı, hasat süresi ve iyi-kötü komşuların göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Çiçekler ve şifalı otlar

Ana ürün sıraları içine, C sıralarına ve bahçe sınırlarına çiçek ve şifalı otlar ekiliyor. Bunlar diğer bitkilere çeşitli yararlar sağlıyor ve biyolojik mücadeleye destek oluyor. Bahçe sınırları ısırganotu başta olmak üzere yabani bitkiler ekilebilir (ısırganotu uğurböceklerin çekiyor). Bahçenin her yerine ekilmesi tavsiye edilen, her bitkiye yararlı olan başlıca çiçekler: aynısafa, civanperçemi, kadife çiçeği.

Kardeş bitkiler sisteminin avantajları nelerdir? 

  • Sebze, şifalı bitki, baharat, biyokütle, hayvan yemi ve arılar için balözü bitkileri ve yerel türler gibi çeşitli bitkileri bir arada üretir.
  • Bahçe içinde doğal bağışıklık oluşturarak zararlılara ve hastalıklara karşı direnç geliştirir.
  • Zararlı olabilecek böcek popülasyonlarını kontrol eden yararlı böcekleri çeker.
  • Toprağın farklı tabakalarının bir arada kullanılmasına imkan verir.
  • Doğal dengeleri gözetir ve biyolojik çeşitliliği artırır.
  • Toprağın nemini ve besleyiciliğini korur.
  • Kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanımı gereğini ortadan kaldırır.
  • Dönüşümlü ekimi (münavebe) kolaylaştırır.
  • Sürekli ve yoğun tarım uygulamasıyla yüksek verim sağlar.
  • Bahçe bakımı için gereki işgücü miktarını azaltır.
  • Azot sabitleyen bitkiler (baklagiller) sabitlemeyen bitkilerle beraber ekilir. Örneğin mısırın yanına sırık fasulye, fiğin yanına yulaf/arpa
  • Fiziksel destek: Mısırın yanına ekilen sırık fasulye mısıra tırmanabilir.
  • Yabani ot kontrolünü doğal yollarla gerçekleştirir. Ör: Çavdar yeşilken biçilirse ve tarlada malç olarak bırakılırsa çözünen artıkları yabancı ot çimlenmesini engelleyen bileşenler salgılarlar. Malçın üstüne dikilecek fidelere kolayca gelişebilecekleri rekabetten uzak bir ortam sağlanır.

Yardımcı Bitkiler 

  • Yardımcı bitkiler diğer bitkilerin büyümesine yardım eder.
  • Yardımcı bitkiler toprağa besin ve organik madde sağlayarak zenginleştirebilir.
  • Bu bitkiler daha kısa bitkiler için gölge sağlayabilir veya çıplak-örtüsüz toprağı malçlamak için kullanılabilir.
  • Bu bitkiler istenmeyen böcekleri kaçırarak veya yararlı böcekleri çekerek zararlı problemlerini engelleyebilir.
  • Yardımcı bitkilerin ekimi ile bir alanda birden fazla çeşitde ürün alınabileceği için bahçe verimli olarak kullanılır. 

Hangi çeşit bitkiler iyi bir yardımcı bitkidir?

Sebzeler için birçok yararlı ot (şifalı bitki) ve çiçekler iyi bir yardımcı bitkidir. Yardımcı bitkilerden oluşturulan en iyi bahçe çeşitli sebze, yararlı ot ve çiçeklerin karışımından oluşan bahçedir. Bazı yardımcı bitkiler toprağa besin takviyesi yaparlar. Buda toprağa ilave gübre uygulaması ihtiyacını azaltır.

Bazı örnekleri nelerdir?

Fincan şeklinde veya geniş çiçekleri olan bitkiler yararlı böcekleri çekmek için mükemmeldir. Borage (Hodan) bu bahçe dostlarını çekmek için iyi bir seçenektir. Dahlia (Yıldız çiçeği) ve marigold (Kadife çiçeği) topraktaki nematodları uzaklaştırır, nasturtium (Latin çiçeği) kabakgillere saldıran zararlıları engeller. Baklagiller ailesi toprağa azot sağlar. Çoğunlukla yoğun kokan bitkiler sebzeleri arayan zararlı haşeratı yanıltır.

Yardımcı bitkilerin kullanıldığı iyi bahçe örnekleri nelerdir?

Amerika yerlilerinin nesillerdir kullandığı “Three Sisters Garden” yardımcı bitkilerin kullanıldığı özgün bahçelerden birisidir. Mısırı sırık fasulye ile birlikte ekip, sonra altına kabak ekerler. Mısır fasulye için sırık sağlar, fasulye mısırın ihtiyaç duyduğu aşırı azot sağlar, kabak yaprakları da malç isini görerek bitki köklerine gölge yapar, su buharlaşmasını azaltır ve yabani ot büyümesini engeller.

Diğer örnekler:

• Brokoli altına veya patateslerin arasına ekilen Sweet alyssum (Beyaz kuduzotu) yararlı böcekleri çeker ve yabani ot büyümesini engeller.

• Fasulye ve patates iyi bir birlikteliktir. Birbirlerinin zararlı böceklerini şaşırtırlar.

• Hava sıcaklığı artınca uzun çiçekler marulların ihtiyaç duyduğu gölgeliği sağlar.

• Marigold (kadife çiçeği), basil ( fesleğen) ve artemesia (pelin, tarhun, yavşan vb.) gibi yoğun kokan bitkiler zararlıları şaşırtabilir.

• İstenmeyen böcekleri yakalamak için bitki ekimi. Patates böceği patlıcanı, flea beetles (kınkanatlılar ?) turpgilleri sever. Bu bitkiler böcekleri gözlemlemek için kullanılabilir ve böcekler bu bitkileri istila edince hepsi yok edilebilir.

• Civanperçemi zararlıları uzaklaştırdığı gibi yaprakları kompost için mükemmel bir katkıdır.

• Birçok yararlı ot (şifalı bitki) bahçenizde olmasını istediğiniz yararlı böcekleri çeker. Aster familyasından ayçiçeği (sunflowers), ? (coneflowers), kara gözlü suzan (black eyed susan) ve papatyagillerin çiçeklerini yararlı böcekleri çekmek için kullanabilisiniz. Maydonozgiller de (maydonoz, kişniş ve dereotu) iyi bir çekicidir.

• Deneyerek ve gözlemleyerek sizin için hangisinin işlediğini görmelisiniz.

• Gelecek yıl başarınızı artırmak için not almayı unutmayın.

Örnek Kardeş ve Uyumsuz Bitkiler 

Bitki    Uyumlu Uyumsuz
Domates Soğan, Havuç, Maydanoz, Salatalık Lahana
Havuç Bezelye, Marul, Soğan, Domates Dereotu
Soğan Pancar, Havuç, Marul, Lahana Fasulye, Bezelye
Maydanoz Domates  
Bezelye Havuç, Turp, Salatalık, Mısır    Soğan
Mısır Fasulye, Bezelye, Kabak, Salatalık Domates
Ispanak      Çilek, Bakla  
Fasulye      Mısır, Turp      Soğan, Pancar, Ayçiçeği
Lahana      Kereviz, Pancar, Soğan, Ispanak      Dereotu, Domates, Fasulye, Çilek

http://attra.ncat.org/attra-pub/complant.html#chart adresinden yararlanılmıştır.

Bitki birliktelikleri

* Soğanlar ve havuçlar yanyana, hem soğan sineğinden, hem havuç sineğinden korunurlar.

* Domates, kıvırcık salata, lahana, pancar, havuç ve maydanoz iyi birliktelik oluştururlar. Özellikle domates ve fesleğen (mutfakta olduğu kadar bahçede de) ve patlıcan ve fasülye birlikte harika olur.

* Mısır, fasülye veya hıyar birlikte iyidirler. Kıvırcık salatalar, kadifeçiçeklerinin (fransız veya afrikalı farketmez) yanında daha iyi olurlar. Hodan domates, tatlı kabak ve çileğin gelişimi ve aromasını artıran bir bitkidir.

* Baklagiller ve soğangiller birlikteliği hiç sevmez. Aynı şekilde hıyarlar, patates veya aromatik bitkileri sevmez.

* Bazı bitkiler, diğerlerinin polen taşınımına yardımcı olacak yararlı böcekleri çekerler. Fesleğen arıları çeker ve yanındaki domateslere polen taşır. Ayrıca fesleğen ve domateslerin birlikteliği, domateslere aroma, fesleğenlere keskinlik katar.

* Fransız kadifeçiçekleri, zararlı nematodları öldürür – domatesler boyunca ekin.

* Güllerden yaprak bitlerini uzaklaştırmak için çin sarımsağı yetiştirmeyi deneyin.

* Sedefotu (rue), fesleğen ile melezlendiğinden yan yana ekilmemelidir. Ayrıca adaçayının yanına da ekilmemelidir.

* Frenk maydanozu (chervil) dereotu (dill) ve kişniş (coriander) ile güzel büyür.

* Çin sarmısağı (Chives) and maydanoz (parsley) birlikte ekildiğinde daha güzel gelişirler.

*  Dereotu (ill) and rezene (fennel) birbirini sever, ancak çaprazlama eğilimindedir.

* Biberiye (rosemary) and adaçayı (sage) birlikte güzel gelişir.

* Rezene (fennel) frenk kimyonu (caraway) veya kişniş (coriander) ile yanyana ekilmemelidir.

* Kişniş (coriander) ve anason (anise) tohumları birlikte ekildiklerinde daha çabuk filizlenir.

* Kırmızı biber (chillies), kök  çürümesinden etkilenen bitkilere yardımcı olur.

Kaynak: http://groups.yahoo.com/group/permakultur-turkiye/

ÖRNEK KARDEŞ BİTKİLER BAHÇESİ

20 metre X 20 metrelik bir örnek ekolojik bahçe

- Kimyasal ilaç, hormon ve yapay gübre kullanılmayan

- Karışık ekimle hastalıklara karşı doğal direnç geliştiren

- Yerli sebze çeşitlerine ağırlık veren, yeni ürünleri de deneyen

- Sebzelerin yanı sıra şifalı bitkiler ve baharatlar içeren

- Toprağı koruyan ve yapısını zenginleştiren

- İşgücünü en aza indiren

- Düşük maliyetli – suyu ekonomik kullanan

- Yaban hayatına habitat oluşturan

bir ekolojik sebze bahçesi

Yöntemler:

- Kardeş bitkiler sistemiyle karışık ekim

- Tarlanın yakınında doğal bitki örtüsü

- Yararlı böcekleri çeken bitkiler ve çiçekler

- Allelopatik bitkiler ve örtü bitkisiyle yabani ot kontrolü

- Kışlık ve yazlık yeşil gübre bitkileriyle toprağın beslenmesi

- Toprakta azot tutan yerel çalılar; örneğin patlangaç.

- Toprağın sürülmesi yerine bitki kökleriyle gevşetilmesi

- Mümkün olursa: Damlama sulama

- Sıraların her yıl kaydırılmasıyla kolay münavebe

- Bahçe sınırlarına çok yıllık ya da kendiliğinden üreyen bitkiler: örneğin yerelması,aynısafa, dereotu

- Tohum alınması, saklanması ve takası

- Yöredeki çiftçilerin bilgilendirilmesi

- Bir Web sitesinde / Blogta sonuçlar, gözlemler, fotoğraflar ve ekolojik tarım hakkında bilgiler

İhtiyaçlar:

- İşgücü: Haftasonu 1-2 gün, hafta içi 2 gün.

- Su deposunun ziftlenmesi

- Tohum: olabildiğince yerel çeşitlerin araştırılıp edinilmesi; örneğin gerçek Ayaş domatesi

- Tohum kavanozları

- Bir Web sitesi / Blog oluşturulması

- Arazide gözlem yapılması ve gözlemlerin paylaşılması

- Bir kompost kulübesi

- Bir ya da birkaç varil: sıvı gübre yapımı için

- Mümkün olduğu kadar: Yanmış hayvan gübresi

- Mümkün olursa: Ahşaptan, yerden yükseltilmiş bir serender

- Mümkün olursa: 40 sıra X 20 metre damla sulama sistemi: Toplam 800 metre boru ve teçhizat

 

Küresel ısınma, iklim değişikliği ve bunun yol açtığı felaketler hakkındaki haberler, hatta programlar radyolardan televizyonlardan eksik olmuyor. Kutuplardaki buzulların on yıl önceki ve bugünkü durumlarını karşılaştıran fotoğraflar, deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle sular altında kalacak olan birtakım ada halklarının ahvali, kaç dakikada bir yeryüzünde bir canlı türünün soyunun tükendiği, her şeyin oluruna bırakılması durumunda ne kadar zamanımızın kaldığına dair tahminler… Geçenlerde bir arkadaşım sabahın erken saatlerinde evinde bilgisayar başındayken dört yaşındaki oğlunun gelip o çalışırken kucağına oturduğunu, bir süre ses çıkarmadan yukarıdakiler benzeri şeylerin anlatıldığı salondaki açık olan radyoyu dinledikten sonra kendisine dönüp uykulu gözler ve ağlamaklı bir ses tonuyla “yaşayamıycak mıyız?” diye sorduğunu anlattı.

Bu konuların etkili olabilmek adına en çarpıcı şekilde verilmeye çalışıldığı malum. Fakat geçen yıllar içinde bu çarpıcılığın küçük çocukları korkutmaktan pek öteye gitmediği de malum. Durumun ne kadar vahim olduğunu kahvedeki dutun altında oturan köylü bile, bu tür haberler kulağına pek ulaşmamasına rağmen, civardaki pınarların birkaç yıl içinde kurumasından biliyor. Pek çok kişi için artık bu haberler İzmir-Torbalı karayolundaki yol bakım onarım çalışması haberi kadar irkiltici gelmeye başladı. Peki eksik olan nedir? Eksik olan, durumun vehametinden daha fazla dem vurmak yerine köklü ve kapsamlı bir çözüm yolu göstermek. Ben bu iddiada olan biriyle tanıştım.

Sadece küresel ısınma değil açlık da bugün hala dünyanın en önemli sorunlarından biri. Karnı davul gibi şiş, ağzına gözüne sinekler üşüşen Afrikalı çocukları, küçüklüğümde olduğu gibi televizyonlarda artık görmeyişimizi Bob Geldof’un düzenlediği yardım konserleri sayesinde Afrika’da aç kalmadığına yormamalıyız sanırım. Tanıştığım o kişi dünyadaki açlık sorununu da kalıcı olarak ortadan kaldırma iddisındaydı. Ve hatta dünyanın bütün sorunlarının bir bahçede çözülebileceğini söylüyordu. Bu kişinin adı Bill Mollison.

Geçen ocak ayında birtakım iyi niyetlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir burs sayesinde Avustralya’da bir kursa katılma fırsatı yakaladım. Kursun adı Permakültür Tasarım Sertifikası’ydı (PDC-Permaculture Design Certificate). Ve kursu veren iki hocamızdan birinin adı Geoff Lawton, diğerininki de Bill Mollison’dı. Permakültür kelimesini ilk defa 7-8 yıl kadar önce bir arkadaşımdan duymuştum. Büyükçe bir arkadaş grubuyla yaşadığımız evde mutfak atıklarını ayırıp kompost yığını oluşturma işini o başlattı ve o evde yaşanan beş yıl boyunca bütün organik mutfak atıkları çöpe gitmeden, toprak olarak bahçeye döndü. Sözünü ettiğim kursa da birlikte gittik.

Giderkenki motivasyonum, doğrusu ya, kurstan çok dünyanın öbür ucuna yapacağım seyahate yönelikti. Fakat ilk dersten itibaren çok uzun zamandır kafamda dolaşıp duran bazı soruların cevapları ve daha başka sorularla karşılaşmak beni heyecanlandırmaya başladı. Bu heyecan Türkiye’ye dönüp Mollison’un kitaplarını okuyup üzerinde düşünerek, tartışarak daha da arttı. Yazma özürlü biri olarak Bill Mollison ve permakültür hakkında yazmam konusunda ikna edilmemi bu kadar kolaylaştıran da bu heyecan olmuştur.
1928 yılında Avustralya’nın Tazmanya adasındaki bir balıkçı köyünde doğan Bill Mollison, 15 yaşındayken ailesinin fırıncı dükkanında çalışmak üzere okuldan ayrılmış ve 1954’de CSIRO’ya (Commonwealth Scientific and Industrial Research Organisation – İngiliz Milletler Topluluğu Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu) katılana kadar da köpekbalığı avcılığı, gemicilik, orman işçiliği, değirmencilik, kapan avcılığı, traktör sürücülüğü gibi değişik işlerde çalışmıştır. CSIRO’nun yaban hayatı inceleme bölümünde uzun yıllar görev yapmıştır. Çocukluğundan beri denizle ve ormanla içi içe yaşamış biri olarak balıkların azaldığını, kıyılardaki yosunların seyrekleştiğini, ormanların yok olmaya başladığını kısacası doğal sistemlerdeki kötüye gidişi gözlemlemiş ve, “bizi ve dünyamızı öldürmekte olan politik ve endüstriyel sistemler”e karşı protesto eylemlerine girişmiştir.

Bir süre sonra protesto etmekle bir yere varılamayacağını görünce “…insanlıktan umudumu kestim. Üniversitenin, araştırma enstitülerinin, insanoğlunun aptallığından midem bulandı…” diyerek ormanda kendine bir ev yapıp herşeyden elini eteğini çekmiştir. Fakat kısa bir süre sonra hiçbirşey yapmadan duramayacağını, kendi deyişiyle “ortalığı orospu çocuklarına bırakamayacağını” anlamış ve sistemdeki yanlışları haykırıp durmaktansa pozitif bir yaklaşımla doğru sistemi ortaya koymaya karar vermiştir.

Bu süreç birkaç yılını alır. Avustralya yaban alanlarında uzun yıllar yapmış olduğu gözlem ve incelemeler ışığında doğada bitkiler, hayvanlar, mantarlar, bakteriler, v.s. bütün canlıların birbirleriyle işbirliği yaparak dengeli ve verimli topluluklar oluşturabildiği gerçeğinden yola çıkarak, daha çok hane ve toplulukların kendi kendine yeterliliğini amaçlayan, insan yerleşimleriyle bağlantılı olarak bitkiler ve hayvanların faydalı bir şekilde bir araya getirilmesi olarak özetlenebilecek permakültür (permanent=kalıcı, sürekli ve agriculture=tarım) adını verdiği bir tasarım sistemi geliştirmiştir. Bazılarına göre permakültür bir mimari yaklaşım, bazılarına göre organik tarım, bazılarına göre de bir yaşam felsefesidir. Bill Mollison, Permakültür: Bir Tasarımcı Elkitabı adlı eserinde permakültürü şöyle tanımlamıştır:

Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, insanların gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde sağlayan ahenkli bütünleşmeleridir. Permakültür olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değildir.

Permakültür tasarımı, kavramsal, maddi ve stratejik bileşenleri hayatın bütün formlarının yararına çalışan bir model içinde bir araya getiren bir sistemdir. Permakültür’ün arkasındaki, doğaya aykırı olmaktan ziyade onunla birlikte çalışma, uzun süreli düşüncesizce hareket etmekten ziyade uzun süreli özenli gözlem yapma, sistemlerin sadece bir ürününün peşinde koşmaktan ziyade onlara bütün işlevleriyle bakma ve sistemlerin kendi evrimlerinin gerçekleşmesine izin verme felsefesidir.

Yukarıda aktarılmış olan felsefesiyle birlikte etik ilkeleri de permakültürün olmazsa olmazlarındandır. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralamaktadır:

1. YERYÜZÜNE ÖZEN GÖSTERME; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

2. İNSANLARA ÖZEN GÖSTERME; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.

3. NÜFUS VE TÜKETİME SINIR GETİRME; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.

Temel yaklaşım, kendi ihtiyaçlarını karşılayan ve atıklarını yeniden kullanıma sokan sürdürülebilir sistemler yaratmaktır. Ormanlar gibi mesela. Doğal, yetişkin ormanları düşünün. Yaşamını çeşitlendirerek sürdürmek için hiçbir müdahaleye gerek duymazlar. Tohumu kendisinden veya taşıyan hayvanlardandır, gübresini dökülen yaprakları, ölüp çürüyen ağaçları, içinde yürüyen, sürünen, uçan hayvanları üretir. Unutmayalım ki hayvanları ormanlardan ayrı değil, onların hareketli öğeleri olarak düşünmek gerekir. Zararlıyla mücadelede hiçbir kimyasala gerek duymaz, sadece zararlıdan yararlanma yolunu bulur. Atık denebilecek bir çıktısı yoktur çünkü ormanın her bir öğesinin çıktısı başka bir öğesinin girdisidir. Dolayısıyla kirlilik de yoktur çünkü kirlilik, sistemin kullanılmayan çıktısıdır.

Permakültür tasarımı bir anlamda, insanı doğal ormanlar benzeri sistemlerin öğelerinden biri yapma işidir. Bunun için insanın doğayla uyum içinde olmayı öğrenmesi gereklidir. Bunun için de kendisinin doğal dünyadan üstün olduğu fikrinden vazgeçmeli ve doğadaki canlı cansız unsurlardan biri olduğunu kabul etmelidir. İnsan yeryüzünün hiç şüphesiz bir parçasıdır ama küçük bir parçasıdır.

Bu küçük ama baskın parçanın, doğal sistemlere saldırısı kesilmedikçe kendi sonu da kaçınılmaz olacaktır. Tüketim çılgınlığı bu saldırıların en önemli sebebidir. Açgözlülüğümüzü, hep daha çoğuna, daha yenisine, daha hızlısına sahip olma hırsımızı dizginlemedikçe, birşeyi gerçekten ama gerçekten ihtiyacımız olunca edinme yoluna gitmedikçe yeryüzüne zarar vermekten uzaklaşamayız. Tabii ki bütün bunlar hakim sistemin aleyhine yaklaşımlar oldukları için her kanaldan pompalanan tüketim telkinlerine karşı ayrıca farkındalık geliştirmek gereklidir. Eğer bunu başarabilirsek, sistem tarafından yaratılan yapay ihtiyaçlarımızın karşılanması için kullanılacak enerjiden tasarruf etmeyi garanti edebiliriz.

Mollison’a göre modern tarım da, toprağın sömürgen ve yıkıcı bir şekilde kullanımından başka bir şey değildir çünkü tamamıyla harici enerjilere bağımlıdır. Permakültür yaklaşımının bir parçası olarak kalıcı tarım uygulamalarındaysa sistemin ihtiyacı olan enerji sistem tarafından sağlanır. Permakültür’e Giriş adlı kitabında şöyle der: “Geleneksel tarım gerçek maliyetini karşılamamaktadır: toprağın verimliliği, yılda bir yapılan tahıl ve sebze üretimi için sonuna kadar kullanılmakta; ürünü desteklemek için yenilenemeyen kaynaklar kullanılmakta; toprak aşırı otlatma ve sürülme nedeniyle erozyona uğramakta; toprak ve su kimyasallarla kirletilmektedir. Bir sistemin ihtiyacı sistem içinden karşılanmadığında bedelini enerji tüketimi ve kirlilik olarak öderiz. Tarımın maliyetini artık daha fazla karşılayamayız. O, dünyamızı öldürmektedir ve bizi de öldürecektir.”

Tarım ürünleri maliyetinin çok önemli bir kısmını nakliye bedelleri oluşturmaktadır. Maddi karşılığı bir yana, herhangi bir sebeple İstanbul gibi bir büyük şehre üç gün boyunca gıda tedarik edilemediğini düşünün. Permakültür, bundan kaçınma yolunun yiyeceğini yaşadığın yerde üretmek veya üreten birinden karşılamak olduğunu söylüyor. İstanbul’da hangi toprak parçasında yapılabilir ki, demeyin. Kentsel Permakültür (Urban Permaculture) üzerine cilt cilt kitaplar var. Bu bir yana, üzerinde hiçbir üretim yapılmadan sadece yeşillik görüntüsü veren çim alanları gözünüzün önüne getirin, ev-apartman bahçelerini, okul, devlet dairesi bahçelerini, belediyelere ait çimenlikleri, vs. Bu çimenliklerin yaşayabilmesi ve yeşil kalabilmesi için tüketilen enerjiyi düşünün. Karşılığında alınan ürünse insanların yeşile olan ihtiyaçlarının çok sınırlı bir şekilde karşılanması. Sulanması, biçilmesi, bakımı ve onarımında harcanan zaman, emek ve enerjinin çok daha azını kullanarak oluşturulacak bir permakültür bahçesinden ise yeşil görme ihtiyacının yanı sıra dört mevsim ürün alınabilir.

Kısıtlı bilgi ve deneyimimle aktarmaya çalıştığım permakültür düşüncesinin mimarı Bill Mollison, ilerlemiş yaşına rağmen hala kurslar vermekte ve dünyanın dört bir yanındaki permakültür uygulama alanlarını ziyaret edip permakültür hakkında yeni şeyler öğretmeye, öğrenmeye, öğrencilerine şarkılar söyleyip hikayeler anlatmaya devam etmektedir.

Erkan Buğday

Kaynaklar:

Bill Mollison, Permaculture: A Designers’ Manual. Tagari Publications, 1988.

Bill Mollison ve Reny Mia Slay, Introduction to Permaculture. Tagari Publications, 1991.

http://www.permaculture.org.au

[*] Bant 50 (Kasım-Aralık 2008): 52-55.

http://marmaric.org/dunyanin-tum-bahceleri-permakulturun-dedesi-bill-mollison/

 

Permakültür sadece yeni bir bahçıvanlık yöntemi değil, Dünya gezegeni üzerinde yaşamanın sürdürülebilir yoludur.

Alan Atkinson’ın Bill Mollison ile söyleşisi (Çeviren: İlknur Urkun)

http://www.context.org/ICLIB/IC28/Mollison.htm

 Bill Mollison yaşayan bir efsane. Farklı kaynaklarda kendisinden permakültür dehası, “Avusturalya’nın David Brower’ı,” ya da huysuz bir ihtiyar olarak söz ediliyor. Kimi zaman büyük bir hayranlık kimi zaman ise küçümseme biçiminde olsa da, Mollison’un aldığı tepkiler hep çok güçlü. Kendisi kesinlikle, doğacı davranışsal bir yaklaşım ile yıllardır üzerinde çalıştığı insan türünün en ilginç örneklerinden biri.

Geçenlerde Mollison’ın yolu bir film ekibi ile birlikte Seattle’a düştü. Ekip doğa ile işbirliği içinde oldukça yeni (bazılarına göre ise oldukça eski) bir bahçıvanlık, tasarım ve sürdürülebilir yaşam biçimi olan permakültürün büyük başarıları üzerine bir belgesel çekiyordu. İronik bir şekilde şehir merkezinde, trafik gürültüsü ile dolu bir otel odasında buluşup permakültürü tanımlamaya çalıştık ve modern yaşamın rahatsızlıkları hakkında konuştuk.  Daha detaylı bir okuma için Mollison’ın Permaculture: A Designer’s Manual adlı kitabı $34.95 (kargo hariç) fiyatla Permaculture Drylands, PO Box 27371, Tucson, AZ 85726 adresinden ve 602/824-3465 nolu telefondan edinilebilir. (Ç.N.: Kitabın Türkçe çevirisi Türkiye Permakültür Enstitüsü tarafından yayına hazırlanmaktadır.)

Alan: Permakültür benim için biraz kaygan bir fikir. Ama okuduğum kadarıyla aslında permakültür yapanlar bile tam olarak bunun ne olduğunu anlayamıyorlar.

Bill: Permakültürün ne olduğunu ben de bilmediğimden eminim. Zaten işte bunu, dogmatik olmamasını seviyorum. Ancak gelmiş geçmiş tek organize tasarım sistemi olduğunu söylemeliyiz. Bu da permakültürü oldukça rahatsız edici hale getiriyor.

Alan: Neden “rahatsız edici”?

Bill: Yaşam için tasarıma dair başka bir kitap yok. Sizce de bu rahatsız edici değil mi? Yani yaşamımızı bizim için katlanılabilir olacak şekilde tasarlamazsak hayatta kalmamızı nasıl bekleyebiliriz?

Çok rahatsız edici bulduğum diğer bir şey ise insanların bir ev inşa ettiklerinde bunu neredeyse tamamen yanlış yapıyor olmaları. Sadece bazı hatalar yapmıyorlar, toptan yanlış yapıyorlar. Örneğin, eğer birilerini arazide serbest bırakıp ev yapmak için bir alan seçmelerini isterseniz, bunların yarısı bir dahaki yangında ölecekleri ya da kendilerine su götürülmesinin mümkün olmayacağı yamaçları seçiyorlar. Ya da baraj yapılacak alanları seçiyorlar. Ya da bir sonraki büyük fırtınada evlerinin uçacağı yerleri seçiyorlar. 

Diğer taraftan şehirlerin de en az yarısı yanlış yapılmış durumda. Mesela 30°–60° enlemleri arasında evin geniş cephesinin güneşe dönük olması gerekir. Ama arazi karelere bölününce evlerin yarısı yola bakmak için yanlış yönlenmiş oluyorlar. Kırsal alanlardaki evlerde ve yollardan uzak yerler de bile kahrolası yola bakıyorlar. Buradan başlayınca da artık hep daha fazla yanlış yapıyorsunuz.

Tasarımın en güzel kurallardan biri temel şeyleri doğru yapmaktır. O zaman her şey kendiliğinden biraz daha doğru olur. Ama eğer temel bir şeyde hata yaparsak- ben buna 1. Tür Hata diyorum- artık hiçbir şeyi doğru yapamayız.

Alan:Biz” derken genel olarak insanları mı yoksa özellikle Batılı insanları mı kastediyorsun?

Bill: Genel olarak insanlar. İnşaat ve gerçek hayat fiziği ile ilgili rasyonel olduğunu gördüğümüz birkaç toplum var. Bazı eski Ortadoğu toplumları kentlerin tümünü kapsayan aşağı doğru akımla soğutma sistemleri ve pasif hızlı buharlaşma ile buz yapma sistemlerine sahiplerdi. Bunlar fizik ilkelerini kullanarak ek enerji kaynaklarına ihtiyaç duymadan konfor yaratmayı başarmış rasyonel insanlardı.

Ama modern evlerin çoğu elektrik olmadan içinde yaşanamaz durumda. Neredeyse elektriksiz sifon bile çekilemiyor. Bu çok büyük bir bağımlılık durumu. Her ev kendi başının çaresine bakmalı, hava ısınınca ev soğumalı, hava soğuyunca ev ısınmalı. Bunlar çok basit şeyler biliyor musun? Bunları nasıl yapacağımızı çok uzun zamandır biliyoruz.

Alan: Ve yine de yapmıyor olmamız rahatsız edici.

Bill: Ve bahçeyi eve destek olacak şekilde tasarlamıyor olmamız daha da rahatsız edici. Tarımı sürdürülebilir bir şekilde tasarlamıyor olmamız hepten rahatsız edici. Bir felaket tasarlıyoruz ve tabiî ki felaket oluyor.

Alan: Eski bir Çin atasözü var: “Eğer yönümüzü değiştirmezsek kendimizi gittiğimiz yerde buluruz.”  

Bill: Aynen öyle. Sanırım ırk olarak ölüm fermanımızı imzalamış durumdayız. Yaşadığımız yer hakkında hiçbir şey bilmiyor ve bilmek de istemiyoruz. Sona koşmaktan mutluyuz, aynı Bush gibi. Irak’ta ihtiyacı olandan fazla petrolü kurtarabilecekken gidip “kıçlarına tekme vurmayı” -insan öldürmeyi- tercih etti ve sonuçta daha fazla petrol harcadı.

Amerika rahatsız edici bir toplum. Sanki toz duman içinde yaşamayı istiyorlar. Ama bizim yerlilerimizden birinin söylediği gibi, “Eğer yatağına sıçarsan, içinde boğularak ölürsün”.

Alan: Permakültüre geri dönersek, şu anda yapabileceğin en iyi tanım nedir?

Bill: Rasyonel bir insanın kendi yatağına sıçmamak için benimsediği yaklaşımdır diyebiliriz.

Ama eğer iyimserseniz, aslında bir Cennet Bahçesi yaratma çabasıdır diyebilirsiniz.  Ya da bir bilim insanıysanız, permakültürü tüm bilimlerin ve sanatların giysilerini içine asabileceğiniz ve bunların hep uyum içinde ve zaten asılı olan şeylerle sürekli ilişkili olduğu mucizevî bir gardıroba benzetebilirsiniz. Permakültür sürekli hareket halinde ama her yerden bilgi alabilen bir çerçevedir.

Bunu tam olarak kavramak zor, ben de yapamıyorum. Sanırım permakültürü çoğu insandan daha iyi biliyorum ve yine de tanımlayamıyorum. Permakültür çok yönlüdür ve başlangıçtan beri kaos teorisini içerir.

Bak, eğer biyolojik sistemlerin bir araya getirilmesi ile uğraşıyorsan bunları bir araya getirebilirsin ama ilişkilendiremezsin. Bizim yaratma gücümüz yok, sadece birleştirme gücümüz var. Dolayısıyla durup aslında biraz da hayretle şeylerin birbiriyle ilişkilenmesini izlersin. Doğru bir şey yaparak başlarsın ve hayal edebileceğinden daha doğru hale gelişini izlersin.

Alan: Bu bana John Todd’u ve onun yapay ekosistem birlikteliği konusundaki çalışmalarını hatırlattı. [IC #25].

Bill: Bugünlerde buna birçok isim veriliyor. Ama ilk kitabım olan Permaculture One’ı yayınladığımda bunun için bir kelime yoktu. Tam da bu anlama geliyor: yapay ekosistem birleştirme birlikteliği. Permakültürün yazılması gerekiyorsa benim buna uygun kişi olmadığımı söyleyen herkese katılırım. Bu dünyanın John Todd ve Hunter Lovinsesleri benden daha iyi bir iş çıkarırlardı. Ama eninde sonunda yazılması gerekiyordu ve benim yazmış olmam tarihi bir şanssızlık oldu.

Alan: Permakültür fikri nasıl ortaya çıktı? Buna ne yol açtı?

Bill: 28 yıl doğal sistemler üzerine arazi çalışması yaptıktan sonra dağdan şehre indim ve akademisyen oldum. Dolayısıyla ormandayken keseli sıçanlara duyduğum ilgiyi insanlara yönelttim. Artık araştırma hayvanım insanlar olmuştu. Gece gözlemleri ve çıkardıkları sesler üzerine fonograf kayıtları yaptım. Ağlamaları, iletişimleri, alarm işaretleri üzerinde çalıştım. Ne söylediklerini hiç dinlemedim. Ne yaptıklarını izledim. Yani Freud, Jung ve Adlerlerin yaptığının tam tersini yaptım.

Kısa zamanda hayvanımı oldukça iyi tanıdım ve ne söylediklerinin fark etmediğini anladım. Ne yaptıkları çok ilginçti ama yaptıklarının söyledikleriyle ya da yaptıklarına dair hangi sorulara cevap verebilecekleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Hiç. İnsanları ne söylediklerini dinleyerek inceleyenler kendilerini aldatmışlar. Yapmaları gereken ilk şey şu soruya cevap vermekti, “Davranışları hakkında size doğru bilgi verebiliyorlar mı?” Cevabı ise, “Hayır, bu zavallılar bunu yapamazlar.”

1972 yılında kendimi bir süre geri çektim, ormanda bir yer buldum, bir ambar ve bir ev inşa edip bir de bahçe yaptım ve insanlıkla uğraşmaktan vazgeçtim. Üniversiteden, araştırma merkezinden, hepsinden iğreniyordum.

Aklıma permakültür fikri ilk geldiğinde beynim vites değiştirmiş gibi oldu ve baktım ki fikirleri yeterince hızlı şekilde yazıya dökemiyorum. Bir kez kendi kendine “Ama fizik bilgimi evimde uygulamıyorum” ya da “ekoloji bilgimi bahçemde kullanmıyorum, yaptıklarıma hiçbir zaman uygulamamışım” dediğinde sanki beyninde fiziksel olarak bir şey hareket etmiş gibi oluyor. Birden “bildiklerimi yaşam biçimime uygularsam, bu bir mucize olur!” diyorsun. Sonra her şey önünde büyük bir halı gibi açılıyor. Bir düğümü çözünce gerisi yokuş aşağı yuvarlanıyor.

Alan: Bu noktada permakültür sadece bir tasarım biçimi değil bir hareket. Ne başlattın böyle?

Bill: İyi, başarılı olan şey kalıcıdır. Artık kendim de anlamadığım bir şey başlattım ve artık tamamen kontrolüm dışında. İnsanlar beni hayrete düşüren, benim hiç yapamayacağım ve çok iyi de anlayamadığım işler yapıyorlar.

Mesela 1983 yılında benden eğitim almış olan Janet McKinsey bir arkadaşı ile ormana kaçıyor. Çocukları olan iki kadın. İhtiyaçlarını oldukça azaltabileceklerine karar veriyorlar ve kendi evlerinde bunun nasıl yapabileceklerine dair oldukça bilimsel bir çalışma yapıyorlar. “Çevreyi Korumak için Evdeki Fırsatlar (HOPE)” adında bir şey başlatıyorlar.

Mesela şampuan olsun, çamaşır deterjanı olsun, tüm temizlik maddelerinde dört etken madde olduğunu söylüyorlar. Bunları toptan alıp doğru oranda karıştırırsan işe yarıyor. Bunlara ekolojik de deseler, etiketinde atlayan yunuslar da olsa hepsinin içinde bu lanet olası dört madde var. Bunların dışındaki her şey tamamen güzel koku vermek ya da rengini mavi yapmak için eklenen gereksiz şeyler.

Alan: Yani onların bu yaptıklarına da mı permakültür diyorsun?

Bill: Buna ne isim verilir bilmiyorum. Ama bu noktaya bir permakültür kursuyla geldiler. Şehre inip -Avusturalya’da Benala kasabası- ilk derslerini verdiklerinde kasabanın kadınları “Bu harika bir şey, hepimiz böyle yapacağız!” dediler. Kadınlar bu büyük kutulardan sipariş ettiler ve bu yüzden kasabadaki dükkânlar değişmek zorunda kaldı çünkü diğer saçmalıkları artık satamıyorlardı.  Bunun üzerine yerel yönetim de değişmek durumunda kaldı ve geri dönüşümü kurumsallaştırdı.

Yani bu kadınlar; ki malları satın almak için toplumun parasını kadınlar harcar, satın aldıkları her şeyi enerji kullanımı ve gerekliliğine göre incelediler, fazla enerji harcayan ve gereksiz olan şeyleri elediler. Sadece kadınların neyi ve nasıl satın alacaklarını öğrenmesi sayesinde akıl sağlığımıza yeniden kavuşabiliriz. Her iyi fikir gibi bu da deli gibi yaygınlaştı.

Yani öğrencilerim beni sürekli şaşırtıyor. Bu da başka bir hikaye: Botswana’da bir permakültür kursu verdim ve öğrencilerim şimdi Namibya’da çölün ortasında dillerini kimsenin bilmediği yerlilere permakültür öğretiyorlar.

Alan: Yerlilerin zaten bilmediği ne öğretiyor olabilirler?

Bill: Bahçıvanlık. Çünkü yerliler artık avlanamıyorlar. Avlaklar Avrupa Komisyonu’nun besi çiftlikleri için çekilen çitler yüzünden kullanılamıyor. Aynı Aborjinlerin durumu gibi. Yiyeceklerinin %63’ünün şu anda soyu tükenmiş ve geri kalanı oldukça nadir bulunuyor. Artık bir Aborjin ya da yerli gibi yaşayamıyorsunuz. Bu yüzden yaşamlarının temelini tümden tekrar tasarlamaları gerekiyor. Permakültür bunu kolaylaştırıyor.

Alan: Yani permakültür her şey kadar algımızda da bir değişim, bir şeylere bakmaya başladığımız yerin değişimi gibi görünüyor.

Bill: Sanırım bu doğru. Benim için Batılı eğitim çilesinden sonra pasif öğrenmeden (bilirsin “kitaplara göre bu böyledir”) aktif bir şeye geçiş oldu. Bu üniversite insanları için korkutucu bir düşünce ama fizikçiler fizik öğreteceklerine eve gidip evlerinde fizik nasıl uygulanabilir diye bakmalılar.

Şimdi üniversitede çok ileri fizik dersleri veriyor olabilirler. Ama akşam enerji kullanımı konusunda vasat denilebilecek bir ev ortamına dönüyorlar. Bunu göremiyorlar ve bu körlük korkutucu.

Neden kendini besleyebilen, yakıtını üretebilen, kendi suyunu hasat edebilen insan yerleşimleri inşa etmiyoruz? Herhangi bir insan yerleşimi bunları kolayca yapabilecekken? Bu herkesin yapabileceği basit bir şeyken?

Alan: Belki de o kadar zengin olduğumuzu düşünüyoruz ki bunlara gerek olmadığına inanıyoruz?

Bill: Ben buna zenginlik demiyorum. Eskimoların, İnuitlerin zenginlik tanımını bilmek ister misin? Zenginlik doğal dünyayı derinlemesine anlamaktır. Bence Amerikalılar acınacak derecede yoksullar çünkü doğal dünyayı hiç anlamıyorlar.

Alan: Permakültür yapmak istiyorsak ve etrafta bir eğitmen yoksa nereden başlamalıyız?

Bill: Tam durduğun yerden başla.

Alan: Söylediğin bir şeyi okudum, “Burnunla başla, sonra ellerinle…

Bill: “… arka kapınla, kapının eşiğiyle”. Bunların hepsini doğru yaparsan diğer her şey doğru olur. Bunların hepsi yanlışsa hiçbir şey doğru olamayacaktır. Diyelim ki büyük bir uluslararası yardım örgütünde çalışıyorsun. Evinden Mercedes’inle çıkıp 80 kilometre yol kat ederek bodrum katındaki dizel motorların harıl harıl çalışarak soğuttuğu beton bloklardaki ofisine gidip Afrika için çamurdan kulübeler planlayamazsın! Bulunduğun yerde doğruları yapamıyorsan çamur kulübeleri doğru tasarlayamazsın. Önce kendin için doğru ve çalışan şeyleri yapıp sonra bunu anlatacaksın.

Alan: Permakültür yapmak soyutlamanın tersi gibi.

Bill: Başka bir şekilde söyleyelim. İnsanlara kolayca bahçıvanlık öğretebilirim ve bahçıvanlığı öğrendiklerinde filozofa dönüşebilirler. Ama hiçbir zaman insanlara filozof olmayı öğretemem. Öğretebilseydim bile onlardan artık bahçıvan yapamazdık.

Araba kullanan, gazete alan ve kendi sebzelerini yetiştirmeyen filozof derin ekolojistler aslında derin ekolojist değil benim düşmanımdır.

Scott Nearing ya da Masanobu Fukuoka gibi kendisi ve çevresindekileri gözetenler derin ekolojistlerdir. Bunlar anladığım felsefeden konuşurlar. Böyle insanlar hiçbir şeyi zehirlemez, mahvetmez, toprak kaybetmez, sürdürülebilir olmayan şeyler inşa etmezler.

Alan: Yaptıklarına bakınca yön değiştirmek çok da zor görünmüyor.

Bill: Bence benimki çok zengin bir hayat. Muhtemelen çok şımarık bir yaşamım var çünkü permakültürle ilgilenen bir kişiden diğerine seyahat ediyorum. Bazıları kabilede yaşıyor bazıları kentte. İnsanların oldukça ilginç bir topluluk olduğuna inanıyorum ve hepsi sürekli ilginç şeyler düşünmek ve yapmakla meşguller. 

Alan: Permakültür doğaya müdahale gerektiriyor ama ne kadar ileri gitmemiz gerektiğini düşünüyorsun? Genetik mühendisliği yapmalı, hibritler yaratmalı mıyız?

Bill: Önemli olan kesinlikle hiçbir şekilde tarım yapmamak ve özelikle modern tarım bilimlerini yasaklamak. Bunlar hakikaten büyücülükten daha fena. 1930-1980 yılları arasında üniversitelerde okutulan ziraat Dünya’ya diğer tüm faktörlerden daha fazla zarar verdi. “Doğaya müdahale etmeli miyiz?” artık bir soru olmaktan çıktı. Dünyanın her yerinde doğaya müdahale ettik zaten.

Dünyanın bu gidişatını kendi haline bırakırsanız ölümü seçmiş olursunuz. Nesil tükenme oranları şu anda o kadar yüksek ki yenibileşim (recombinant) ekolojiler üretme durumuna geldik. Artık dünyada sistemi ayakta tutmaya yetecek kadar tür yok. Doğanın geri kalanları bir araya getirmesine izin vermek ve bizim kıçımızı kurtarmak için neler yapabileceğini izlemek zorundayız.

Bir taraftan da, yaban hayata az da olsa benzeyen her şeyi kesinlikle kendi haline bırakmalıyız. Oralarda işimiz yok artık. Kalan son yaşlı ağaçları kesmek seni kurtarmayacak. Son antik ormanları göreceğin noktaya hiç ulaşmamış olmalıydın zaten! Hemen oradan uzaklaş çünkü öğrenmen gereken dersler orada. Bu dersleri bulabileceğin son yer orası.

Alan: Permakültür nasıl tepkiler alıyor? Mesela eleştirmenler kitapların için neler diyor?

Bill: Permakültür kitaplarım hakkında ilk eleştiriyi yazmaya başlamamdan üç yıl sonra okudum. Yazı şöyle başlıyordu; “Permaculture Two kışkırtıcı bir kitap.” Ben de dedim ki, “En azından birisi permakültürün nasıl bir şey olduğunu anlıyor.” Bu dünyada nasıl yaşayacağımızı tekrar tasarlamak zorundayız. Tarım yapmak zorunda olduğumuzu, ihracat yapmamız gerektiğini söylemeyi bırakın, çünkü ölümümüz bunlardan olacak. Permakültür yaptıklarımızı ve düşündüklerimizi sorguluyor ve bu anlamda bu bir kışkırtma.

Son zamanlarda Amerika sınırlarından geçerken beni sorguluyorlar. “Mesleğiniz nedir?” diye soruyorlar. “Sadece basit bir bahçıvanım” diyorum. Ve bu çok kışkırtıcı. Eğer bugün basit bir insansanız ve basit bir yaşam istiyorsanız bu acayip kışkırtıcı oluyor. Ve insanlara daha basit yaşamalarını önermek daha da kışkırtıcı.

Görüyorsun, permakültürün en kötü yönü çok başarılı olması ama bir merkezi ve hiyerarşisi olmaması.

Alan: Bu kimin için kötü?

 Bill: Onu söndürmek isteyenler için. Bu milyonlarca başı olan bir şey. Zaten permakültür ipini koparmış bir düşünce biçimi ve bir düşünce biçimini kutusuna geri koyamazsınız.

Alan: Bu anarşist bir hareket mi?

Bill: Hayır, anarşi işbirliği yapmadığınız anlamına gelir. Permakültürde herkes ve canlı ve cansız her şey arasında tam işbirliği gerekir. Bir şeyleri itip kakarak, patronluk taslayarak ya da zorlayarak işbirliği yapamazsınız. Hiyerarşik bir sistemde işbirliği yaratamaz, ancak yukardan yaptırımı olan emirler alırsınız ve bildiğim hiçbir şey bu yolla işlemiyor. Bence dünya milyonlarca birbiri ile ilişkili küçük kooperatifle çok güzel işlerdi.

Alan: Davranışlarımız hakkında yaptığınız tüm araştırmalar ve permakültürün yayılması yönündeki çalışmalarınız sonucunda, tür olarak devamlılığımızı sağlayacağımıza dair umutlu musun?

Bill: Bence “İnsanlık soyunu devam ettirebilecek mi?” gibi sorular sormak yersiz. Bu tamamen insanlara kalmış, isterlerse yapabilirler, istemezlerse yapmazlar.

Sahip olduğumuz tüm becerileri diğerleri ile ilişkili bir biçimde kullanırsak her şeyi başarabiliriz diyorum.  Ama becerilerini gerçekten inanmadığın başka sistemlere ödünç veriyorsan sanki hiç yaşamamışsın gibi oluyor. Çünkü kendini hiç ifade edememişsin.

İnsanlar kendilerine bir yol gösterici arayışındaysa onlara insanların yaptıklarına bakmalarını söylüyorum. Söylediklerini pek dinleme. Ve arkadaşlarını, söylediklerini beğenmesen bile yaptığı şeyleri beğendiğin insanlar arasından seç.

Biz tavuklar bu işi başarıyoruz. Başka kimseye ihtiyacımız yok. Dünyayı tedavi etmek için elimizden gelen her şeyi yapma gücümüz var. Petrole, devlete ya da başka bir şeye ihtiyacımız olduğuna inanmak zorunda değiliz. Bunu yapabiliriz.

Yazar: Patrick Whitefield, NDA, Dip. Perm. Des. Permakültür konusunda yazar, desinatör, danışman. Somerset de küçük bir çiftlikte büyüdü. Bedfordshire, Shuttleworth kolejinden tarım teknisyenliği diploması aldı. Daha sonra Büyük Britanya, Orta doğu ve Afrikada tarım konusunda pratik tecrübe edindi. Uzmanlık alanına giren bir çok konunun arasında organik/ bijolojık sebze-meyva yetiştirme, uygulamalı doğa koruma, saman çatı ve tipi yapımı gibi el sanatı var. Yeşil hareket içinde yıllarca aktif çalışan yazar the Ecology Party içinde tanınmış bir üyeydi. Yazar permakültür alanında öğretmen ve yazar olarak çalışmakta.    

GİRİŞ

Permakültür tüm dünyada Zimbabve’den Sibirya’ya, Nepal’den Kaliforniya’ya, sürdürülebilir hayat tarzına bakıştır. Bu yazı permakültüre giriştir ve daha çok Büyük Britanya’da yaşayanlara yöneliktir. Permakültürü açıklayarak değişik durumlarda şehirde veya kırsal alanda nasıl uygulanacağına yönelik örnekler veriyor.  

PERMAKÜLTÜR NEDİR?    

Dünyamızın dayanma sınırına geldigi konusundaki farkındalık günümüzde artmıştır. Aynı hızla çevreyi kirleten maddeler yaratmaya devam edemeyeceğimiz gibi enerji ve hammaddeleri artan bir iştahla sonsuza kadar tüketemeyeceğiz. Fosil yakıtları ve petrolü düşüncesizce harcayarak, ürettigimiz yiyecek, bir kalori verirken, aynı yiyeceği üretmek için on kalori harcayan bir sistem geliştirdik.Yiyecek üretiminde kimyasal gübre gibi yoğun enerji harcayan zehirler yerine, biyolojik metotlar kullanarak enerji israfı azaltılır ama klasik  tarım yine de büyük ölçüde makinalara ve transporta bağımlıdır.

Tabağımızdaki yemek bu işlemle ürettiğinden daha çok enerji tüketir. Geleneksel küçük tarımla bu durum tamamen tersine çevrilir, yiyeceği üretmek için harcanan her kaloriden on kalori kazanırız. Bu durumda harcanan enerji çiftçinin ve hayvanların harcadığı enerjidir. Bu durumda korkutucu olan, seçimimizin enerji israf eden modern hayat şekliyle, köle gibi çalışma arasında olmasıdır. Fakat üçüncü bir yol var, bu da permakültürdür. 

Permakültürdeki düşünceler ve bilgi geleneksel tarım yöntemlerini içerdiği gibi, modern teknolojiyi ve bilimi de temel alır. En önemli olan özelliği doğanın ekolojik sistemini örnek almasıdır. Doğal bir ormanı düşün. En yukarda çatı gibi ağaç dalları, aşağıda küçük ağaçlar, yüksek ve alçak boyutta çalılar, toprağı örten bitkiler, toprak seviyesinin altındaki bitkiler ve değişik yükseklikte sarmaşıklar. Bitki çeşitliliğini bir buğday tarlasıyla karşılaştır. Düşünün, bu orman sadece yenilebilir bitkilerden oluşsa ne bolluk olurdu ve buğday tarlasının sağladığı kazancı fazlasıyla aşardı. 

Ormanın bu yüksek biyolojik kütleyi üretebilmek için sadece güneşe, yağmura ve toprağa ihtiyacı var. Buğday tarlasının ise fazladan sürülmeye, tırmıklanmaya, tohum ekilmesine, gübrelenmeye, yabani otların ayıklanmasına ve haşaratla mücadele edilmesine ihtiyacı var. Tüm bunların olması insan gücüyle veya fosil yakıtla mümkün. Ormana benzeyen ama yenilebilir bitkilerden oluşan bir eko sistem yarattığımızda, petrolsüz yaşayabiliriz. İşte permakültür fikrinin temeli bu: yiyecek üreten eko sistemi yaratmak. 

UYGULAMA NASIL OLUR? 

Ormanın kendiliğinden verimli olmasının nedeni çeşitliliğidir. Önemli olan sayı olarak çeşitlliğinden çok çeşitlerin arasındaki bağlantıdır. Hepimizin kafası ‘orman kanunu’ ‘güçlü olan yaşar’ gibi deyimlerle doldurulmuştur ve yabani hayvanların doğal ilişkisi bize rekabet olarak öğretilmiştir. Gerçek olan işbirliğinin önemidir, özellikle de değişik türlerin birbirleriyle bağlantısına bakıldığında  bu anlaşılır. Değişik bitkilerin topraktan farklı mineralleri alma özellikleri vardır.

Yapraklar döküldüğünde veya bitkiler öldüğünde, bu mineraller yakınlarındaki diğer bitkiler tarafından alınır. Bu direk gerçekleşmez, mantarlar ve bakteriler arcılığıyla ölü organik maddeler değişime uğrar ve bitkiler bunu kökleriyle alır. Aynı zamanda yeşil bitkiler mantarlara ve bakterilere ihtiyaçları olan enerjiyi sağlar. Böcekler çiçeklerden beslenir ve karşılığında polenleri taşır. Aromalı bir çok bitkinin salgıladığı kimyasallar yakınlarındaki bitkilere iyi gelir. Ne kadar yakından bakılırsa, karşılıklı ilişkilerin zenğinligi o kadar farkedilir.

Permakültür içindeki ekosistem gerçekten ormana benzer. Özellikle de forest garden (orman bahçesi) meyva ağaçlarının, küçük yaban meyvası çalılarının, baharat otlarının ve sebzelerin birlikte, bir türün diğeri üzerinde yetiştirildigi bahçeler. Başka durumlarda mesela evin güneyinde camla kaplanmış bir dışarı odası yeterince açık bir örnek değildir. Dış oda gündüzleri eve sıcaklık verir, evde akşamları dış odanın sıcaklığını sağlar, böylece hassas bitkiler kışın bile yetiştirilebilir. Bina eko sisteme benzemese de, kullanılışında temel alınan elverişli bir ortam sağlamadır. Ekosistem ve permakültürün işleme prensibi budur. Buna ulaşmak için gerekli olan iyi düşünülmüş bir biçim vermedir (desen). Elverişli ilişkiler ancak nesneler birbirleriyle bağlantılarının doğru oldugu yerde durduğu zaman yaratılır. Bundan dolayı permakültür her şeyden önce bir planlama sistemidir. Hedeflenen kas gücünü ve fosil yakıtları ve onların yolaçtığı kirlenmeyi devre dışı bırakmaktır. Permakültür ‘bütünü’ içerir. Birisi tarım alanını temelde klasik yöntemle işlediğini ve bir kısmında da permakültür uyguladığını iddia ederse yanılır. Bu permakültür değildir. Permakültür bütünü görme stratejisidir. Değişik bölümler arasındaki bağlantıyı keşfetme ve daha iyi bir uyumun sağlanması için nasıl bir değişimin yapılacağını değerlendirmedir. Bu yeni öğeleri ve metodları devreye sokmayı içerebilir, özellikle yeni başlanan bir yerin bütününü görmenin sonucunda değişikler yapılır. Permakültür, permanent (kalıcı) agrikültür (tarım) olarak başlasa da, her şeye uygulanabilir. Şimdi daha çok permanent kültür olarak görülmekte. Kapsadığı alanlar; inşaat, şehir planlaması, su sağlama ve su arıtma olduğu gibi ticari ve ekonomik bir sistem de olmuştur. Sürdürülebilir yaşam alanlarının biçimlendirilmesi olarak da tanımlanabilir. 

HER ŞEY NASIL BAŞLADI

Permakültür yeni bir fikir değil. Dünyanın bir çok yerindeki halk grupları mesela güney Hindistan’ın Kerala bölgesinde yaşayanlar ve Tazmanya’nın Chagga halkının bahçeleri ormanı andırır. Ağaçlar, sarmaşıklar, çalılar, otlar ve sebzeler ormanda olduğu gibi bir aradadır. Bu tarım şekliyle elde edilen ürün, meyva ve sebze bahçesinin ayrı olduğu tarımdan elde edilen üründen daha fazladır. Bahçeler küçük olmalarına rağmen insanların yiyeceklerini ve bir çok ilaçlarını sağlar, hem de bir kısmını satabilirler. Geleneksel sistemden permakültür çok şey öğrenmiştir ve ayrıca daha sonra geliştirilen metodları da almıştır. Mesela biyolojik tarım, özellikle de toprağın kazılmayan versiyonu ve güneş ısısı tekniği permakültürün önemli parçalarıdır. Permakültür için önemli olan bir çok fikrin sadece permakültüre ait olmadığını bilmek önemlidir ve ayrıca sürdürülebilir hayat için çalışmalar yapan başkalarına da minnet duyulmalı. Permakültürün katkısını karakterize eden başlıca iki şey var. Birincisi planlama ögesi, bir çok parçayı biraraya getirerek herbirinden mümkün olduğunca çok yararlanabilmek.

İkincisi de bir çok ‘yeşil’ fikri genel bir çerçevede tutarlı birleştirmesidir. 1978′de iki Avusturalyalı Bill Mollison ve David Holmgren tarafından yazılan ‘Permaculture One’ kitabından sonra kelime olarak permakültür kullanılmaya başlandı. Bill Mollison hayatının büyük bir kısmını ormanda ve arazide geçirmiş hem orman işçisi hem de bilim adamı olarak. Ona ilham veren ormanın nasıl işlediğinin farkına varınca ‘bunu gerçekleştirebilirim’ demiş kendi kendine. 1960-1970′li yıllarda Bill de bir çok insan gibi şimdiki (Batı) kültürünün çıkmaz bir sokaga girdiğini ve katastorafla sonuçlanabileceğini kavradı. Dünyayı yönetenleri gelişmeyi doğru bir çizgiye çekmeleri konusunda ikna etmek için, bir çok protesto hareketlerine katıldı. Zamanla bununla bir yer varılmayacağını, gerçek değişimin yukardan aşağı değil, aşağıdan yukarı olacağına ikna oldu. Protestolardan vazgeçti, evine dönüp bahçesini işlemeye başladı. Orda permakültür doğdu. Permakültür başkalarından bir şey talep etmeden, kendi işini yapıp, büyük ölçüde hayat tarzını değiştirmeyi  kapsar. Bu politik çalışmayı reddetmek değildir. Politik düzeyde verilecek bir çok kararlar vardır, hem bugün, hemde gelecek için. Bunun yanı sıra bir sorun karşısında reaksiyonumuz  ‘bir şeyler yapılmalı’ değil, ‘ne yapabiliriz’ olmalı.  

ETİK PRENSİPLER

Permakültürün temel düşüncesi neyin doğru olduğu konusundaki düşüncemizi gerçekleştirme isteğidir, sorunun değil çözümün parçası olmaktır. Başka bir deyimle etik davranıştır. Şöyle özetlenebilir:                         

  • Dünyayı gözetmek                            
  • İnsanı gözetmek                                                         
  • Adil bölüşüm  

DÜNYAYI GÖZETMEK

Kendi yararımıza aydınlanma olarak görülebilir: Biz insanlar dünyaya ve onun yaşayan sistemine bakım göstermeliyiz çünkü hayatımızın devamı için buna bağımlıyız. Daha derin bir kavrayışsa, “dünya tek bir canlı organizmadır, biz insanlar, bitkiler ve hayvanlar aynı şekilde bunun parçalarıyız”. Başka bir türe göre daha fazla yayılma ve yaşama hakkımız yok. Bundan dolayı dokunulmamış doğayı korumayı görev olarak üstlenmeliyiz. Permakültür temel alınarak biçimlendirilmiş hayat alanları, şimdiki tarım ve endüstri yöntemlerinin toprakta yol açtıkları zarara göre daha özenlidir. Fakat permakültür tüm dünyayı yiyecek üreten bir ekosistem haline getirmeyi içermez. Permakültürle küçük tarım alanlarında üretimi artırarak, dokunulmamış doğadan uzak dururuz. Dünyada az kalan dokunulmamış doğayı korumak için hem kampanyalar düzenlemeli hem de ne satın aldığımıza dikat etmeliyiz. Mesela; tropik ağaçlardan elde edilen tahta. Büyük Britanya’da doğada dokunulmamış alan yok. Her hektar insanlar ve evcil hayvanlar tarafından en üst düzeyde etkilenmiş durumda. 

İNSANI GÖZETMEK

İnsana özen gösterme de dünyaya özen göstermeyle aynı derecede önemlidir. Eskiden toplumlar sürdürülebilirdi ama çoğu insan yıpranan yaşamlarıyla bunun bedelini ödüyordu. Bizim konuştuğumuz eski yaşam biçimlerine dönmek değil. Kas gücü ve fosil yakıtlar yerine, akıllı bir planlama ve düzenleme yapmaktan bahsediyoruz. Teknik çözümlerin, insani  olanlardan daha kolay olduğu bir gerçek. Genelde tarımı ve endüstriyi nasıl sürdürülebilere dönüştüreceğimizi biliyoruz. Korku ve cimrilik gibi insani duygular hakkında ciddi konuşmak aynı derecede basit değil. Gerçekte bu duygular ileri adım atmamızı engelliyor. Sürdürülebilir hayat alanlarında başarımız insanları ve toprağı birlikte ele almamıza bağlı diye düşünüyor permakültür taraftaları. Bunun anlamı daha iyi iletişim ve dinlemeyle, insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılayan şehirler kurmaya kadar uzanır.  

ADİL BÖLÜŞÜM

Dünyanın bir dayanma sınırı var, kaynakları sınırsız değil. Bundan dolayı bizim isteklerimiz de sınırlı olmak zorunda. Her ne kadar geri dönüşüm yapsak, ‘çevreci’ ürünler satın alsak da, bu zor durumdan çıkamayız. Yenilenemeyen kaynaklardaki tüketimi etkili bir şekilde azaltmaktan başka altanatifimiz yok. Günümüz ekonomisindeki nerdeyse her şey, tabağımızdaki yemeğe kadar yenilenemeyen hammaddelerden üretilmekte. Yenilenebilen kaynakların tüketim hızı kaynakların yeniden üremesinden hızlı, örneğin kereste ve kağıt. Bu fakirlik içinde yaşamalıyız anlamına gelmiyor, sadece dünyanın sağlıklı olması için tüketimimizi  ihtiyacımıza göre ayarlamalıyız, diğer türlere yer bırakmalıyız. Dünyada fakirlik içinde olanlara yeterli yiyecek ve kaynak vermeliyiz ve gelecek nesillere temiz ve sağlıklı bir gezegen bırakmalıyız yani başka bir deyimle sadece bize düşen payı almalıyız. Yaşamı değerli kılan nedir sorusuna, çoğu insan maddi olanlardan çok maddi olmayan dostluk ve aşk gibi şeyler olduğu cevabını verirler. Bunlar için de hiç bir sınır yoktur.
Dünyanın sınırlı olduğunu itiraf etmek, sonsuz sahip olma duygumuzdan, durmadan yeni şeyler edinme esaretinden kurtulup özgürleşmemize yardım eder ve gerçekten anlamlı olanlara zaman ve güç ayırabiliriz. 

Kuzeydeki endüstrileşmiş toplumlarda yaşayanlar, güneydeki fakir toplumlardan daha fazla tüketiyoruz. BM’in tahminine göre kırk sefer daha fazla, kişi başına tüketim. Bizim dünyaya verdiğimiz zarar daha fazla. Bundan dolayı kuzeyin nüfus artışını sınırlaması önemli. Nüfus artışının nedeni oldukça karışık ve hassas bir konu. Fakat  kuzey Hindistan’daki Ladakh’da olan değişimi belgeleyen Helene Norberg Hodge’nin çalışması adam akıllı açıklayıcı. Himalayanın bu izole bölgesinde, eko sistemle yaşanırken yerel halkın nüfus artışı dengeli. Fakat  Hindistan hükümeti paralı ekonomiyi uygulamaya başladıktan sonra, Ladkherlerin çoğunluğu uzaktan gelen mallara bağımlı oldular ve satın alabilmelerinin tek yolu da paralarının olması olunca, nüfus artışındaki dengeleri bozuldu. Çünkü nüfus artışını dengede tutma ihtiyaçları ortadan kalktı. Şimdi nüfusları artmakta. Kuzeyde olduğu gibi güneyde de tüm klasik ‘gelişme’ nin hedefi insanların para ekonomisine katılmalarıdır. Yerel ihtiyaçların karşılanması için yerel üretimin yerine dış ticaret geçmektedir. Kuzeyde buna ekonomik büyüme deniyor ve yaşamak için gerekli doğal kaynaklardan daha fazla uzaklaşıyoruz. Sadece  kendi lokal kaynaklarımıza dönerek sürdürülebilir bir topluma erişebiliriz.   

KÜRESEL SORUNLARA YEREL ÇÖZÜMLER

Dünya içinde eşsiz bir çeşitlilik barındırır. Fiziksel, biyolojik, kültürel koşullar her yerde farklılıklar gösterir. Bir coğrafya için doğru olan, başkasında doğru olmayabilir. Permakültürün ilkeleri detaylı kurallar halinde değildir. Ancak yerel bilgilerle kullanılabilir ve sonuçlar yerine göre farklılıklar gösterebilir. Klasik yöntemse geleneksel yerel yöntemleri yok ederek yerine birbirinin aynı olan global kültürü koyar. Tarımda buna yeşil devrim adı verildi ve kısa zamanda hasat çok arttı. Fakat  fosil yakıtlara bağımlılıkta arttı ve yarattığı kirlilikle hem doğal sistemi hemde insan toplumunu kirletti. Bu sürdürülebilir değil. Permakültürün ana fikri var olan üzerine çalışmaktır: birincisi en iyi olanı koru, ikincisi var olanı düzelt ve son olarak yeni metotları uygula. Bu yöntemle yapılan asgari değişiklik azami sonuç verir, fazla enerji gerekmez, doğa ve insan çevresi az zarar görür. Büyük çapta uygulanabildiği gibi küçük çapta da uygulanabilir. Çözümler ülkeden ülkeye değişebildiği gibi yerel bir bölgeden başka bir bölgeye değişebilir ve hatta bir bahçeden diğerine farklı olabilir. Mikro iklim, toprağın durumu ve bitki örtüsü dikkate alındığı gibi çiftçilerin veya bahçe sahiplerinin ihtiyaçları, tercihleri, yaşam tarzları da dikkate alınır. 

İKİ TAVUĞUN ÖYKÜSÜ

Pratikte permakültürün nasıl işlediğini göstermenin en iyi yolu örnek vermektir. Permakültüre göre en iyi örnekde tavuk yetiştiriciliğidir. Kafeste tavuk yetiştirmeyle yapılan karşılaştırma çok açıklayıcıdır, özelliklede tavukların ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı ve kazancın nasıl kulanıldığını her iki yöntemle göstererek- 

KAFES TAVUĞU

Kafeste yetiştirilen tavukların yemleri, traktörle ya da diğer makinalarla yapılan tarımla, suni gübre ve zehirlerle yetiştirilir ve bunların da hem kullanılması hem de üretimi, çok enerji ve hammaddeyi zorunlu kılar. Yeme genellikle balık unu ve sojadan oluşan protein eklenir.  Hem de bu halkı protein eksikliği çeken fakir ülkelerden, ithal edilerek yapılır. Soya fasülyesi de büyük bir ihtimalle balta girmemiş ormanlar kesilerek açılan toprakta yetiştirilmiştir. Yemin karıştırıldıgı fabrikaya hem çiftçiden hem de tavuk çiftliğinden trasport zorunludur. Tavuklara pompalanan su, su şebekesinden gelir. Hem tavuk fabrikasını kurmak hem de işletmek için çok miktarda enerji zorunludur, bu enerjinin içinde tavukların vücudundan çıkan ısıyı ve kötü kokuyu alması için kurulan havalandırma sistemini de eklemeliyiz. Maddi ihtiyaçları karşılamak için yapılan tüm çabalar enerji kullanımını zorunlu kılar ve çevreyi kirletir. Tavukların rahatı için hiç bir çaba gösterilmez. Ürün olarak da sadece yumurta sayılır. Yumurtadan kesilen tavuklar, düşük kaliteli et olarak satılır. Gübre kurtulunması gereken bir sorun olarak görülür. Tavukların başka katkılarının olacağı düşünülmez bile. 

PERMAKÜLTÜR  TAVUĞU

Permakültür tavuğunun yiyeceği genellikle evde yetiştirilir. Tavuk bahçesinde tavukların yiyebileceği tohum ve meyvaların yetiştiği ağaç ve çalılar vardır. Yiyecekleri ibiklerinin önünde yetiştiği için yem transportu gerekmez. Tavuklar kendi yiyeceklerini kendileri arar. Bazı zamanlar ek yem gererekebilir ama iyi işleyen bir sistemde bu ihtiyaç en aza indirilir. Tavukların kendi yemini kendi aradığı sistem, permakültürün iki önemli prensibine örnektir; yiyeceği ve tüketicisini aynı yere koyarak aralarında karşılıklı bir ilişki olmasını sağla ve ağaç, çalı, birkaç yıllık bitkilerden mümkün olduğunca çok yararlan. Bir kaç yıllık bitkilerin, bir yıllık bitkilere göre en iyi tarafı bir kere kök saldılar mı, nerdeyse hiç bakıma ihtiyaçlarının olmamasıdır. Oysa bir yıllık bitkilere her yıl emek vermek gerekir. Bu sistemle yem için emek vermek gerekmez, tavuklar kendi yemleri için kendileri çalışır. Tavukların bahçesine yakın bir buğday tarlası, meyva bahçesi veya sebze bahçesi varsa tavuklar buralardan yararlanabilir. Buğday hasadından sonra tavuklar tarlaya salınırsa dükülen tahılı yerler. Böylece tavuklar kimsenin işine yaramayacak dökülen tahılı yiyerek kendileri için bir kaynağı değerlendirir. Meyva bahçesinde, yaşam evrelerinin, topraktaki kısmında olan zararlı böcekleri tavuklar yiyerek zararlı böcekleri kontrol altında tutarlar. Tavuk ve meyva bahçesi arasındaki işbirliği, pemakültürün sürekli  geliştirmeye çalıştığı  karşılıklı yardımlaşmaya dayanan işbirliğidir. 

Aynı işbirliği sebze bahçesi ve tavuk  için de geçerlidir. Buna ‘tavuk traktörü’ adı verilir -Bu yüzlerce tavuğun pulluk y ada saban önüne bağlanması anlamına gelmez. Tavukların doğal davranışları gagalama ve eşelenmelerinden faydalanmadır. Böylece yabani otlar ve zararlı böcekler kontrol altına alınır. Tavuklar bir süre küçük bir alanda tutulur. Bunun için ya çevreleri çitle çevrilir veya taşınabilir telle çevrilmiş bir kutunun içinde tutulur. Bir kaç gün gibi kısa bir zamanda bulundukları yeri temizler, gübreler ve besin ihtiyaçlarını büyük oranda karşılarlar. Tavukların ekin tarlasıyla, meyva bahçesiyle ve sebze bahçesiyle ilişkileri, permakültürün iki prensibine daha örnektir. Birincisi, her ihtiyaç bir kaç yönden karşılanmalıdır. Biz de tavuklarda olduğu gibi besinlerimizi çok yönlü elde etmeliyiz. Dünyada besin ihtiyacı başlıca dört bitkiyle sağlanmakta; pirinç, buğday, mısır, patates. Değişen şartlar, mesela küresel ısınmayla bu besin maddelerinde azalma durumunda etkilenmemiz çok fazla olacaktır. Bunun için beslenmedeki ana besin maddelerini çok fazla artırmalıyız. İkinci prensip ise; her bitkinin, hayvanın ve binanın birden çok fonksiyonu olmalıdır. Bitkilerin çoğu veya hayvanlar birden çok ürün verirler. Gagalama ve eşeleme bir ürün olarak görülmelidir. Özenle seçilen hayvan ve bitkilerle, elde ettiklerimiz daha fazla çeşitlilikte olur. Tavuk besini olarak kullanacağımız bitkilerden biride katır tırnağıdır. Tohumlarıyla sadece tavuklara yem sağlamaktan başka toprağın veriminide artırır. Havadan nitrojen alarak topraga verir. Ayrıca atlara ve sığırlara kışlık yem, yakıt ve tüm yıl açan çiçekleriyle ( İngiltere’de) arılara besin kaynağı olduğu gibi bizimde göz zevkimize hitap eder. Biz büyük yumurta üreticileri gibi tek bir ürün peşinde değil, daha fazla ürün peşindeyiz. Permakültür bu yönüyle, kılasik tarımdan daha üstündür. Ana ürün daha az olsad a, toplam kazanç fazladır çünkü biz aynı zamanda birden fazla ürün elde ediyoruz. 

BİRLEŞTİRİLMİŞ KÜMES VE SERA

Permakültür sisteminde kümes mümkün olduğunca yöresel üretilen malzemeyle yapılır. Bir fıçıda çatıdan akan yağmur suyu biriktirilir. Bütün yıl tavukların su ihtiyaçlarını karşılayamasa da yağmur suyunun fıçıda biriktirilmesi ile çok düşük enerjiyle, su elde edilir. Gerekli olan sadece bir fıçıyla, yağmur borusudur. Olduğu yerde kullanıldığı için pompaya da ihtiyaç yoktur. Eğer şebeke suyu kullanılıyorsa kısa zamanda kendi kendini de ödeyecektir. Kümesimizin özelliği, güney duvarına yapılan seradır. Geceleri tavukların vücut ısısı serayı ısıtır, soğuk kış sabahları sera tavukların ısınmasını sağlar. Ayrıcada tavukların solunum yoluyla verdiği karbondioksit bitkiler tarafından alınır. Her iki metod karşılaştırıldığında ortaya çıkan model: Çalışma = sistem tarafından ihtiyaç giderilmez, Kirlilik = ürünler sistem içinde kullanılmaz. Kafes sisteminde sürekli enerji kullanımına ihtiyaç duyulur. Bu bağımlılık permakültür sisteminde bir çok fonksiyonun birlikte işlemesiyle elenir.

Kafes sisteminde tavukların ürettiği sıcaklık, karbondioksit ve gübre kirlilik olarak görülürken permakültürde yararlı ürünler olarak görülür. Sistemdeki çeşitlilik tüm  ürünlerden yararlanılmasını mümkün kılar. Tavuk, sera, buğday tarlası, meyva ve sebze bahçesinden  oluşan sistemde değişik kısımlar işbirliği içindedir. Sadece tek kültürden oluşan kafes sisteminde işbirliği yoktur. Bu çeşitlilik ancak küçük ölçekli olunduğunda mümkündür. Yüz binlerce tavuğun bir arada tutulduğu bir yerde büyük ölçülerde yem alınmasından başka çıkar yol yoktur. Tavukların bahçeye salınması da imkansızdır. Yağmur suyunu biriktirmek için çatının kullanılması örneği de başka bir permakültür prensibidir. Gerçekte enerjiyi üretmek mümkün değildir, sadece enerjiyi bir biçimden başka bir biçime çevirebiliriz. Sınırsız olan güneş enerjisini başka kullanım alanlarına çevirmek tamamen kazançtır. Oysa ki fosil yakıt kullanımı sadece zarar ve kaybetmedir. Güneşin sayesinde yağmur, rüzgar ve tüm canlıların enerjileri var. Serayı ısıtmak için elektirik veya gazyağı kullanmak yerine tavukların kendi vücut ısılarının kullanılmasıyla biyolojik bir kaynak değerlendirilir. Bir ihtiyaç biyolojik kaynak kullanılarak karşlandığında, fosil yakıtlara veya madenlerden çıkarılan minerallere gerek kalmaz. Burda en büyük kazanç tüm enerjinin güneşten gelmesidir. Petrol, kömür ve diğer hammaddelerin hisse senet değerlerinin değişmesinden etkilenmeden, güneş enerjisini hem biz hem de bizden sonraki nesiller sonsuza kadar kullanırız.

BÖLGESEL DENGE 

Permakültür büyük ölçüde planlamayı kapsar. Uygun ilişkileri ortaya çıkarabilmek için her şeyin doğru yerde olması önemlidir. Kümes tarlanın veya meyva bahçesinin yanındaysa, işbirliğinin sağlanması için kapıyı açmamız yeterlidir. Kümes ve sera yanyanaysa ısı ve gaz değişimi sağlanır. Günümüzde ekili alanların veya bahçelerin düzenlenmesinde, nasıl işleyeceğinden çok göz zevkine önem veriliyor. Permakültür prensipleriyle yapılan bir düzenlemede başlıca hedef mümkün olan üretimi sağlamak, kendi koşullarıyla yaşaması ve sürdürülebilir olmasıdır. Bu eko sisteme benzeyen tasarım göz zevkinede hitap eder. Serbest dolaşan tavuklar için büyük bir sistemi düşünün; nasıl kokar? Nasıl görünür ve duyulur? Bir fabrikayla, süs bahçesini karşılaştırmak gibi değil mi? Aslında bir süs bahçesi kurmakla, serbest dolaşan tavuklar için tavuk bahçesi kurmak aynı benzerliktedir. İkisi de planlanırken; yan yana birlikte iyi gelişen bitkiler seçilir, bitkilerin yeterli ışık ve su almaları, çiçek açıp meyva vermeleri için toprağın ve iklimin uygun olması önemlidir. Hatta ikisindede aynı bitkiler seçilebilinir, süs bahçesinde süslü görünüşü için seçilen bir bitki, tavuk bahçesinde de tohumu için seçilir. Permakültür ilkelerine göre planlanan bir alan aynı zamanda etiktir. Kafes içindeki tavukların hayat şartlarını iyileştirmek imkansızdır. Permakültür sisteminde ise hayvan dostu olmak kolaydır çünkü çıkış noktası hayvanların serbest yem aramalarına ve hayvanların doğal davranışlarını bir hediye olarak görmeye dayanır. Hayvan haklarını savunmada pemakültür tekel değildir ama hayvan hakları temel öğelerindendir ve hayvanlara sadece acımayla yaklaşmak sınırlayıcıdır. 

ŞEHİR 

Şehirlerde tarım yapılması inandırıcı gelmiyor ama enerjinin şimdikinden de fazla pahalı olacağı zamanlar şehirde yaşamın devamı, bunu yapmamıza bağlı. Şehirlere sadece yiyecek transportu için çok büyük miktarlarda enerji harcanıyor. Yaşadığımız yerde mümkün olduğunca kendi yiyeceğimizi üretmek zorundayız. Parklar bu gelişme için uygun yerler. Parklardaki ağaçların yanı sıra, meyva ve kuru yemiş veren ağaçlar dikilebilir ve parklar dinlenme alanlarımız olduğu gibi yiyecek elde ettiğimiz yerler de olur. Belediyelerden kiralanan toprak parçalarında sebze yetiştirme de bir başka örnek şehir hayatındakendi geçimini sağlamak için. Şehirlere üç boyutlu baktığımızda daha fazla tarım olanakları olduğunu görürüz. Binaların duvarlarına meyva veren sarmaşık türü bitkiler ve meyva ağaçları dikilmesi, balkonlar ve düz çatılar tarımın çeşitli düzeydeki şehir versiyonudur. 

Güneydeki duvarlar bir çok meyva ağacı için idealdir, özellikle de şeftali gibi hassas olanlar için. Hatta cüce boyutlarda olan ağaçlar saksıda yetiştirilebilir. Bazı erik çeşitleri kuzey duvarına yakın yetişebilir. Bunlar yaban çileği, yaban üzümü gibi bitkilerle karıştırılarak gölge alanlardan fayda artırılabilir. Gölge olan alanlar, duvarları beyaza boyama veya ayna yerleştirmeyle aydınlanma artırılabilinir. Alışkın olduğumuz tüm sebze ve meyvaları şehirde yetiştirebiliriz. Eğer enerji kaynaklarını oldukları yerde iyi değerlendirirsek, bazı ekzotik çeşitleri bile yetiştirebiliriz. Toplam ihtiyacımızın ne kadarını şehirde yetiştirebileceğimizi tam bilmiyoruz ama bir çoklarının düşündüğünün tersine daha çok ürün elde edileceği kesin. Apartmanda oturanlar küçük balkonlarında veya apartmanın arka bahçesinde yiyeceklerinin bir kısmını yetiştirebilirler. Tabii ki aile tüketiminin ancak küçük bir kısmını karşılar ama yetiştirdiklerinin hem ekonomik hemde kalite olarak bir değeri vardır. 

Yeni toplanan sebzelerle günlerce önceden toplanıp satılan sebzeler arasındaki kalite farkı çok büyüktür. Bundan dolayı yakın çevrede yetiştirilenler, miktarlarından çok besin değerleriyle önemlidir. Bu özelliklede salata yapılan yeşil sebzeler için geçerli. Çok küçük alanlarda yetiştirilen marul çeşitleri var, örneğin ‘salad Bowl’ bir seferde tüm marul sökülüp çıkarılmaz, yaprakları toplanır. Başka marul çeşitleri tercih edildiğinde de saksılarda yetiştirebilen cüce türler seçilir. Yapraklı sebzelerin çoğunluğu kesme-biçme yöntemiyle yetiştirilebilinir: tohumlar ekilip bitki büyümeye başladıktan sonra, büyüyen dallar dibinden kesilir ve yeniden büyümeye bırakılr. Bu işlem tekrarlanılınarak elde edilen yeşillik, olgunlaşıncaya kadar beklenip toplanan yeşillikten daha fazla olur. Tohumların çimlendirilmesi evde yapılan tarıma başka bir örnektir, fasülyenin tüm çeşitleri, bezelye, mercimek, ayçekirdeği, alfa alfa, buğday gibi çeşitli tahıllar çimlendirme için uygundur.

Çimlendirilen tohum filize dönüştüğünde, besin içeriğinin sindirimi daha kolaylaşır, böylece aldığımız besin miktarı artar ve ayrıca filizlerin tazeliği ve vitamin miktarıda kuru gıdalardan daha yararlıdır. Sarmısak gibi bitkiler ekim alanları küçükde olsa ekonomik yarar sağlar. Kekik ve rosmarin gibi güneş seven baharat bitkileri balkonun güneyinde yetiştirilir. Nane , citron melis gibi gölge seven otlarda balkonun kuzey tarafında yetiştirilir. Baharat otlarının taze tüketilmeleri, iyileştirici özelliklerinden ve tatlarından daha fazla faydalanmamızı sağlar. Şehrin bazı bölgeleri  hava kirliliğinden dolayı ekime elverişli olmayabilir. Permakültür içinde ağırlık noktası, bireylerin ve küçük grupların insiyatiflerini kullanmaları olsada, bu tür bölgeler için siyasi kararlarlarla efektif sonuç alınır. Kurşunsuz benzinin fiatı düşürülünce, bir çok yerde kurşun seviyesi tehlikeli boyutun altına indi. Kurşun kirliliğinin sorun olmaya devam ettiği yerler, daha çok toprağa yakın kısımlar. Balkonlar ve sokağa yakın olmayan iç bahçelerde tarım yapmak uygun. Kurşun miktarını ölçmek için toprak ve yaprak analizi de, kuşku duyulan yerler için yapılabilinir.

Bitkilerde iyi olan bir şey de, zehirli maddeleri almada sınır koyma yetenekleri. Bundan dolayı şehirde yetişen sebzeleri yemek, şehir havasını solumaktan daha tehlikeli değil. Ama kirlilik topraktaki mikroorganizmaları öldürdüğü gibi toprağın verimini de düşürür.

YAŞAYAN EV 

Evin kendi içinde bir enerji sistemi vardır ve permakültürde kurduğumuz sistem fosil yakıtların yutulması yerine, güneş enerjisini depolamaktır. Buda genellikle pasif güneş ısısı sistemiyle olur. Teknik araçlara gerek kalmadan evin ısı ihtiyacını direk güneşten alabilmesi, evin yapımı ve biçimiyle olanaklıdır. Evin pasif güneş enerjisini alacak şekilde yapımı oldukca kolay. Geleneksel ev yapımından % 5 daha pahalı ama düşük ısınma masrafıyla, beş yıl içinde fazla olan masrafını geri öder. Var olan bir evi pasif güneş enerjisi alacak şekilde tadilat yapmak zordur ama yinede bir çok şey yapılabilinir. Hava akımı olan yerleri kapatmak, basit ve az çalışma gerektirmesine rağmen büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlar. Bir diğer yöntemde evin dış duvarının izalasyonudur. Güneş enerjisinden faydalanmanın bir yoluda, evin güney tarafına camlı bir dış oda yapmak. Bu mümkün değilse, evin en çok güneş alan tarafına veya çatıya yapılabilir. Bu hem ekim yapacak bir yer sağlar hemde  kümesle sera arsındaki enerji alışverişine benzer. Kışın dış odanın sıcaklığı eve çekilir, yazınsa dış odada yükselen sıcaklık evin kuzey duvarının serin havasını çekerek evin soğumasını sağlar. Camlı dış odada tarım yapılarak, evin fazla ısısı yiyeceğe dönüştürülür. 

Binaların enerjinin verimli kullanımında, bitkilerde kullanılır. Binanın kuzey duvarında yetişebilen sarmaşıklar, kışın evin ısı ihtiyacını azaltır. Sarmaşık küçük hayvanlarıda korur, duvar tuğladan yapılmışsa dökülüp bozulmasına engel olur. Binalarda canlı bitkilerin kullanılmasına ‘biotektur’ adı veriliyor, yenilenemeyen malzeme yerine biyolojik malzeme kullanmanın başka bir şeklide bu yöntem.Piyasadaki  malzemeler kullanıldığında nereden geldiğini bilmeli ve seçtiğimiz malzemede doğayı ve insanı düşünmeliyiz. Fazla enerji kullanılan aliminyum gibi malzemeler, işçilerde kansere yol açan bir kısım mineral yün, titaniumdioksitli boyalar ( tehlikeli olmasalarda  üretimleri çevre kirliliğine yol açar) kaçınmalıyız. Hepsinin altarnatifini bulabiliriz. Örneğin yün ve mantar gibi doğal izalasyon malzemesini çürüme, yangın veya farelere karşı  boraksla koruyabiliriz. (Ünzile’nin notu:”boraksın nasıl kullanılacağı yazılmamış”)

Su şebekesinde olduğu gibi kanalizasyon sistemi de şehirlerde büyük problem. Var olan kaynaklar iyi kullanıldığında problemi azaltmak için bir çok şey yapılabilinir. Kanalizasyon borularında, yağmur suyu, lavobolardan ve küvetlerden gelen gri su, toaletlerden gelen siyah su karışmakta. Musluktan akan sudan daha temiz olan yağmur suyu, içme suyu olarak kullanılabilir. Gri su ise toalet sifonunda, bitkilerin sulanmasında ve besin katkısı olarak kullanılabilir. Üçünü ayırma yoluyla ve herbirini uygun olan alanlarda kullanmakla, şehirdeki su kullanımı azaltılır. Bunun için yapılacak tesisat işinin masrafı, var olan sistemin masrafının yarısıdır. Kırsal alanda yağmur suyu tüm ihtiyaçları karşılar. İngilteren  çok daha fazla kurak iklime sahip Avusturalyada bir çok çiftlik yağmur suyunu değerlendiriyor. 

Tuvalet suyunun temizlenmesi için bir çok saz yataklarından geçmesi gerekir. Saz ve diğer su bitkilerinin; organik atıkları, hastalık yapan organizmaları ve hatta ağır metaller gibi kimyasal atıkları yok etme kapasiteleri vardır. Saz yatakları hem evlerden hemde endüstriden gelen atıklar için kullanılmakta. Var olan sistemde kullanılan su arıtma tesislerine göre daha az yer kaplar ve hatta plastik depolarda kurulabilinir. Kanalizasyon atıklarını sorun olarak görme yerine yaralanılacak bir olanak olarak görmeliyiz. Bir çok değerli organik madde ve bitki besin olacak maddelerle doludur. Kurtulmamız gereken bir şey olarak görmeye devam ettiğimiz sürece, suni gübre üretmek için fosil yakıtlara olan bağımlılığımız sürer. Denizleri kirletmeyede devam ederiz.

Kompost tuvaletleri geliştirmek daha güvenli duruma getirmek için çok ilerleme sağlandı, saz yataklarıylada birleştirilince tam bir kanalizasyon sistemi elde edilir. Kağıt, cam, metal gibi malzemelerin geri dönüşüm için ayrıştılıp toplanması, şehirlerde nüfus bir alanda tolandığı için, kırsal kesimden daha kolay. Bu daha az enerji harcanması demek. Fakat geri dönüşüm üçüncü elde yapılmalı, ilk elde yapılacak olan tüketimi azaltmak olmalı. İkinci elde yapılacak olan geri kullanım olmalı örneğin; tekrar kullanılabilen şişeler, fazla enerji harcanmasını gerektiren camın toplanıp eritilmesinden daha az enerji gerektirir ve daha fazla iş olanağı yaratır. Bu alandada politik yaptırımların önemi var. Örneğin USA Oregon da içecekler sadece tekrar kullanılan şişelerde depozito karşılığı satılmakta. Benzeri bir kanun Avrupadada uygulanmalı. Şimdilik şehir elektiriği fosil yakıtlardan sağlanmak zorunda ama elektirik kullanımı daha efektif olabilir. Elektirik santrallerinde fosil yakıtlardan elde edilen elektirikten başka, oluşan fazlalık ısıdan yararlanılabilinir. Elektirik santralinin yakın olduğu yerleşim bölgelerinde, fazladan oluşan ısı, merkezi ısıtma sistemi olarak kullanılabilinir. Bunun gerçekleşmesi ancak yerleşim yeriyle, elektirik santralinin arasındaki mesafe az olursa mümkün. 

En iyi enerji kaynağı tasarruf edilen enerjidir, tüketimi azaltan tüm yöntemler örneğin; düşük enerji lambalarının kullanımı ve az enerji kullanan elektirikli aletlerin kullanımı,  ekonomik olduğu gibi elektirik üretimiyle oluşan kirliliğide azaltır. Yukarıda bahsedilen fikirlerin hepsi sürdürülebilir bir yaşam yaratmada oldukca yeterli ama belediyelerin ve enerji şirketlerinin negatif ilgisizlikleri karşısında, bireylerin ve ailelerin yaptıklarından daha fazlası gerekiyor. Bunun çözümü, yerel alanlarında insanların kendi örgütlenmelerini kurmaları. Bu da Avrupanın değişik yerlerinde, tüm Dünyada başladı bile. 
BAHÇE
BAHÇE PLANLAMASI 

Permakültür için şehirler kuşkusuz bir meydan okuma. Banliyölerin ve kırsal kesimin şartları daha iyi çünkü şehirde olanaklı olanlar, buralarda da geçerli artı bahçelerin verdiği büyük imkanlar var. Bahçe planlaması yapılırken permakültürün en değerli prensibi belki de bahçeninin kuşaklara(bölümlere) bölünmesi. İnsani aktivitelerin en fazla olduğu yerlerde, en çok iş gerektiren  bölümlerin yerleştirilmesi esas alınır. ‘En iyi gübre bahçıvanın gölgesidir’ sözüne rağmen, genellikle evlerin yakınına çiçekler dikilir, sebze bahçesi ise evin en uzak ve görünmeyen yerine yapılır. Her gün görülecek yerde olan sebzeler daha iyi gelişir. İhtiyaçları zamanında farkedilir, solmadan sulanırlar, yabani otlar daha sık temizlenir. Ayrıca göz önünde olan sebzeler daha çok yenir. Sebze bahçesinde toplanmayıp çürüyen sebzeleri görmek üzüntü verir.

Bazen günlece sebze bahcesine kimsenin bakmadığı zamanlar vardır, olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmiş sebzeler görülmez. Bazen de bilinmesine rağmen yağmur yağdı, çocuklar ağlıyor, yemek pişirilecek bahaneleriyle insanlar evden uzak sebze bahçesine gidemezler. Kapıdan bir dışarı çıkılsa her şey çok kolaylaşacaktır. Mutfak penceresinden görülen sebze bahçesinden alınan ürün fazladır. Bu yüzden sebzelerin evin yakınında yetiştirilmesi daha fazla verim için gereklidir. Sadece seçim yapmak gerekiyor; aynı çalışmaya daha fazla yiyecek veya aynı miktarda yiyecek için daha az çalışma.

Kuşaklara bölme böyle basit ve etkili işler. Bahçenin görünüşünün önemli olmadığı anlamına gelmez bu yöntem. Bir çok sebze kırmızı mangold, kıvırcık marul, bir çok baharat otu dekoratiftir. Aynısefa çiçeği ve tere çiçeği gibi bir çok çiçek yenilebilir. Sebzeler ve çiçekler bir arada daha iyi yetişirler ayrıca olanaklar ölçüsünde fazla çeşitlilik iyidir. Bazı sebze ve çiçekleri birlikte yetiştirme çok elverişlidir. Örneğin kadife çiçeği (tagates) domateslere zarar veren nematode (bir çeşit kurt) ve yaydığı kimyasallarla bazı yabani otları (convolvulus arvensis, aegopodium podagraria) saf dışı eder. Yararlı bir bahçe yaratırken, bitki seçimini kadar, bahçeye verilen biçimde önemlidir. Le potager, fransız mutfak bahçesinin özelliği, sebzelerin arajmanı mideye olduğu kadar gözede hitap eder. Sebze ve çiçeklerin birlikte iyi düzenlendiği bir tarh, çiçek tarhı gibi güzel ve sebze karığı kadar yiyecek verir. Çok çeşitli yıllık ürün aynı yerde yetiştirildiğinden, hasat ikiye katlanır. Kuşaklara ayırmadan başka bahçe kesimlere (sektör) de ayrılır. Burda amaç bitkilerin yerlerinin, dış şartlar dikkate alınarak seçilmesidir.

Bunlardan bir kısmı iklime bağlı etkenlerdir; güneş, rüzgar, ayaz gibi. Diğerleri de insanlara bağlı etkenlerdir; güzel bir görünüş veya komşuların hoşlanıp hoşlanmaması gibi. İklim etkenleri bahçede mikroiklim yaratır. Güneş ışığı, rüzgar, nem, sıcaklık durumu değerlendirilerek yer seçimi yapılmalıdır. Bahçenin farklı yerlerine erişen ışık durumu, hangi bitkilerin nerede daha iyi gelişeceğiyle ilğili önemli bir faktördür. Güneş, bahçenin değişik kesimlerindeki, sıcaklık derecesini farklı etkiler. Duvar gibi yapılarında sıcaklığı depolama özellikleri vardır. Güneye bakan bir duvar hassas bitkiler için uygun bir mikroiklim yaratır. Açıkta olan bahçeler ve villa bölgelerinde villalar arsında oluşan rüzgar tüneli, rüzgarın etkili olduğu yerlerdir. Bu tür yerlere, doğru bitkilerin seçimi ve bahçeye verilen biçim önemlidir. Rüzgara dayanıklı meyva veren küçük ağaç ve çalılar, kuru kabuklu meyva ağaçları, frenk üzümü çalısı gibi bitkiler bir çok kullanım alanları içinde, çok iyi bir rüzgar korunağıdırlar.

Ağaç dikmeden veya değiştirmesi sonradan zor olan bir şeyi yapmadan, bir yıl bahçe gözlenip tanınmalıdır. Değişik mevsimlerde nereler aydınlık ve gölge, neresi rüzgarlı, neresi rüzgar almıyor. Baharda nerede kırağı oluyor? Genelde ağaç ömrü insanınkinden uzundur. Agaç dikmede acele edip sonradan pişmanlık duymaktansa, bir yıl gözlemleyip, değerlendirme yaptıktan sonra en uygun yere dikim yapılmalıdır. Bahçeciliğe yeni başlayan biri, önce küçük bir bölümden başlamalı. Bakamayacağı kadar büyük alanda tarım yapmaya kalkmak çok sinir bozar ve yıpratır. Bahçe işi bir görev gibi hissedilir ve hiç bir şey istendiği gibi olmaz. Gerektiği kadar ilgi gösterilen küçük bir alan, büyük bir alanın veremediğini verir. Alanın ne küçüklükte olacağı bir çok faktöre bağlıdır; insanın zamanı, ne yetiştirmek istediği vb. Ama üç metre yerde yapılan üç yoğun ekim, mutfağa yeterli ürünü verir. Ekim yapılmayan alan yeşil gübre için, örneğin yonca (medicago sativa) değerlendirilir. Yabani otların yayılmasını kontrol altına aldığı gibi toprağın verimini artırır. İlk ekim denemesinden sonrada bahçede ekilecek yerlerin toprağı iyileştirilmiş olur.
TEMBELLER IÇIN BAHÇE 

Yenilebilir bir sürü çok yıllık bitki bahçede yetiştirmeye uygundur. Meyva ve kabuklu yemiş verenlerin dışında çok yıllık sebzelerde var; enginar, kuş konmaz, perennial broccoli, çeşitli soğanlar,  hindiba çeşitleri bunlardan sadece bazıları. Genelde baharat olarak kullanılan bitkilerde, sebze ve özelliklede salata olarak kullanılabilir. Bunlardan bir kaçı; oğul otu (melissa officinalis) rezene ve değişik türde nane çeşitleri. Çok yıllık bitkilerin çoğu yerlidir. Bahçede yabani bitkilerin yetiştirilmesinin olumlu yanı orada yetişmek istemeleridir. Binlerce yıllık evrimleri onları yerel koşullara uygun hale getirmiştir. Ekimini yaptığımız bir çok bitki dünyanın başka yerlerinden gelmiştir, yaşamaları için çok özen gerekir ve aslında onlara yabancı bir ortamda ürün verirler. Yerli bitkilerin ekimini yapmak doğayla birlikte çalışmaktır, aksi doğaya karşı çalışmadır. Bitkileri bizim istediklerimizi vermeye zorlamak yerine bize verdiklerinin kıymetini bilmeliyiz. Bu çatışma yerine işbirliğini seçmektir. Böylece hem yerli ekoloji koruruz hemde kendi yaşamımızı kolaylaştırırız.

Yerli bitkilerin fazla emek harcanmadan ‘yabani ot gibi’ büyümeye yatkınlıkları vardır. Bir çok böceğe ve mikro organizmaya sorun yaşamadan ev sahipliği yaparlar çünkü bir birleriyle uyum sağlamışlardır. Çok yıllık bitkilerin bir diğer olumlu özelliğide ilkbaharın başında yeşerirler. Kışı toprak altında kök veya yumru olarak geçirirler, bahar geldiğinde bir sürü yaprakla topraktan fışkırmaya hazırdırlar. Tam bu zamanda bir yıllık bitkiler ya henüz ekilmemiş tohum halinde yada küçük saksılarda filiz halindedirler. Kışın çok yıllık bitkiler solduğu zaman, hasadı yapılan bir yıllık bitkiler vardır, örneğin yeşil lahana, brüksel lahanası, kök bitkiler ve kış lahanası. Çok yıllık bitkilerle bir yıllıkları birbirlerini tamamlayacak şekilde ekerek, tüm yıl boyunca ürün alırız.

Bir yıllık bitkiler söz konusu olduğunda, toprağın bellenmediği yöntem seçilir permakültürde. Henry Doubleday Research Assocition tüm ingiliz adalarındaki bahçelerinde, bellemeden sebze üretmeyi denemiştir. Alınan sonuç klasik yöntemdekiyle hemen hemen aynıdır, fakat sonuç yıldan yıla değişebilmektedir. Bu metod daha az çalışma gerektirir, toprağın belle ters yüz edilmesi yerine, toprak dirğenle gevşetilir. Ekilecek patateslerin üzeri saman gibi bir malzemeyle örtülerek,  patates bile bu yöntemle ekilebilir. Belleme yapılmayan  toprakta bazı bir yıllık bitkiler yardımsız kendi kendilerine ekimlerini yaparlar. Kendi kendine çoğalabilen bitkilere örnek; maydonoz, ıspanak ve mangold. Ayrıca yabani yenilebilir bitkiler de kullanılabilinir. 

Belleme yapılmadan ekim yapılan bir bahçede, ekim yapılan karıklara basmamak önemlidir. Genellikle kullanılan bir yöntem, aralarında dar yollar bulunan yükseltilmiş karıklardır. Karıkların genişliği her tarafından ulaşılacak kadar olmalıdır, böylece ayak basmadan sebzelere ulaşılır. Bu yöntemle 120 cm genişliğinde karıklar ve 50 cm genişliğinde yollar yapılarak çok iyi işleyen bir sistem oluşturulur ama alanın nerdeyse üçte biri dar yollara ayrılır. Bu oranlar anahtar deliği şeklinde karıklar yapma yoluyla iyileştirilebilir. Ortadaki bir noktadan veya ana yoldan içeri doğru küçük anahtar deliği şeklinde yollar düzenlenebilir. Anahtar deliği şekli verilmiş karıkların ortasında veya ana girişte durulduğunda sebzelere sorunsuz yetişilebilinir. Burada en çok bakım gerektiren ve uzun süre hasadı yapılan yapraklı bitkiler ekilir. Biraz ilerisine ve yine ulaşılabilen yere daha az bakım gerekenler ekilir. En uzağa da sadece ekilip, hasat zamanı toplananlar ekilir. En uzaktaki bölüme yetişmek zor olsa da kuru havalarda üzerine basılmasında sakınca yoktur. Bazı yerlere konulan taşların üzerine basılarak hava durumu ne olursa olsun her tarafa erişilebilir. Anahtar deliği şeklindeki karıklar pratik olmalarının yanısıra görünüşleri düz karıklardan daha güzeldir. Bundan dolayı süs ve yiyecek bitkilerin birlikte ekildiği tarım şekline elverişlidir.

Yabani otların gelişmesini önlemek, nemi korumak, toprağı yağmurve güneşten korumak için toprak üstüne yayılan malzeme her şey olabilir. Örtülen malzeme çürürken aynı zamanda toprağı zenginleştirir. Her tür toprak örtme yöntemi permakültüre uygundur. Doğal durumda olduğu gibi toprak kendi haline bırakılır ve daha az iş gücü harcanır. Yeni arazi açmak içinde belleme yerine toprak örtme yöntemi kullanılabilir. Böylece var olan otlara ışık gelmesi engellenerek yok edilirler. Bu amaç için siyah plastik torba kullanımı iyi sonuç verir. Tabi ki yeni torba almak yerine kullanılmış olanlar tercih edilmeli. Karton, eski halı ve kilimlerde kullanılabilinir. Topraktaki yabani otların yok olması bir ekim sezonudur ama hemen ekim yapılmak isteniyorsa ve otlar çok kuvvetli değilse örtülen malzemenin arasından da ekim yapılır. Tabi ki toprağın üzerini kaplama yönteminde tüm yabani otlar yok edilemez ama miktarları kontrol edilebilecek bir seviyeye düşer. Aslında biraz yabani ot çeşitliliği artırır ve bahçenin eko sistemi için iyidir. Kara hindiba gibi yabani otların kökleri çok derindedir ve mineralleri çeker, köküne dokunmayıp sadece yapraklarının koparılıp, toprak örtmede kullanıldığında hem toprağa besin verilir hemde kökü ‘ besin pompası’ olmaya devam eder. Ayrıca bu yabani ot yenilebilir otlardan. Sarmaşık türü yabani otlar toprağın üzerine kapattıgımız malzemenin arasındanda büyür ama örtü malzemesi kaldırıldığında, kökleri zayıfladığı için kazmaya gerek kalmadan, kolayca çekilip çıkarılırlar.Yerleşmiş bir bahçede fidelerin arası organik olan her şeyle biçilmiş çimen, yaprak, şeritler halinde kesilmiş kağıt gibi örtülür. Böylece yabani ot temizleme yapılmadığı gibi toprağın nemi korunduğu için, sulamada  % 40 kadar azalır. 

ORMAN BAHÇESİ

Robert Hart tarafından tanıtılan ‘orman bahçesi’ permakültür içinde en çok uygulanan yöntemdir. Doğal ormandaki değişik katmanlar gibi bir bahçe düzenlenir: meyva ağaçlarından oluşan bir tavan, bir katman daha alçak boyutta ağaçlar, bir katman kabuklu yemiş ağaç veya çalıları, küçük yemiş türü meyva veren çalılar, bir katman çokyıllık bitkiler, yumrusu, yaprağı ve meyvası yenen sebzeler, tırmanan sarmaşık (asma) türü bitkiler. Bu bahçedekilerin hepsinin birden verdiği, hepsinin ayrı ayrı vereceklerinden fazladır. Bunun da bir nedeni, çeşitlilik verimlidir ve bitkiler daha sağlıklı olur. Diğer nedeni ise orman benzeri bahçe imkanlardan fazlasıyla yararlanır. Değişik katmanlar aynı zamanda yeşermediği için güneş ışığından en iyi şekilde yararlanılır.

İlk baharla birlikte önce baharat yerine kullanılan otlar, sonra çalılar, en sonda ağaçlar yeşerir. Her mevsimde olgun olan bir çeşit vardır ve güneş enerjisinden fazlasıyla yararlanılır. Tüm düzeylerde topraktan da fazlasıyla yararlanılır çünkü değişik bitkilerin kökleri de değişik uzunluktadır ve farklı derinliklerden farklı besinleri alırlar. Böylece toprağın üzerindeki çeşitlilik toprağın altına da yansır. Bazı bitkilerin özellikleri de topraktan besin almak konusundaki üstünlükleridir. Yemediğimiz kesimler tekrar toprakla karışınca, diğer bitkiler de bu besinlerden yararlanır. Seçilen bitkiler birbirlerine uygun olmalı. Tavanı oluşturan ağaçlar az gölge verenlerden seçilmeli, örneğin gölgesinden dolayı kestane, orman benzeri bahçeye uymaz. Bu kestane permakültüre uymaz anlamına gelmiyor sadece orman benzeri bahçede gölgesinden dolayı uygun değildir. 

Çalı türü bitkilere gelince gölgede de gelişirler çünkü çoğunluğu orman ortamına alışıktır. Fındık ve kuş üzümü ormanda da yabani yetişmektedir. Ormana benzetilen bahçede yetiştirilenler aşılanmış olduğundan, yabani olanlara göre daha iyi ürün verirler ama yaratılış özellikleri gölgede de gelişme özelliklerini korurlar. Maydonoz direk güneş alan yerde değil, gölgede iyi gelişir. Bazı maydonozgiller ailesinden bitkiler, kurtcuklar ve yaprak biti gibi zararlı böcekleri yiyen sinekleri kendilerine çekerler. Seçilen sebzeler genellikle çokyıllık ve dökülen tohumlarından yeniden yeşeren bitkilerdir çünkü toprak kazılmaz. Toprağın üzeri organik malzemeyle örtülür. Yabani otlar ve nane gibi yayılma özelliği gösteren bitkiler makasla kesilir veya yağmurdan sonra toprak yumuşayınca elle çekilir. Ürünleri toplama dışında fazla yapılacak iş olmaz. Robert Hart’ın orman benzeri bahçesinde tüm mevsimlerde meyva toplanır, mayısta frenk üzümüyle başlanır ve ertesi yıl kış elmaları depolanır. İlk baharda ve yazın yeşil yapraklı sebzeler sınırlıdır, bunu da geleneksel sebze ekimiyle telafi eder. Ayrıca bir de güneş seven kekik gibi çokyıllık bitkiler için ayrı bir yer düzenlemiştir. 

İdeal bir permekültür bahçesinin reçetesi yok. Her bahçenin biçimi toprağına ve sahibinin isteğine göre biçimlenir. Herkes kendinin ve ailesinin isteklerini, ihtiyaçlarını göz önüne alarak, permakültürün sunduğu çözümlerden istediğini seçer.

Çeviri; Ünzile Tekin 2008, İsveç 

http://permakulturkiye.org/node/9

http://yabanil.net/?p=635#more-635
http://www.mmf.gazi.edu.tr/journal/2000/87_104.pdf
http://www.outdoororacle.com/kronoloji/haber/dogal-malzemelerle-yaratici-fikirler.html
http://www.strawbale.com/strawbale-faqs
http://naturalhomes.org/
http://www.balewatch.com/

Yaşam biçimimizle var olan malum ide­olojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan  adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.

Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesi ve dönüşümü” geliyor.

Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:

“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?”

Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.

Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:

Saman Balyası

Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.

Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…

Tarihi

strohballenpressealtAslında samanın yapı malzemesi olarak kullanılması çok eskilere dayanıyor. Erihada bulunan M.Ö. 8300’e tarihlenen yerleşimin tuğla kalıntılarında saman örneklerine rastlanmış. Fakat kimi antropologlar samanın 40 000 yıldan beri yapı malzemesi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.

Saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımı ise, paketleme makinesinin bulunmasıyla 1890 yıllarında Nebraska’da beyaz göçmenlerin malzeme siparişleri gelene kadar geçici olarak inşa ettikleri yığma saman balyası evlere dayanır. Yığma sisteme Nebraska stili denmesinin sebebi de budur. Bugün hala Nebraska’da saman balyasıyla konutlar, kiliseler, çiftlik evleri, okullar, ofisler inşa edilmektedir.

Dünyada saman balyası

Günümüzde, dünyanın dört bir yanında kırsal çevrelerde saman balyasına olan ilgi, hem ekonomik hem de ekolojik sebeblerden ötürü hızla artıyor. Firmalar arasında, ısı ve ses yalıtımını çok iyi sağladığı ve ucuz bir malzeme olduğu için kullanımı hızla yaygınlaşıyor ve müşterinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konforu da sağlayabiliyorlar. Ayrıca dünyanın bir çok yerinde ekolojik yaşamı benimsemiş bir çok köy ya da topluluk, barınma ihtiyaçlarını bu malzeme ile kolaylıkla giderebiliyor. Duvarlar kolaylıkla onarılabiliyor. Hiç bir alet gerektirmeden, ustası olmayan biri tarafından bile kolaylıklıka inşa edilebilmesinin yanında esnekliğinden ötürü yaratıcılığa da teşvik ediyor.

lastbaleOldukça eğlenceli bir uğraş olan saman balyasından ev yapımı hakkında yurt dışında her yaştan insanın katıldığı onlarca atölye açılıyor. Saman balyasından evlerle ilgili çeşitli topluluklar kurulup, tanıtımı ve yaygınlaşması için çaba gösteriliyor. Şu adreste saman balyasından evlerin ülkelere göre ayrılmış listesini görebilirsiniz.

Konuyla ilgili bir çok kitap mevcut. NaturalHomes ve Gre­enHomeBu­ilding sitelerinin derlemiş oldukları konuyla ilgili kitapları inceleyebilirsiniz. Ne yazık ki bu konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir kitap bulunmuyor.

Türkiyede ise saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımına dair girişim yok denecek kadar az. Türkiye gibi bir coğrafya için oldukça şaşırtıcı bir durum. Betonlaşma, kırsal alanın hem ekonomik hem de ekolojik açıdan giderek yoksullaşmasına neden olurken, Anadolunun bir çok bölgesinde fazlasıyla ulaşılabilir olan bu malzemeye karşı ilgisizliğimiz bir şekilde sürüyor.

Yine de, kırsal çevre için umut verici olan bu malzeme ile ilgili çalışmalar ve uygulanmış örnekler ülkemizde nihayet son 10 yılda görülmeye başlandı. 90’lı yılların sonuna doğru Türkiyenin bilinen ilk deneysel ekolojik yerleşimi olan, fakat bir süre sonra dağılan “Hocamköy” projesinde saman balyasından evler yapılmıştı. Bu deneyim ile ilgili şurada detaylı bir makale var. 2006 yılında ise Buğday Derneği, Beykoz Cumhuriyet Köyünde, “saman balyasından ev” atölye çalışması ve seminerleri düzenledi. Gönüllü 20 kişinin katılımıyla bir ev inşa ettiler. Rastladığım son örnek de İmece evi’nin “saman evi”. Evin fotoğraflarını ve ekolojikev ile yapmış oldukları söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Türkiyede saman balyasına ilişkin deneyimler ne yazık ki bunlarla sınırlı. Ama yine de yeşil düşüncenin henüz yaygınlaşmaya başladığı şu dönemlerde bu malzemenin gerektiği ilgiye kavuşacağına şüphem yok.

Artıları eksileri

Peki yapılarda saman balyası kullanımının artıları eksileri nelerdir? bunlardan söz etmek istiyorum.

+ Harika bir yalıtım malzemesidir.
Saman, diğer yalıtım malzemelerine oranla 3 kat daha iyi yalıtım sağlayabiliyor. Isıtma ve soğutma maliyetinde %75′ oranında tasarruf edilebiliyor . Ayrıca ses yalıtımını da çok iyi sağlayan bir malzeme. Şuradan yalıtımla ilgili detaylı verilere ulaşabilirsiniz.

+ Çevreye zarar vermez.
Çimento, tuğla gibi malzemelerin üretimi ve nakliyatı yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Fakat saman, güneş enerjisi ile oluşan, her yıl elde edilebilen sürdürülebilir bir malzemedir. Tahıl üretimi yapılan her yerden kolaylıkla temin edilebilir, balyalanması için düşük enerjiye ihtiyaç duyar. Çevreye karşı hiç bir zararı yoktur, yapılar yıkıldığında toprağa karışır. Hatta kompost olarak kullanılabilir. Üstelik saman balyasının yapı malzemesi olarak değerlendirilmesi, gereksiz görülen samanların yakılmasıyla oluşan gaz salınımını hafifletir.

+ Sağlıklı bir malzemedir.
Doğal bir malzeme olduğundan zehirli maddeler içermez. Ayrıca saman balyası evler nefes alabilen yapılardır. İçerideki hava kalitesi bu yüzden daha yüksek olur.

+ Ekonomiktir.
Saman balyası ile yapılan evlerin maliyeti çok düşüktür. Isı izolasyonu sağladığı için, uzun vadede  ısınma maliyetini de düşürür. İmece evi balyaların 1TL’ye bile bulunabileceğinden söz ediyor.

+ Hem kolay hem de eğlencelidir.
Saman balyası ile yapı inşa etmek için usta olmanıza gerek yoktur. Esnekliği ve kolaylığı, çevremizi kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlama imkanı verir. Yapı süreci, el becerimize ve yaratıcılığımıza hitap eden ayrıntılar içerir.

Eksiler ise şunlar:

- İyi sıvanmadığında sudan etkilenme riski var.
Saman balyası sudan etkilenebilen bir malzemedir. Yapıda kullanılacak malzemenin sudan korunması gerekir. Fakat yapının çatı sistemi ve sıvası iyi ise sudan asla etkilenmez. Su konusu ile ilgili şurada detaylı bir makale var.

Sorular

Bunlar dışında strawbale.com konuyla ilgili sıkça sorulan soruları listelemiş. Benim gözüme çarpan başlıklar yangın riski ve böcek sorunu.

Bir telefon defterini yakamayacağımız gibi sıkıştırılmış samanın da alev alması zor olduğu ve yangına karşı direnci olduğu söyleniyor. Böcek konusu ise aslında sıvama ile alakalı. Doğru yapıldığı takdirde böceklerin evinizi yeme riski yok. Sıvada kerpiç kullanılacaksa karışıma böcek kovucu etkisi olan bitkiler karıştırılarak evler böceklerden korunabiliyor.

Yapı teknikleri

Saman balyası ile çok farklı yapılar inşa edilebilir fakat, Saman balyasının taşıyıcı ya da duvar görevi görmesi bakımından iki farklı kategoride incelenebilir.

Yığma sistemi

Temel oluşturulduktan sonra balyaların üst üste konmasıyla duvarlar oluşturulur. Bunlar daha sonra gergi telleriyle ya da diğer yöntemlerle sıkıştırılıp çatının yükü gelmeden önce sağlamlaştırılır. Bu sistem daha ekonomiktir. Ancak pencere açıklıkları çok geniş olmamalıdır ve ikiden fazla kat tavsiye edilmez.

Karkas sistemi
Karkas sistemde ise saman balyaları taşıyıcı olarak değil sadece duvar malzemesi olarak kullanılır. Önce taşıyıcılar, yani ahşap, taş, tuğla gibi malzemelerle karkas yapılır; daha sonra saman balyasıyla duvarlar doldurulur. Burada dikkat edilecek hususlar detaylardır. Pencerelerde, kapılarda ve birleşim yerlerinde delik olmaması gerekir. Malzeme ve işçiliğin artmasından dolayı daha pahalıdır ancak yüksek binalar yapılabilir ve geniş açıklıklar geçilebilir.

Uygulanmış  güzel bir örnek

elevatn

2005092520051119

lowimpact1strawall

candlefront

Yukarıdaki ev ile daha fazla detaya simondale.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca NaturalHomes adlı sitenin hazırladığı harita ile dünyada uygulanmış diğer örneklere göz atabilirsiniz.

İnceleyeceğim bir sonraki yapı malzemesi, saman balyasıyla birlikte harika bir uyuma sahip olan kerpiç olacak…

• Yazan: lynx lynx

_MG_3273

Yeryüzünü korumak

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak

Tüketimi ve nüfusu sınırlandırmak

Fazlalığı paylaşmak ya da yeniden yatırım yapmak 

Permakültürün ilk önceliği kendi yaşamlarımız ve çocuklarımızın yaşamları için sorumluluk almaktır. Permakültür tasarımcıları olarak işimiz tüm sistemin temel ihtiyaçları karşılanmadan enerjinin kaybına engel olmaktır. Bu yeryüzünün korunmasını, insanların ihtiyaçlarının karşılanmasını, fazlalığın paylaşılmasını ve tüketimin ve nüfusun sınırlandırılmasını gerektirir. Şu anda varolan yaşam sistemlerinin gelecekte hayatta kalışı rekabet değil işbirliği temeline bağlıdır.

Mollison Permakültür Prensipleri

Gözlem – İyi planlanmamış gereksiz işgücü yerine doğal sistemleri uzun uzun gözlemleyin.

Kaynak – ürün alımına destek olan enerjinin biriktirilmesi. Permakültür tasarımcısının işi ev, yaşam alanı, şehir ya da kırsal alandaki herhangi bir sistemde yararlı enerji birikimini maksimuma çıkarmaktır.

Problem çözümdür – Problem biziz, çözüm de biziz. Permakültürde odak sınırlamaları kaynağa dönüştürmektir.

Kirlilik kullanılmamış kaynaktır – Kaynaklar, sistemin bu kaynakları verimli olarak kullanma kapasitesinin üzerinde sisteme eklenirse, sistemin düzeni bozulur ve kaos olur. Sonuç olarak dengesizlikler ortaya çıkar. Mesela çok fazla gri su ya da çok fazla gübre toprakta fazla besin birikimine yol açabilir; bu da bitkilerin besinlere erişimini engeller.

Sistemin faydalı çıktıları – Tasarım sonucu üretilen, biriktirilen, korunan, tekrar kullanılan ve dönüştürülen enerji fazlasının toplamı. Sistem büyümek, çoğalmak ve bakımı için gereken enerjiyi kendi için sağladıktan sonra enerji fazlası oluşur.

Biyolojik kaynaklar –  Yaşayan sistemlerde kompleksite zamanla artar ve canlılar arasındaki ilişki gittikçe daha birbirini destekler hale gerli. Biyolojik zekayı kullanın ve koruyun.Mesela doğal hayatı, arıları, kuşları, solucanları, bakterileri, öredekleri, tavukları, domuzları, inekleri, örümcekleri, kurbağaları dahil edeceğiniz bütüncül böcek kontrolü. Toprağınızın verimine ve bakımına bu varlıkların doğal yollardan yardımcı olacakları bir plan yapın, böylece insan ve teknolojik iş yükünü azaltmış olursunuz. 

Elinizdeki/yaşam alanınızdaki kaynakları kullanın – Tasarım yapacağınız alanda hangi kaynakların olduğunu ve hangi kaynakların sisteme doğal alarak girdiğini farkedin ve bunları maksimumda kullanın. Mesela, göletlerle, gri su sistemiyle, çatılardan ve yüzeylerden yağmur suyu hasadı yaparak suyu alanda tutmak ve tekrar tekrar kullanmak. Güneş, rüzgar, insan, biyolojik kaynakların kullanımını maksimuma çıkarın.

Bir kalori içeri, bir kalori dışarı – Güneş tüm yaşam süreçlerinin kaynağıdır. Her mevsimde belli miktarda bir büyüme gerçekleşir. Ağaçları ve otları keserek, yabani otları temizleyerek, hayvan (et için inek ve koyun) besleyerek aslında topraktaki mineralleri tüketmiş oluruz. Hasat sırasında kaybolan mineralleri ve besinleri yerine koyacak çözümler bulmalıyız. Mesela, toprak oluşturmak, organik materyallerle compost yapmak, sisteme getirdiğimiz materyallerin yaşam döngüsünü öğrenmek. Arazide mümkün olduğunca çok biyokütle bulundurun.

Enerji Geridönüşümü – Bir sistemin çıktıları o sistemin ihtiyaçlarını gidermek üzere tasarlanır.

Geri dönüş kanunu – Her ne alırsak geri vermeliyiz. Her obje yerine konacak objeyi sağlamalıdır. Döngülerin devamı = sürdürülebilirlik. 

Her ögenin pek çok fonksiyonu vardır – Planlarımıza dahil ettiğimiz her ögenin kaç fonksiyondan faydalanabiliriz? Sisteminize dahil ettiğiniz her elementi öyle bir konumlayın ki pek çok fonksiyonu birden olsun. Mesela, bir gölet serinlik sağlar, ördeklere, balıklara ve su bitkilerine yaşam alanı sağlar ve daha zengin bir habitat oluşturur. Ayrıca sulama, yangından korunma ev ev işleri için kullanılabilecek yağmur suyunu toplar. Bir göletten alınabilecek killi toprak bina, duvar, bank, fırın yapımında ve sıva için kullanılabilir. Meyve veren bir çalı bitki, gıda sağlar, çit olarak kullanılır, yabani hayvanlar için yem ve arılar için polen kaynağıdır.  

Her fonksiyon birden fazla öge tarafında desteklenir –  Önemli fonksiyonların birden fazla öge tarafından desteklenmesi planlanırsa, herhangi bir ögenin o fonksiyonu yerine getirememesi durumunda diğerleri aynı fonksiyonu yerine getirir. Mesela enerji ihtiyacı için farklı enerji kaynaklarını kullanmak.

Ögeleri birbirleriyle ilişkilendirerek konumlandırma – Bağlantıları gözlemleyin. Ögeleri birbirleriyle ilişki kurabilecekleri şekilde konumlandırın. Bir sistemdeki bileşenler birbirlerinden bağımsız değil, ilişki halinde değerlendirilir. Mesela, ağaçlar konumlarına göre rüzgarı kesmek için, bir gölet serinlik, yangından korunma ya da sulama için konumlandırılabilir.

Çeşitlilik – Sürdürülebilir sistemler zamanla olgunlaştıkça daha çeşitlilik içerir hale gelirler. Bir sistemdeki ögelerin sayısı ögelerin arasındaki fonksiyonel ilişkiler kadar önemli değildir. . 

Yerele odak – “Global düşün, yerel hareket et”. Gıdanızı yetiştirin, tohumlarınızı koruyun, yerel ekonomiyi destekleyin, komşularınızla işbirliği yapın.

Stoklama – Ögeler arasında dengeyi sağlayarak bir ögenin diğerlerinden daha baskın olmasını engelleyin. Bir sistemin bütünün ihtiyaçlarını karşılamak için o sistemde bir ögeden ne kadar olmalıdır? Daha çok her zaman daha iyi değidir. Mesela bir gölette çok fazla balık yetiştirmek balıkların boyutlarının küçük kalmasına yol açacaktır.

Fonksiyonları istifleme – Bu prensibin iki anlamı vardır. 1. Her ögenin birden fazla fonksiyonu olması. 2. Çok katmanlı bahçe tasarımı. Mesela çardakta asma yetiştirmek.

Evrimde ardışıklık – Sistemde bazı ögeler diğer ögelerin oluşumu için gerekli koşulları hazırlarlar.

Bir sistemin çıktıları teorik olarak limitsizdir. – Kaynakları sınırsız çeşitlilikle kullanmanın tek sınırı tasarımcının bilgisi ve hayal gücüdür.

Doğanın döngüleriyle işbirliği yapmak

Kenar – Kenarları optimize edin.

En az değişiklikle en büyük etkiyi yapın.

Ekim stratejisi – ilk yerel bitkiler, sonra daha önceden denenmiş egzotik bitkiler, en son çok küçük ölçekli ve gözlem yaparak daha önce denenmemiş egzotik bitkiler ekilir.

Küçük ölçekli yoğun sistemler – Küçük başlayın ve yüksek verim veren, idare edilebilir bir system yaratın. Küçük başladığınızda yapacağınız hataların etkisi de daha az olacaktır.

Kontrolü bırakmak – başarılı bir tasarımın sonucu kendi kendini idare edebilen bir sistemdir.

Herşey kendi bahçesini yaratır – tüm organizmalar çevrelerini kendi yararları için değiştirirler.

Uygun teknoloji – Bir durumda uygun olan bir şey diğer bir durumda uygun olmayabilir. Permakültür prensipleri enerji verimliliği, yemek pişirmek, aydınlatma, ulaşım, ısıtma, atık yönetimi, su ve diğer enerji ihtiyaçlarına uygulanabilir. 

Holmgren Permakültür Prensipleri 

  • Gözlemle ve etkileşime gir
  • Enerjiyi yakala ve muhafaza et (biriktir)
  • Verim alın.
  • Kendi kendinizi yönetin ve geribildirim kabul edin.
  • Yenilenebilir kaynakları ve hizmetleri kullanın ve değerlerini bilin.
  • Atık üretmeyin.
  • Kendini tekrar eden modellerden detaylara doğru tasarım yapın.
  • Ayırmaktansa tümleştirin
  • Küçük ve yavaş çözümleri kullanın.
  • Çeşitliliği kullanın ve değerini bilin.
  • Kenarları kullanın ve marjinal olanın değerini bilin.
  • Değişime yaratıcı şekilde yanıt verin ve değişimden istifade edin.

http://surdurulebiliryasam.wordpress.com/permakulturist/

*Bu yazı Penny Livingston –Stark’ın “So what’s permaculture?” yazısından alıntılarla hazırlanmıştır.

http://surdurulebiliryasam.wordpress.com/permakulturist/

DSC07972

Yıllar önce Kanada’danın kırsalında yaşadığım dönemde Bill Mollison’un “Permakültüre Giriş” kitabıyla karşılaşmış ve böylece sürdürülebilir yaşam için bir tasarım sistemi olan permakültürle tanışmıştım. Yaşadığım yerde arkadaşlarımla deneysel bir permakültür bahçesi yaratmıştık o yaz. Oldukça sert bir toprak üzerinde karton kutu, gübre, mutfak atıkları ve bahçeden toplanan yapraklar ve otlardan oluşan organik bir katmanın (malç) içine tohumlarımızı ektikten sonra heyecanla sonucu beklemiştik. Kendi kendime, bu bahçeden ürün alırsak permakültür denen bu tasarım sistemini öğreneceğim ve paylaşacağım diye söz vermiştim. Bir kaç ay sonra bahçemiz tüm bereketiyle inanılmaz lezzetli sebzeler sunduğunda bize permakültürün gücüne inanmış ve bu işi öğrenmeyi kafama koymuştum…

İçinde bulunduğumuz küresel geçiş süreci[*]nde her birimize düşen sorumluluk ne? Pek çoğumuz dünyadaki endişe verici durumun fazlasıyla farkındayız. Bir yanda terörün tüm dünyada yarattığı gerilim, bir yanda yaşamları tüketmeye devam eden açlık ve fakirlik, bir yanda kendi türümüzün yaşam olasılığını tehdit eden ekolojik kriz. Kendi ekosistemini bilerek yokeden herhangi bir yaşam formu tehlikeli bir şekilde dengesini kaybetmiş demektir. Batı’nın materyalist, güç ve hırs odaklı bakış açısı tüm dünyaya yayılırken kaynakları tüketmeye ve hayatlarımıza anlam veren kutsal şeyleri katletmeye devam ediyor.

DSC07967

Böyle bir sürecin içinde, hem hayatlarımızda bolluk ve bereket yaratmak, hem doğayla yakın bir ilişki geliştirmek hem de karşı karşıya olduğumuz ekolojik krize çözümler üretmek mümkün mü? Giderek daha pahalı bir hale gelen fosil yakıtlar kullanılarak uzak ülkelerden ithal edilen gıdalara olan bağımlılığımızı nasıl azaltabiliriz? İhtiyaçlarımızı yaşadığımız yerlerdeki kaynaklardan karşılayabilir miyiz? Suyumuzu nasıl temizler, atıklarımızı kaynağa nasıl dönüştürür ve çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşamlarını güzellik, sağduyu, bilgelik ve sevgi ile nasıl daha zengin kılabiliriz? Permakültür aradığımız cevap olabilir mi?

Permakültür, şehirlerde ve kırsal alandaki insan yerleşimlerinde uygulanabilecek bir dizi ekolojik prensip ve yöntemlerden oluşan bir tasarım sistemidir. Permakültür prensipleri, gıda, enerji, barınak ve diğer materyal ve materyal olmayan ihtiyaçların karşılanması için hayli üretken sistemlerin tasarımını mümkün kılan bir zihniyetin gelişimini sağlar. Bu prensipler, doğanın ve doğal döngülerin dikkatli gözlemini temel alır ve her türlü coğrafya, iklim ve kültürde uygulanabilir.

Tazmanyalı Bill Mollison ve Avustralyalı David Holmgren permakültür konseptini 1970lerde yaratmışlar. O zaman sürdürülebilir kültüre karşılık gelen bir kelime olmadığından “kalıcı tarım” (permanent agriculture) kavramını ifade edebilmek için permakültür (permaculture) deyimini kullanmışlar; tarım ve kültür birbirini etkiledikleri için bu, zamanla “kalıcı kültür”e (permanent culture) dönüşmüş. Bir başka deyişle, insanlık olarak sınırsız bir süre için hem kendi ihtiyaçlarımızı hem de yeryüzünün ihtiyaçlarını gidererek nasıl yaşayabiliriz sorusunun ilhamıyla almış permakültür ismini bu akım.
DSC07664

Permakültür ilk olarak Mollison tarafından 1981’de öğretilmeye başlandı. Permakültür tasarımcıları doğal ekosistemlerin dengesine, çeşitliliğine ve direncine sahip ve tarımsal olarak üretken ekosistemler tasarlarlar; tasarımlarında su kullanımı, barınak ve enerji sistemlerini ve yenilebilir ve farklı amaçlarla kullanılan yıllık ve çok yıllık bitkiler, su ürünleri ve hayvancılığı birbirini destekler şekilde bir arada kurgularlar.

Permakültür, eski yeni, farklı gelenek ve disiplinlerden teknikleri ve prensipleri buluşturan bir sistemdir; kabilelerin toprağı kullanış yöntemlerinden saman, taş, toprak ve bambu gibi doğal yapı malzemelerine ve yenilenebilir enerji kaynaklarının geleneksel kullanımına kadar pek çok evrensel bilgiyi bünyesinde harmanlar.

Uluslararası olarak tanınan permakültür sertifikasını almak için iki haftalık yoğun tasarım kursuna katılmak gerekiyor. Bu kurslar Türkiye dahil tüm dünyada düzenlenmekte.

İçeriği kültürel, dini, politik ve ekonomik sınırları aşan permakültür kurslarına 1981 den beri binlerce insan katılmış ve global bir permakültür ağını oluşturmuşlar. Permakültür tasarımı yapan bütün bu insanların çalışmaları, en az iş gücü ve girdiyle verimliliği hedefleyen sürdürülebilir yaşam modelleri oluşmasını sağlamıştır.

DSC07709

Permakültürün etik anlayışı
Permakültürün etik anlayışının temelini yeryüzünün korunması oluşturur. Bu anlayışa göre tüm yaşam sistemlerinin sürmesi, insanların, evcil hayvanların ve vahşi yaşamın varolmak için ihtiyaç duydukları kaynaklara erişimleri ve ihtiyaçları ötesinde zenginliği, gücü ya da toprağı ellerinde tutmamaları gereklidir. “Fazlalığı paylaş” permakültürün kuralıdır. Doğayı gözlemlediğimizde genel kural olarak türlerin birbiriyle kooperasyon halinde olduklarını görürüz. Permakültür tasarımcıları bundan ilhamla standardizasyon ya da rekabet yerine kooperasyona değer verirler.

Permakültürün verdiği umut

Permakültür kavramı, ekolojik krizin farkındalığından doğdu. Permakültür, insanların kendilerini ölen bir sistemden bağımsız kıldıkları ve üzerinde yaşadıkları toprakları en temel ihtiyaçlarını gidermek için kullandıkları bir dünya vizyonu sunar bize. Permakültür ile tasarlanan bir sistemde giderek daha az iş gücüne gerek olacağından yaratıcılık ve sosyal sorumlulukla ilgili işlere daha çok zaman kalır. İnsanlar, yaşadıkları yerlerin ne kadar yakınında üretim yapılabilirlerse, o kadar doğal ormanı ve vahşi yaşamı yokolmaktan kurtarabiliriz.

DSC07861


[*] Geçiş süreci: İnsanlığın ve yeryüzündeki diğer canlıların varlığını tehlikeye sokacak derecede mekanistik; tüketim ve büyüme odaklı endüstriyel bir sistemden, doğayla uyumlu ve sürdürülebilir bir sisteme geçiş yaptığımız süreç.

http://surdurulebiliryasam.wordpress.com/permakulturist/

Individual and Community Level Sustainability & Ecological Design 

Daily routine: 8 hrs 

Morning session from 8am-12pm 

Afternoon: 1-5pm 

Spontaneous YOGA/Tai-chi in the morning between 7-7:30am -Asking some people to lead and contribute from the group. 

Breakfast: 7-8am 

Lunch: 12-1pm 

  

DAY 1: 14 August 

Morning: 

Welcome SPIRAL, Initial connection, Group gathering & Presentation of the classes 

Activity 1: Team presentation and basic orientations. 

Activity 2: PLAY-The web of life 

Activity 3: Biodance: 

Afternoon: 

Activity 4: Temporary dry/compost toilet building – including a primer on concepts & establishing at the site. 

  

DAY 2: 15 August 

Morning: 

Permaculture Philosophy & Design Principles 

Introduction to ethics and principles of Permaculture. 

Presentation and group discussion 

Twelve practical basic principles  

Presentation of permaculture basic practical Tasarımı principles, with some examples and illustrations using B. Mollison and D. Holmgreen inspirations and our group experiences. 

Afternoon: 

Activity 1: Listening nature and finding the patterns and resources. Preparation of personal map of whishes (each one or small groups prepares a basic draft of their place or community plot to be Tasarımıed at Ocaklar/Erdek throughout the course) 

Activity 2: How the principles and role playing how it work 

some of the principles and applications taken from B. Mollison and others and his experience across the world.   Slide show & role play 

  

DAY 3: 16 August 

Landscape & Site Assessment 

Morning: 

How to read the landscape and natural patterns. 

Technics and observation of landforms and gathering information. 

Activity : Guided raid through the place and observation of nature and processes. Looking for the individual experiences and sharing class knowledges. 

Afternoon: 

A ride through a community facility to ‘Pasalimanı’ local community project. We will be gathering information on vegetation and fauna, local micro and macro geological and ecological processes, social situation and learning how to present them. 

  

DAY 4: 17 August 

Soil, Gardening, Edible plants & It’s Diversity 

Morning: 

Activity 1. Soil test 

Activity 2. Building a compost/hot compost 

Activity 3. Building a spiral herb garden 

Afternoon: 

Presentation:  Every group shares their experience/skills with the large group. 

Guest Speaker: 

Vehbi Ersöz has experience more than 10 years as an organic producer and sells at Şişli and Kartal Organic Market/Istanbul and takes box orderders. 

http://www.bugday.org/tatuta/farmDetail.php?ID=7&lang=EN 

  

DAY 5: 18 August 

Water & water Harvesting 

Morning: 

Identifying natural sources and its cycles, purify and treatment techniques, storage, harvesting, use and conservation *aquaculture*. 

Practice 1: Purifying water 

Practice 2 : Making a gray water plant treatment system or artificial wetland (Creating a rain Garden). 

Practice 3 : Swales 

Afternoon: 

Presenttaion: The way people in the Caribe (Colombia, Panamá, Guatemala,Cuba and other places) hyper-oxygenates water in a bottle and set it for couple of days exposed to the plain sun to kill bacteria 

Planning/ building a dry latrine. 

  

DAY 6: 19 August 

Air & Climate 

Building resiliency in Climate change. Understanding micro climates. 

Morning: 

The impact of small autonomic communities and the CO2 and energy economy  

Climate Justice & discussion based on Turkey’s drought & floats etc.  

Practice: Building shelter beds for plants and animals 

Afternoon: 

Energy & Technology: 

Learn how to become more self reliant and energy efficient. 

Practice1: Build a fruit/herbs dryer with local materials and see for some fruits of local interest 

Pactice 2: Building a magic pot 

Social experience on that: Solar cooking and local development in Chile and Colombia and other places 

  

DAY 7: 20 August 

Morning: 

Orchards, Row Crops & Animals -chicken, bee , goat/sheep & cow 

The best crops for climate and site characteristics. Planting and propagation. Small animals 

Practice 1: Pruning and crafting. 

Afternoon: 

Practice 3: Building an integrated chickens house / composting / greenhouse system. 

The technic has to be included if it is to be used by the local people. 

Guest speaker: 

Kadir Dadan- Another Food  Is Possible Ocaklar/ERDEK 

http://picasaweb.google.com.tr/kadir.dadan/DogaVePolitikaSoylesileri1# 

  

DAY 8: 21 August 

Morning: 

Integrating Animals & Forestry 

Grazing and forestry management 

Basis of community successions and Tasarımı in general and for the place. 

Practice: Planting a tree with companions. (Natural spontaneous yard and community analysis for the place) 

Built Environment , Healthy Home & Ecobuilding: 

Eco building and construction: Use of local materials, straw, wood, mud, stones, wastes like bottles, plastic, cans, tires … Examples across the world.. Living within nature, with nature, and in nature 

Practice : Building a straw wall and warm place for the chicken/compost/winter house integrated system 

Afternoon: 

Hazards & Catastrophes: 

Natural,social & economic hazards 

Practice: Simulation of disaster and solutions for sanitation, water and food, social integration and other issues about. 

Different groups propose solutions earthquake, general strike and  war situation e.g how to build a  refugee camp, an intercultural gathering, an ecological disaster in Turkey. 

EVENING: A SKYPE connection with an  eco-community in Latin America-El Bosque “Blowing in The Wind” ecovillage in Chile 

  

DAY 9: 22 August 

Urban Living 

Ideas for retrofitting cities. Building eco-communities alternative economy and development. 

Case Study: Co-ops and ecovillage examples in Turkey. 

Guest speaker: 

 Abdullah Aysu-Turkish Peasant Sendicate 

Agriculture of Turkey and the Movement 

http://www.karasaban.net/category/yazarlar/aaysu/ 

Economy & Alternative Currency 

Practice: or Role playing about barter system/community exchange and gift economy. 

Planning a community orchards and city harvesting systems. 

Cultures & Invisibles: 

Community building, decision making and conflict resolution. 

Local organic communities and federalism 

Power management and the making of state (the view from Clastres) 

Remaking Society. 

Ecovillages across the world: high diversity, higher potentialities, higher politics. 

Myths, beliefs and religions from people. 

Braking the pipelines: A metaphor of dependence and the problem of size of the solution. Comments on the remaking of freedom. 

CLOSING CIRCLE: 

Group Project presentations 

Making the future: Negotiations, agreements, links, future activities and compromises within the group and between students and us. 

Initiation to Change the World through permaculture & social engagement 

NOTE 

Each evening a permaculture movie/slayt show and diyalog!!! 

We are trying to make more SKYPE connection with different  ecovillages from other Latin American countries. Feel free to ask intriguing questions during this interactive communication.

ERDEK PERMAKÜLTÜR ve EKOLOJİ RESTORASYONU KURSU 14-22 AGUSTOS 2010 (English is below) 

Kişisel ve Toplumsal Sürdürülebilir Bir Yaşam İçin Permakültür Tasarımı  

Ayrıntılı bilgi ve Agustín Sepúlveda Sariego ile Emet Değirmenci’nin özgeçmişleri için: http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/

Facebook grubu:  http://www.facebook.com/pages/Kendine-Yeterli-Toplum-BilgiBeceriDeneyimKaynak-Paylasim-Agi/335518878636?ref=ts

Kursa eğitimcilerin yanı sıra, Abdullah Aysu, Metin Yegin, Vehbi Ersöz, Kadir Dadan ve konuya ilişkin emek veren değerli dostlarımız konuk konuşmacı olarak katılacaklardır.

Günlük rutin: 8 saat

6:30-7 YOGA/Tai Chi- Grubun katkısıyla

Kahvaltı: 7-8 arası

Sabah dersleri: 8-12

Öğleden sonra: 2-5

Akşam: çeşitli permakültür filmleri, söyleşi, sohbet ve sunumlar.  

1. GÜN – 14 Agustos Cumartesi

Sabah:

HOŞGELDİNİZ SPİRALİ:  Birbirimizi tanıma ve kurs programının tanıtılması

Pratik 1: Ekip tanıtımları ve temel oryantasyon

Pratik 2: OYUN- Yaşam Ağı

Pratik 3: İnsan doğanın parçası – BİYODANS

Öğleden Sonra:

Atıkların kaynak halıne getirme

Pratik 4: Kompost tuvalet yapımı – inşa etme konseptiyle birlikte

2. GÜN – 15 Agustos

Sabah:

Permakültür Fesefesi ve Tasarım İlkeleri

Permakültür etiği ve ilkelerinin tanıtımı

12 pratik temel ilkenin tanıtımı B. Mollison ve D. Holmgreen ‘den esinlenerek görsel malzemelerle yapılacak. Kendi yaşamımıza ve yapacağımız grup etkinliklerine somut olarak nasıl uygulayabileceğimiz tartışılacaktır.

Dizayn metodolojileri

Permakültür Tasarımcısının Kontrol Listesi

Sunuş ve grup tartışması

Öğleden sonra:

Permakültür prensipleri doğada nasıl çalışır – B. Mollison ve diğer uygulamalar, slayt gösterisi  ve oyun.

Pratik 1: Doğayı Dinlemek,  Örüntülerini ve Kaynaklarını Bulmak icin dogada gozlem yapma yontemleriç

Pratik 2:  Sulak alan ve yarı tropık alan ekolojıleri

Pratik 3:  İstediğiniz bir proje için kişisel harita yapmak- Her grup kendi taslağını yapabilir. Ya da ziyaret edeceğimiz Erdek Ocaklar’daki toplumsal bir proje konu olarak alınabilir.

3. GÜN – 16 Agustos

Permakültür Zonları, Sektör Analizi,  Arazi Düzenlemesi ve Arazinin Değerlendirilmesi

Sabah:

Araziyi ve doğal örüntüleri nasıl okuyacağız?

Projemizi zonrara göre nasıl planlayacagız ve sektörleri projemizde nasıl değerlendirecegiz?

Arazi düzenlemesi ve Arazinin Değerlendirilmesi

Gözlem teknikleri ve bilgi toplama

Pratik 1: Arazide gruplar halinde gözlem yapıp deneyimleri geniş grupla paylaşıyoruz.

Öğleden sonra:

Pratik 2: Paşalimanı ziyareti.  Bitki örtüsü, canlılar, mikro iklim ve makro jeolojik yapı,  ekolojik ve toplumsal veri toplayıp değerlendiriyoruz. 

4.GÜN – 17 Agustos

Sürdürülebilir tarım

Toprağı ekolojik olarak restore eden  ve birbirini destekleyen çeşitli yenebilir bitkiler içeren bahçecilik konsepti

Tarım ve bahçecilikte zarralılarla başa çıkma

Sabah:

Pratik  1: Toprak analizi

Pratik  2: Çeşitli tekniklerle bahçeler ve bostanlar tarım arazileri için kompost yapma

Pratik  3: Şifalı otlar spirali yapma

Öğleden sonra:

Her grubun odaklandığı üç değişik projenin gruplar tarafından sunumu ve bilgi beceri paylaşımı

Konuk Konuşmacı:

Vehbi Ersöz: 10 yıldan fazla ekolojik meyve sebze yetiştirme deneyiminde pazar bulma ve insanlarla etkileşim deneyimi.

http://www.bugday.org/tatuta/farmDetail.php?ID=7&lang=TR

5. GÜN : 18 Agustos

SU: Toplama ve Koruma

Sabah:

Doğal ‘kaynakları’ ve bunların yeryüzündeki döngülerini anlama, su arındırma, toplama, kullanmayı ve su içinde yetişen yenebilir canlıları tanıma.

Pratik 1: Kirli bulanık suyu kullanılır ve içilir hale getirmek

Pratik 2: Atık grı siyak su prosesi

Pratik 3: Su hendeği yaratma

Öğleden sonra:

Kolombia, Panamá, Guatemala, Küba ve diğer ülkelerdeki suyu içilebilir hale getirmek için yapılan ‘hiper-oksijenleme’ tekniklerinin görsel olarak anlatımı.

6. GÜN : 19 Agustos

Hava ve İklim

Sabah:

İklimi, mikroiklimleri ve küresel iklim değişikliğini anlama 

Küresel İklim Değişikliği Sınır tanımıyor – Sunu ve tartışma

Enerji Ekonomisine Bir Bakış – Sunu ve tartışma

Tartışma: Türkiye’de iklim değişikliğinin sonuçlarından olan  artan kuraklık ve sel baskınları için neler yapılabilir?

Öğleden sonra:

Enerji ve Teknoloji:

Enerji üretmek, uygun teknolojiler, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği

Şili ve Kolombiya’da güneşte pişirme yerel hareketleri

Pratik 1: Yerel malzemelerle sebze ve meyva kurutucusu yapma

Pratik 2:  Sihirli yemek pişiricisi yapma

7. GÜN : 20 Agustos

Sabah:

Ağaçlara bakım ve küçük ve büyükbaş hayvanlarının entegrasyonu -tavuk, arı, keçi, koyun vb.

İklim ve arazi karakterine göre en uygun ve iyi ürünü nasıl yetiştireceğiz?

Ekim ve çoğaltma

Pratik 1: Budama ve aşılama

Öğleden sonra:

Pratik 2: Yerel kültür ve geleneklerle bağlantılı tavuk kümesi inşası ve bunun kompost ve sera ile etkileşimi.

Konuk Konuşmacı:

Kadir Dadan- Baska Gıda Mümkün Girişimi Ocaklar/ERDEKç

http://picasaweb.google.com.tr/kadir.dadan/DogaVePolitikaSoylesileri1#

http://www.yesilvesol.org/

8. GÜN : 21 Ağustos

Sabah:

Orman ve Hayvanların Ağaçlarla Entegrasyonu

Hayvan yemi olarak ağaç yetiştirme

Tavukların ve diger küçük hayvanların yiyecek ormanıyla entegrasyonu

Pratik: Bitki ve ağaçlar birbirini destekleyecek şekilde ağaç dikimi; doğal kendiliğinden bitkilerin yetiştiği bir bahçe ve böyle bir yer için toplumsal analiz. 

Mimari-Yapılı Çevre, Sağlıklı Ev ve Eko yapılar:

Yerel malzemelerden (çamur, saman, plastik ve cam şişe, araba lastiği) sığınak inşası ve yapının doğayla entegrasyonu. Dünya çapında örnekler görsel olarak sergilenecek.

Pratik 1: Tavuklar için saman balyasından ev yapımı ve kış için entegrasyonu.

Öğleden sonra:

Afet ve Acil Durumlarda Ne Yapmalı?

Doğal, Toplumsal ve Ekonomik Afet ve Acil Durumlar

Pratik 2: Hijyen, su, sığınak, yiyecek ve sosyal gereksinimlerin karşılanması için simulasyon yapma

Gruplar değişik senaryolar üzerinde çalışıp herkesle paylaşacak.

AKSAM: Latin Amerika da bir eko-toplulukla GÖRÜNTÜLÜ CANLI SKYPE bağlantısı-

Şili’de Rüzgarda Uçan Köy, El Bosque.

9. GÜN : 22 Agustos

Sabah:

Kent ve Köy Yaşamı

Şehirleri ekolojik hale dönüştürüp köyle entegrasyonu nasıl sağlayacağız?

Kent bahçeleri.bostanları yaratmak

Konuk konuşmacı:

Abdullah Aysu – Çiftçi Sendikaları Başkanı

Türkiye’de Tarım ve Tarım Hareketi

http://www.karasaban.net/category/yazarlar/aaysu/

Alternatif Ekonomi ve Para

Pratik: Toplum bazında değiş tokuş sistemi ve hediye ekonomisi nasıl kurulur?

Toplum, Kültür ve Görünmez Kılınanlar:

Toplumu yeniden kurma, karar verme ve uyuşmazlık çözümü

Yerel organik topluluklar ve biyo bölgeler

Dünya dan değişik ekoköy örnekleri

Pratik:  Bağımlılık ve çözümleri

Kapanış  Çemberi :

Geleceği permakültürle yaratmak 

Geleceğe yönelik çalışmalar, projeler ve birlikte yapabileceklerimiz. 

***

NOT:

Her aksam  değişik bir konuda permakültür film/slayt gösterimi- sunum ve üzerine sohbet!!!

+

Yukardaki SKYPE bağlantısına ek olarak Latin Amerika’nın başka ülkelerindeki çeşitli eko-köylerle de SKYPE bağlantsı kurulması planlanmaktadır. Bu interaktif iletişim sırasında istediğiniz soruları sorabileceksiniz.

Facebook grubu:  http://www.facebook.com/pages/Kendine-Yeterli-Toplum-BilgiBeceriDeneyimKaynak-Paylasim-Agi/335518878636?ref=ts

 Kişisel ve Toplumsal Düzeyde Sürdürülebilir Bir Yaşam İçin

Doğayla Uyumlu Yaşam Tasarımı

Ekolojik kriz; yaşadığımız ve günden güne etkisini artıran küresel iklim değişimi nedeniyle derinleşmektedir. Günümüzde doğadan koparak kendimize ve topluma yabancılaşma daha görünür hale gelmiştir. Kentleşme, sanayileşme ve merkezi teknolojiler vasıtasıyla tüketim – üretim çılgınlığı yaşadığımız ekolojik ve toplumsal sorunları büyütmektedir. Gelinen nokta ise, bireysel ve toplumsal anlamda değişmeyi ve yaşamımızı yeniden tasarlamayı gerektirmektedir. İnanıyoruz ki permakültür etiği, felsefesi ve ilkeleri ile, bu değişime ikna olmamıza ve onu başarmamıza en etkin bir şekilde yardımcı olacaktır.

Bu kurs sırasında kazanacağınız bilgi ve beceriler aracılığıyla, uygun teknolojilerin insan ölçeğinde üretilmesi ve kullanılmasıyla, yaşamın karmaşıklıktan öte basit ve zevkli  olabileceğini göreceksiniz. Ayrıca gittikçe artan ekolojik, ekonomik ve sosyal zorluklarla nasıl başa çıkabileceğimizin ipuçlarını bulabileceğiz. Doğadan öğrenerek yaşamınızı zenginleştirmeyi ve daha ahenkli kılmamızı sağlayacağız.

Sizleri senlikli bir sekilde agirlayacagimizdan kuskunuz olmasin. Sadece kurs ekibimiz degil, Ocaklar halki, ekoloji restorasyonu/permakultur kursu icin sizi bekliyor olacak. Dokuz gun surecek kapsamli kursumuzda egitmenlerimiz Silili Agustin Sapulveda ve Emet Degirmenci ile daha cok uygulama sansimiz olacak. Kursa ayrıca, Abdullah Aysu,Metin Yegin, Vehbi Ersöz, Kadir Dadan ve konuya ilişkin emek veren değerli dostlarımız konuk konuşmacı olarak katılacaklar. 

Kursumuz, egitmenlerimizin programlari ve yerel destegin uygunlugu gozetilerek, 14-22 Agustos tarihlerinde gerceklesitirilecek. Bu tarihlerin Ramazan ayina rast gelmesi nedeniyle, dileyen katilimcilarin iftar/sahur gereksinimlerine de yanit verilecek.

Sizleri fikrimizi, emegimizi ve ekmegimizi paylasmak uzere, ekolojik restorasyon/permakultur kursu icin Ocaklar’a bekliyoruz.

Permakültür ne demektir?

l    Permakültür toprak/arazi düzenlemede ekolojik prensipleri ve doğanın dokusunu örnek alan bütünsel bir yaklaşımdır.

l    Permakültür, insan gereksinimleri için araziyle insanları uyumlu bir şekilde entegre edip dayanıklılık ve direnç sağlamayı amaçlar.

l    Permakültür de bitkiler, hayvanlar, su, hava ve besin zincirinden oluşan ekoloji süreçlerinde yiyecek,  enerji, sığınak ve altyapı için kullanılan teknolojilerle insan gereksinimleri uyum içindedir.

l    Bir permakültür sistemi içindeki her element birbiriyle, birinin çıktısı diğerinin girdisi olacak şekilde ilişki halinde olmalıdır.

l    Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir.

Böylece üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Bill Mollison Bir Tasarımcı Elkitabı adlı eserinde permakültürü şöyle tanımlar: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, insanların gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde karşılayan ahenkli bütünleşmeleridir. Sürdürülebilen tarım olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değildir.

Permakültür tasarımı, kavramsal, maddi ve stratejik bileşenleri hayatın bütün formlarının yararına çalışan bir model içinde bir araya getiren bir sistemdir. Permakültürün arkasındaki, doğaya aykırı olmaktan ziyade onunla birlikte çalışma, uzun süreli düşüncesizce hareket etmekten ziyade uzun süreli özenli gözlem yapma, sistemlerin sadece bir ürününün peşinde koşmaktan ziyade onlara bütün işlevleriyle bakma ve sistemlerin kendi evrimlerinin gerçekleşmesine izin verme felsefesidir.

Yukarıda aktarılmış olan felsefesiyle birlikte etik ilkeleri de permakültürün olmazsa olmazlarındandır. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralamaktadır:

Yeryüzüne Özen Gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

İnsanlara Özen Gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde var olmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.

Nüfus ve Tüketime Sınır Getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz (http://marmaric.org/).

Bu kursun diğerlerinden farkı ve amacı nedir?

Bu kursla, yerel bilgelik ve becerilere açık, çok kültürlü, etik ve bütünsel bir yaklaşımla katılımcılara sürdürülebilir kendine yeterli birey ve toplum yaratmada gerekli potansiyeli ortaya çıkarmayı ve  bol pratikle olabildiğince örnekleri göstermeyi amaçlıyoruz.

l    Eğiticiler kendi alanlarında dünyanın değişik yerlerinde deneyimlidir.

l    Permakültür ilkeleriyle şekillenen ve eğitimini veren Latin Amerika Şili den Rüzgarda Uçan Köy ile ve Latin Amerikanın başka yerlerindeki ekolojik topluluklarıyla canlı  interaktif bağlantı sağlanıp sorularınızı sorabileceksiniz.

l    Kurs programı dünyanın değişik iklim ve coğrafyasındaki örneklerle oldukça zengin bir içerikte hazırlanmıştır.

l    Kurs sırasında teoriden çok bol pratikle doğadan ve birbirimizden öğrenmeyi ve bolca deneyim, bilgi ve beceri paylaşmayı hedefliyoruz.

l    Konuk konuşmacılar Türkiye’de yıllardır kendi alanlarında yetkinlik kazanmış hatta bu işin öncülüğünü yapan kişilerdir.

l    Kurs ekibi benzeri düzeyde birçok organizasyon yapmıştır.

l    Yöre ve eğitimin yapılacağı alan, yerel insanla iletişim kurup onların permakültür eğitimiyle kendilerini güçlendirecek şekilde seçilmiştir.

l    Kurs sırasında tüketeceğimiz ve üreteceklerimiz mümkün olduğunca bir yandan karbon ayak izimizi azaltmaya yönelik seçilirken diğer yandan  tüm etkinliklerimiz yerel geleneksel ekolojik yaşam bilgeliğinden öğrenmeyi dikkate alarak hazırlanacaktır.

 Kurs sonunda ne kazanacağım?

Erdek Permakültür Kursu 72 saat sertifika düzeyinde olmakla birlikte asıl amacımız farklı düzeyde kişilerin birbiriyle permakültür, geleneksel organik tarım ve doğayla uyumlu yaşam hakkında temel bilgileri ve becerileri kazanmaya yönelik ilk adımdır.  İleriki yıllarda spesifik konularda ekolojik restorasyon ve permakültür sertifika kursları sunulacaktır. Bu kurs sonu herkese sertifika değil katılım belgesi verilecektir.

Kurs dili TÜRKÇE olup eğitmenlerimiz İngilizce eğitim vermekte deneyimlidir. İngilizce bölümler eşzamanlı olarak Türkçeye çevrilecektir.

Kursa katılım koşulları, ücret, konaklama, yemek ve kayıt:

Kapsamlı olarak hazırlamış olduğumuz kursumuzun ekonomik olarak  da olabildiğince erişilebilir olmasını hedefliyoruz. Bu amaçla gelen önerileriniz doğrultusunda, ilk duyuruda ilan edilen kurs ücretlerini gözden geçirerek, ücretsiz konaklama gibi olanakların yanı sıra, konaklama indirimlerini içerecek şekilde katılım koşullarını yeniden düzenledik.

Burslular ve kurs ekibi hariç kursiyer katılımcı sayısı 30 kişi ile sınırlıdır.

Aşağıdaki seçeneklerden ekonomik durumunuza uygun olanını tercih edebilirsiniz. Ayrıca grup halinde(en az üç kursiyer) katılacaklara kurs ücretinden kişi başına 50 TL indirim yapılacaktır.

Kurs ücretleri 9 günlük kurs süresi için geçerli olup, 13 Ağustos Akşamı konaklaması ile başlayıp, 21 Ağustos Akşamı konaklaması ile son bulacaktır. Kurs öncesinde ve sonrasında yapılacak konaklamaların ücretleri katılımcılara aittir.

Katılım Seçenekleri

1. Grup Kursiyerler: Konaklamayı kendi olanaklarıyla ya da kendi çadırlarında yapacak kursiyerlerimizden kişi başı 350 TL kurs ücreti alacağız. Bu grup kursiyerlerimiz, kurs ekibince temin edilecek sabah kahvaltısı ve öğle yemeğinden ücretsiz olarak yararlanabilecekler. Ulaşım ve akşam yemekleri ise kendileri tarafından karşılanacak.

2. Grup Kursiyerler: Konaklamayı Bağbahçe’nin çadırlarında yapacak kursiyerlerimizden, konaklama bedeli dahil kişi başı 400 TL kurs ücreti alacağız. Bu grup kursiyerlerimiz, kurs ekibince temin edilecek sabah kahvaltısı ve öğle yemeğinden ücretsiz olarak yararlanabilecekler. Ulaşım ve akşam yemekleri ise kendileri tarafından karşılanacak.

3. Grup Kursiyerler: Konaklamayı kurs ekibinin temin edeceği pansiyonlarda (www.cinarapart.net) yapacak kursiyerlerimizden, konaklama bedeli dahil 500 TL kurs ücreti alacağız. Bu grup kursiyerlerimiz, kurs ekibince temin edilecek sabah kahvaltısı ve öğle yemeğinden ücretsiz olarak yararlanabilecekler. Ulaşım ve akşam yemekleri ise kendileri tarafından karşılanacak.

4. Grup Kursiyerler: Daha rahat koşullarda konaklamayı kurs ekibinin temin edeceği otellerde (www.yaseminhotel.com)yapacak kursiyerlerimizden, konaklama bedeli dahil 700 TL kurs ücreti alacağız. Bu grup sabah kahvaltısı ve akşam yemekleri için otellerinden, öğle yemekleri için ise kurs ekibinin hazırlayacağı yemeklerden ücretsiz olarak yararlanabilecekler. Ulaşım masrafları ise kendileri tarafından karşılanacak.

Eşlikçiler: Kursiyer Eşleri, Çocukları ve Arkadaşları (en fazla iki arkadaş): Kursumuza katılacak olanların, ailecek bir kurs ortamında yer alabilmeleri ya da kurs zamanları dışında eşi, çocuğu; ya da  arkadaşlarıyla birlikte olabilmeleri için çeşitli olanaklar sağladık.  Kursiyer eşleri ve arkadaşları, kurs alanında kendi çadırlarında ücretsiz olarak kalabilecek, Bağbahçe’nin çadırlarında kişi başına 50 TL, kurs ekibince temin edilecek pansiyonlarda iki kişilik odalarda kişi başı 100 TL, otellerde ise iki kişilik odalarda kişi başı 300 TL(sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil) karşılığı konaklayabileceklerdir. Otel haricinde diğer yerlerde konaklayan kursiyer eş ve arkadaşlarının yemek ve ulaşım masrafları da kendileri tarafından karşılanacaktır.

Diğer konular: Kursiyerlerimizden daha önce benzeri kurs yapmış olanlara 100 YTL indirim yapılacaktır. Ancak kiminle nerede ne zaman ne sürede kurs yaptığınız bilgileri bize ulaştırılmalıdır. 

Kurs ücretine çaylar ya da hazırlanan içecekler dahildir.

Kayıt ve Ödeme İşlemleri:

a) Ön Kayıt: Ön kayıt için bu tanıtım belgesi ile birlikte size ulaşan belgelerden yada    http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/kayit-formu/ adresinden indirip elde edebileceğiniz başvuru formunu doldurup, dadankadir@yahoo.com ve onurgnr@gmail.com mail adreslerine birlikte gönderiniz yada 0266 845 82 82 nolu telefona faks çekiniz. Kayıt formunun kurs ekibine ulaştığı bilgisi birkaç gün içerisinde size iletilecektir. Ön kayıt için son tarih, 10 Temmuz 2010’dur. Bu tarihe kadar yapılan kayıt sayısına göre bu süre uzatılabilir. Katılım sınırının üstünde başvuru olması durumunda, başvuru tarihine göre sıralama yapılarak erken kayıtlara öncelik verilecektir.

b) Kesin Kayıt: Kurs kaydınızın kesinleşebilmesi için başvurunuza verilecek yanıtta iletilecek banka numarasına, kurs ücretinizin en az % 40’ını, en geç 20 Temmuz 2010 tarihine kadar yatırmanız gerekmektedir. Ödeme belgenizi saklayınız ve bir örneğini yukarıdaki mail adreslerine ya da faks numarasına gönderiniz. Herhangi bir ödeme yapılmadığı takdirde, kaydınız kesinleşmeyecektir. Kesin kayıtlar tamamlandıktan sonra, yer kaldığı takdirde, kesin kayıt yaptırmamış ön kayıt başvurularına geri dönülecektir.

Kayıt, daha fazla bilgi ve iletişim için:

Kadir Dadan  (Ocaklar/Erdek/Balıkesir)     dadankadir@yahoo.com       505 403 88 68     534 587 27 85

Onur Güngör                                                     onurgnr@gmail.com        505 279 76 65

Kurs Hakkında Önemli Tarihler:

10 Temmuz 2010         Ön Kayıt Başvuruları için son tarih

20 Temmuz 2010         Ön Ödeme için son tarih

Ayrıntılı bilgi, program ve Agustín Sepúlveda Sariego ile Emet Değirmenci’nin özgeçmişleri için : http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/

Facebook grubu:  http://www.facebook.com/pages/Kendine-Yeterli-Toplum-BilgiBeceriDeneyimKaynak-Paylasim-Agi/335518878636?ref=ts

Kurs Beldesinden – Ocaklar (Erdek-Balıkesir) görüntüler:

Ocaklar, Kapıdağ yarımadasının deniz ve doğa güzelliklerini taşıyan bir beldedir:

http://www.ocaklar.com/galeri/diger/

Bitki örtüsü ve doğa:

http://picasaweb.google.com.tr/kadir.dadan/Klepsecevresi

Kurs yapılacak yer BAĞBAHÇE den bazı kış mevsimi görüntüleri:

http://picasaweb.google.com.tr/kadir.dadan/Bagbahce#

Ulaşım bilgileri:

İstanbul, Ankara ve İzmir’den otobüs ya da feribot kullanarak toplu taşıma ile (3-7 saatte) Bandırma üzerinden Ocaklar/Erdek’e ulaşılabilir.

Ocaklar’a en rahat, güvenli ve en az karbon ayak iziyle kolektif ulaşım için ayrıntılı bilgi daha sonra siteden http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/ elde edilebilecektir.

EGİTMENLER

Agustín Sepúlveda Sariego - Şili’li  Biyolog, Permakültür ve Ekoloji Restorasyonu Uzmanı

Latin Amerika ve İskandinavya ülkelerinden 30 yıllık permakültür ve ekolojik restorasyon deneyimi,

Vandana Shiva ve permakültürün öncülerinden David Holmgreen ile konferanslar,

Dünya çapında topluma dayalı sürdürülebilir projeler yapan Change the World http://www.world-changers.org www.cambiaelmundo.org Şili, Norveç ve Kolombiya yöneticisi

ECO-ING - http://www.ecoing.cl/ ‘in danışmanı

Bolivya Üniversitesi’nde akademisyen

İspanyolca, İngilizce, Portekizce bilmekte olup, İtalyanca ve Fransızca’yı da biraz konuşabilmektedir.

Üniversite eğitimini Biyoloji  alanında tamamlayan Agustin, daha sonra Tarım Ekolojisi, Orman Bilimi, Ekolojik Tuzlanma ve Ekolojik Ekonomi, Moleküler Biyoloji ve Genetik, Sosyal Ekoloji konularında yüksek lisans düzeyinde eğitimler almış olup şu an Şili’deki ECO-ING Danışmanlık merkezinde çevre ve sosyal alanlarda uzmanlık yapmaktadır.

Doçent olarak Agustin  17 yıldır Şili Üniversitesi’nde Bilim, Mimarlık ve Veterinerlik, Bolivya Üniversitesi’nin Eğitim Enstitüsünde Antropoloji ve Ekonomi, ARCIS Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümünde  Fizik, İstatistik ve Çevre, Gylania Enstitüsü’nde İstatistik ve Ekoloji eğitimi vermektedir.

Aynı zamanda Bolivya’daki Universidad Mayor de San Simon’un Ekolojik Ekonomi Master Programında dersler vermekte olup, 1980’lerden bu yana  Şili’de Toplumsal Ekoloji   felsefesinin  yaygınlaşmasına destek olmaktadır.

1984 den bu yana Şili’de permakültür ve alternatif teknolojiler konusunda 20 den fazla kursta eğitmeliğin yanı sıra, değişik ülkelerdeki katkılarıyla uluslarası düzeyde zengin deneyim sahibidir. Bunlardan bazıları:

l    1994’te Meksika da Alejandra Caballero ile ilk uluslarasi permakültür kursu

l    2007’de Şili’de  David Holmgreen, Gifen Hope ve  Manfred Max Neef ile Sürdürülebilir Yaşam ve Permakültür konferansları

1992 yılında Meksika’daki ilk Çevre Eğitimi Kongresi’ne  Şili ekoloji hareketini temsilen katıldı ve toplumu yeniden kurmak için permakültüre dikkat çekti. Aynı yıl  Amerikadaki Tolumsal Ekoloji Enstitisü’nün (Institute of Social Ecology) kurucusu Murray Bookchin tarafından Permakültür ve Latin Amerikadaki hareketleri tanıtmak üzere yaz okuluna eğitmen olarak davet edildi.

1995 yılında Bolivya La Paz ilk uluslararası permakültür kursunda dersler verdi. 1996’da  Arjantinde seminere katılıp bir yıl sonra Uruguayda yapılacak olan La Comunidad del Sur 1997 konferansı fikrini öne sürdü ve düzenleyicisi oldu. 1997’de Bolivya’nın Cochabamba bölgesindeki Universidad Mayor de San Simón Master öğrencilerine Toplumsal Ekoloji ve Cochabamba Katolik Üniversitesi’nde Çevre Mühendisliği öğrencilerine permakültür dersleri verdi.

Breziya’da İsveçteki Framtidsjördan  organizasyonunun üyesi olarak ormanbilim, biyolojik çeşitlilik, genetik ve tarım ekolojisi seminerlerine katıldı ve sivil toplum kuruluşlarına permakültür ve ekoköyler hakkında seminerler verdi.

2001  yılında İsveçte Framtidsjördan organizasyonundan  Ekvator’dan Jeff Meacham ile  Latin Amerika, Asya ve İskandinavya’da permakültür eğitimlerini yönlendirmek için programlar düzenledi.

2005’te Norveç’te Tarım Üniversitesi’nin  Tarım Ekolojisi alanında  yüksek lisans programına eğitmen olarak davet edildi ve uluslarası düzeydeki ECOSAN kursunun düzenlenmesine yardım etti.

2005-2007 yılları arasında Norveç odaklı  Change the World Organizasyonunun üyesi ve yöneticisi olarak  12  permakültür kursunda eğitmenlik yapmış olup, Amandaris ekoköyünde ve  La Estrella daki, Medellin ve  The Ecoaldea’da yardımcı danışman olarak çalışmıştır. Kolombiya’daki Bucaramanga’da  çamur ve saman balyasından ev yapımında dünya çapında tanınan Alman mimar  Gernold Münke  ile Pueblito Acuarela için ekoloji ve ekolojik tasarım danışmanlığı yaptı.

2007’de Danimarka’da  Change the World (Dünyayı Değiştir) organizasyonun  üyesi olarak  Vandana Shiva ile Roskilde Üniversitesi’nde konuşmalar yaptı.

Agustin, Bolivya Üniversitesinde Antropoloji ve Eğitim Enstitüsü’nde Kültürler Arası  İki Dilde Pedogojik Eğitim içeren eğitim programlarının düzenlenmesine katkılarda bulunmuştur. Bu programı Şilideki Gylania Enstitüsünde Yaratım, Dizayn ve Çevre konusunda  teknik mühendislik eğitimleriyle ilişkilendirerek bu alandaki eğitime orijinal katkıları olmuştur.

Şu anda  Şili’de yaşayan Agustin, universitede Temel Pedagojik Bilimi Bölümünün koordinatörü, ECO-ING’de danışman, Toplumsal Ekoloji Enstitüsü inisiyatifinin üyesi olup  Cecilia Toro ile Biodanza çalışmalarını sürdürmektedir ve kendini ekoköy ve permakültür eğitimlerinin geliştirilmesine adamıştır.

Emet Değirmenci:

Emet Değirmenci 16 yıldır Türkiyenin ekolojik sorularınına çözüm bulmada gerek araştırmacı gerekese aktivist olarak katkı vermektedir. Bunlardan bazıları:

l    Nükleersiz bir Türkiye

Türkiye’de Doğayla Uyumlu Tarım

Kadınların Ekolojik Dönüşümdeki Yeri

____________________________________________________

Emet son 12 yıldır yurt dışında yaşımakta olup, Avustralya’da Friends of the Earth çatısı altında uluslararası Bergama kampanyasını başlattı. Aborijin topraklarında uranyum madenciliği yapılmaması için Anti-Uranyum kampanyasında 3 yıl aktif olarak mücadele verdi. 

Aotearoa / Yeni Zelanda’da sığınmacı ve yeni göçmenler için Innermost Gardens ( http://www.innermostgardens.org.nz/ ) adlı permakültüre dayalı kent bahçeciliği ağını kurdu. Jeofizik Mühendisi olmasının yanı sıra; biri Avustralı Permakültür International editörlerinden Max Lindeger’den diğeri  Maori yerlilerinin kültürlerinden öğrenmeye dayalı bir yaklaşımla Yeni Zelanda’dan olmak üzere iki  permakültür sertifikasına sahiptir. Kendisi 13 yıldır permakültürü yaşamında ve projelerinde hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Emet ayrıca şu an yaşadığı ABD’nin Seattle / Washington’da ( http://www.socialecologyvashon.org )’un yönetim kurulu üyesi olup, sanayi atıkları vb şekilde kirletilen toprakların temizlenmesi için Biyolojik iyileştirme (Biyoremediation) proje liderliği yapmaktadır.

Toplumsal Cinsiyet konusunda Melbourne Üniversitesi’nde 2006’da yaptığı yüksek lisans çalışması Emet’i toplumdaki işbölümü ve tarımda kadının yeri (özellikle Latin Amerika odaklı çiftçi hareketi Via Campesina) hakkında araştırmalara yöneltti. Son 2 yıldır Food Sovereignty – Gıda Bağımsızlığı konusunda uluslarası birdizi konferansa çağrılmaktadır. Ayrıca kadın ve çok kültürlülük konulu araştırmaları uluslararası düzeyde ilgi görmektedir.  Katıldığı konferanslardan bazıları:

  • 21 Yüzyıl Feminizmi-Melbourne Avustralya 2006
  • Çok Kultürlülük: Ne İçin?- Wellington Aotearoa/Yeni Zelanda, 2007
  • 11. Dünya Kadın Konferansı-Madrid/İspanya, 2008

Permakültürü toplumu yeniden kurmak olarak gören Emet bireysel sürdürülebilirliğin ötesinde bir permakültür egitimine yoğunlaşıp Küreselleşme ve Türkiye’nin Ekolojik Tarımı ve Özgür Ekolojik Kentler konularına kafa yormakta ve bilgi ve becerilerini hem Türkiye’de hem de yurt dışında paylaşmaktadır. Yazıları Toplumsal Ekoloji Dergisi, Özgür Üniversite Dergisi, Küyerel Düşünce Platformu, Politik Art gibi yerlerde yayınlanmaktadır.  Ayrıca Emet’in projesini geliştirdiği ve editörlüğünü yaptığı Kadınlar Ekolojik Dönüşümde kitabı Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanmak üzeredir.

Emet şu an Washington Vashon Adası’nda yaşamakta ve doğayla uyumlu yaşam alanları tasarımı, permakültür eğitmenliği ve danışmanlığı yapmaktadır (http://www.koruora.com )

Eğitmenler hakkında daha fazla bilgi için: Emet Değirmenci              koru.ora@gmail.com

Kursa ayrıca, Abdullah Aysu, Vehbi Ersöz, Kadir Dadan ve konuya ilişkin emek veren değerli dostlarımız konuk konuşmacı olarak katılacaklardır.

http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/ sitesinden güncellemelere ulaşabilirsiniz.

Kurstan ve kolaylaştırıcılardan daha fazla yararlanmak üzere faydalı bağlantılar:

Marmariç’te permakültür uygulamaları:

http://marmaric.org/marmaricte-permakultur-uygulamalari/trt2-ne-yapmali-program-kaydi/

Bostancık’ta permakültür uygulamaları:

http://bostancik.blogspot.com

“Kardeş bitkiler” yöntemi

http://kardesbitkiler.blogspot.com/

Penny Livingston permakültür çalıştay notları:

http://surdurulebiliryasam.wordpress.com/kaynaklar/

Aşağıdaki filimler ingilizce olmakla birlikte dili bilmeseniz de görsel olarak anlayabileceğiniz türden seçilmiştir:

Kendi gübrenizi yapın, çöp atıklarınızı azaltın ve çevreyi koruyun!

http://vimeo.com/5892223

permakültür nedir- David Holmgreen’ le

http://www.youtube.com/watch?v=dTUaSelgIlc&feature=related

şehirde permakültür-Bill Mollison New York da:

http://www.youtube.com/watch?v=LNZxvgpUteQ

Geoff Lawton- çölü dönüştürmek:

http://www.youtube.com/watch?v=sohI6vnWZmk

rocket sobası-seralar için:

http://www.youtube.com/paulwheaton12#p/u/0/qtFvdMk3eLM

basit bir kompost tuvalet yapımı:

http://www.youtube.com/watch?v=suZC3hGdosQ

atıklardan  estetik yaşam alanları yaratmak:

http://www.youtube.com/watch?v=qYGhAtOFHh8&NR=1

dogal ve yerel malzemeyle ev yapımı:

http://www.youtube.com/watch?v=abYZLmPwgwQ&feature=related

ekin-zehre-saman balyasından ev yapımı:

http://www.youtube.com/watch?v=RjNhJqnva3w&feature=related

Houses of straw – the rediscovery of strawbale building – Ekin-Zehre-Saman Balyasından Ev Yapımı:

2,000 Year Old Food Forest in Morocco – Tunus’ ta 2,000 Yillik Yiyecek Ormani

One of the extras featured on Geoff Lawton’s DVD “Establishing a Food Forest” the Permaculture Way available from www.permaculture.org,au More info: www.ecofilms.com.au

Cob documentary teaser – Dogal ve yerel malzemeyle ev yapimi

NYC Gardens Urban Permaculture 1 (Bill Mollison – Global Gardener) – Sehirde Permakültür – New York

Greening the Desert – Geoff Lawton- Çölü Dönüştürmek:

Permaculture co-originator ‘Holmgren’ doco Pt1 – Permakultur/Kalicikultur Nedir- David Holmgreen’ le 1

‘Eco-Centric’, a story by reporter Tim Lee from the 2004 ABC program ‘Landline’ about permaculture co-originator David Holmgren, whose “pivotal role in developing permaculture has scarcely been recognised” www.holmgren.com.au

Building a composting toilet – Basit bir kompost tuvalet yapimi

13/12/2009

Endüstriyalist kapitalizm gelişirken kentle kır arasındaki uçurumu gittikçe arttırdı. İnsanlar iş ve aş bulmak için kentlere göç etmek zorunda kaldı. Aynı zamanda kentin kozmopolitan yapısı insanları özgürleştirir diye umuluyordu. Oysa kırdaki dayanışma ruhunun kentte yok olduğunu görmek uzun sürmedi. Bu bağlamda 19. yüzyıl başlarında örneğin, Charles Dickens’in romanlarında konu ettiği Londra’ya kırsaldan gelenlerin kültürel çatışmaları ve artık yalnızlaşmakta olan birey vardı.

Krismas Karol’un kasabaya ya da kente birkaç günlük de olsa cömertlik ve dayanışma ruhu getirmesi umut edilirdi. Türkiye’de ise özellikle 1990’lardan sonra politik, sosyal ve ekonomik nedenlerle Doğu ve Güneydoğu’dan ve hatta Anadolu’nun iç kesimlerinden İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlere olan göçleri göz önüne getirebiliriz. Oralardan gelenlerin kentin var olan elit dokusunu ‘çarpıklaştırdıkları’ konu edilir oldu.

İnsanlar nasıl düşünüyorlarsa çevreleri de öyle şekillendirirler. Burada insanın insan üzerindeki egemenliğinin kentleri de hasta ve atıl yapılar haline dönüştürdüğünü saptamalıyız. Buna örnek olarak Moskova’da gerek kapitalizmle yarış nedeniyle, gerekse devlet otoritesini yansıtan Stalin döneminde inşa edilmiş olan devasa betonarme yapılar gösterilebilir. Yanısıra Hitler’in totaliterliğini ve faşist ruhunu yansıtan bir dizi örnekler de sıralanabilir. Toplumsal ekolojist olarak kentin özgür ekolojik dönüşümünü sağlama konusunda son yıllardaki uzmanlık alanım olan bireysel ve toplumsal düzeydesürdürülebilirlik olarak tanımlayabileceğimiz ‘kalıcı kültür’ (perma culture) den yararlanacağım.

Bu konu özellikle yaşamaya henüz başladığımız küresel iklim krizi sorunuyla çok yakından ilişkili. Bunun yanında ekolojik sorunları toplumsal sorunlardan ayrı tutamayacağımız apaçık anlaşılmış durumda. Son yıllarda insanlar soruna çözüm olarak tersine göç, bır baska deyişle kentin sorunlarından kurtulmak için köye göçmeye başladılar. Oysa kararların ‘güçlü’ tarafından diğer insanları tahakküm altında tutmak için verildiği ortamda yaşadığımız yerin küçük ya da büyük olması neyi farkettirir? O halde ekolojik olarak karbon ayak izi üretmeyen, politik olarak da demokratik bir kentin nasıl olabileceği önemlidir. Endüstriyalist kapitalist toplumun eseri olan küresel iklim değişimi bir yandan insanları (gezegenin diğer canlılarıyla birlikte) susuzluk ve kuraklığa sürüklerken, aynı zamnda sel baskınları ve ekilebilir toprakların kaybına yol açarak kentin hastalıklı ve atıl yapısını arttırmaktadır. Nerede olursak olalım dünyamız iklim değişiminin getirdiği felaketlerle bizi geceğimizi kestiremez hale getiriyor. Elbette fakir ülkelerin insanlarının seçimi ise çok daha sınırlı durumdadır. İklim uzmanlarına göre sadece kuraklıktan dolayı 2020’ye kadar en az 200 milyon insan bulunduğu yeri terk etmek zorunda kalacaktır. Yine sırf kuraklık nedeniyle 2007’de Tahran yakınlarında 88 köy yerini terk etmek zorunda kaldığı belirtiliyor. Oysa hani bir zamanlar kırsalın ekolojik olarak kendine yeter yapısı vardı. Kentler ise kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin en keskin döndüğü yerler olup ekolojik krize en fazla katkıda bulunan yerler ola gelmiştir.

Kentin ekolojik ve toplumsal dönüşümünü sağlamak için kendimiz ve toplumumuz için verilecek kararlarda aktif rol oynayan bireyler olmamız gerekiyor. Çünkü ancak aktif yurttaşlar hayal ettikleri özgür ekolojik kentleri yaratabilir. Toplumsal ekolojinin kurucusu Murray Bookchin ‘Kentsiz Kentleşme’ (Urbanization Without Cities) kitabında antik Yunan da Atinayı o dönemin olumlu örneği olarak ele alırken, kadınların ve kölelerin özgürlük eksiliğini dile getirir. Dolayısıyla özgür kentin

ancak özgür yurttaşlarıyla birlikte şekillenebileceğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Kısacası nüfusun bir kesiminin aktif olmadığı bir kentin özgür olaması beklenemez.

Geleceğin özgür kentlerinde kentin var olan merkezi yapısının mahalleler düzeyinde doğrudan demokrasi vasıtasıyla yönetilebilir hale dönüştürülmesi gerekir. Özgür yurttaşlardan oluşan (ve yeri geldiğinde geri çağrılabilecek) mahalle meclisleri insanlara kendi yaşadıkları yer hakkında kendilerinin karar vermesini sağlaymalıdır. Bu meclislerden oluşan ağ doğrudan demokrasinin can damarlarını oluşturacaktır. Meclisler ise kentin diğer meclisleriyle organik bağını sürdürecektir.

Böylelikle hatta kendi bölgesindeki meclislerle Bookchin’in deyimiyle “komünlerin komününü” oluşturacaktır. Kent hakkında

yapılacak herşey insani ölçekte olacağı için atıl yapılardan kaçılacak, kent devingen ve sinerjik bir yapıya dönüşecektir.

Böylelikle kent artık halkın dört yılda bir istemeyerek sandığa gittiği yerler değil, aktif yurttaşların şenlikli katılımıyla kendi yarını şekillendireceği, içinde yaşamaktan hoşnut olacağı organik bir organizmaya dönüşecektir.

Yaşam için yiyeceğin temel olduğu dikkate alınırsa, özgür kentin yiyecek üretiminin en azından yarıdan çoğu kentin kendi alanı ve çevresinden sağlanabilir. Gereksinimin geri kalan kısmı ise kültürel etkileşimi de içeren ve komünal olarak düzenlenen şenlikli takas pazarlarında tamamlanabilir. İnsan etkinliklerinin her birinin karbon ayak izi üretip iklim değişimine katkıda bulunduğuna göre günümüzde geliştirilmekte olan kent bahçelerinden, tohum değişim gruplarına, değiş-tokuş pazarlarına kadar bir dizi projenin bugünden toplum ve ekolojiye önemli katkılar sağladığını şimdiden görebiliriz. Küba’da Sovyetlerin petrol ambargosundan sonra olduğu gibi kullanılmayan yeşil alanların halkın organik yiyecek üretim bahçelerine dönüştürülmeli hatta kamu malı olup özelleştirilen yerleri geri istemeliyiz. Bu yolla toprağa atılan petro kimya menseli gübrelerin üretimi ve tüketimi de günden güne azalacağı için halk sağlığında büyük gelişmeler olacaktır. Çünkü kimyasalların üretilirken ve tüketilirken yalnızca direkt canlı vücuduna değil, suya, havaya ve toprağa kalıcı etkiler yaptığını anımsayalım. Böylesi bir yapıda sosyal problemler de günden güne azalacaktır. Direk demokrasinin islerdiği sokakları gece gündüz her ırk, cins ve sınıf için güvenli ve şenlikli hale gelmiş olacaktır. Benzeri modeller Arjantin’ in özellikle Patagonya bölgesinde ve Brezilya’nın bazı yerlerinde bugünden örnekleri yaratılmaya başlandı. Bugün Türkiye’de oluşturulmaya başlanan organik halk pazarları, takas şenlikleri ve kent bahçesi girişimleri bu hayalin tohumlarını oluşturabilir.

Yukarıda bahsettiğimiz şekilde gereksiz üretim ve tüketim gittikçe azaltılacağına göre devasa tüketim saraylarını (alışverişmerkezleri) da ne yapacağımızı göz önünde bulundurmalıyız. Bu noktada alışveriş ederken bir çift laf edip, halhatır sorabildiğimiz köşe bakkalına ya da hakim kültür altında etnik ya da azınlık olanların kendi renklerini ve tatlarını yansıttıkları küçük alanlara yeniden kavuşabileceğimizi hayal ediyorum. Çünkü ekolojik çeşitliğin toplumsal çeşitlilik olmadan yaşayamayacağı görüşündeyim. Aynı zamanda halk kendi işleteceği kooperatifler vasıtasıyla kendi radyo,televizyon ve diğer basın yayın organlarını işletebilme kapasitesi eceğini de düşünebiliriz. Kentin gereksinimi için ulus ötesi almak zorunda olduğumuz maddi manevi ürünler için hakkaniyetli alışveriş (fair trade) ağları bugünden oluşmaya başladı. Böylece üretenle tüketen artan düzeyde iletişim olanaklarına sahip olabileceği gibi, etik olarak üretenin emeği direkt desteklenmiş olacaktır. Elbette taşımacılığın da toplu taşımacılığa dayanan bir modelle ve her kentin konumuna göre enerjinin de yenilenebilir kaynaklardan üretilebileceği ve mümkün olduğunca atık üretmeyen bir kent yaratmayı da eklemek gerekir.

Sonuç olarak; ulusal ve ulus ötesi tekellerin kontrolünde tüketime dayalı kent yaşamını özgür ekolojik kente dönüştürmek için her düzeyde hiyerarşiden uzak katılımcı bir kültür yaratmamız gerekiyor. Bookchin’in geliştirdiği özgür yerel yönetimcilik anlayışını temel alarak, bu modeli kendi kentimizin somut gerçeğine göre şekillendirebiliriz. İşe önce insanın insan üzerindeki ve insanın doğa üzerindeki egemenliğine son verecek kültürü yaratmakla başlayabiliriz. Böylece birey ve toplum kendini doğanın bir parçası olarak görecek ve aktif olarak özgür kentin yapılanmasına coşkuyla katkıda bulunacaktır.

Bu özgür yerel yönetimler aynı zamanda yerel düzeyde konfederasyonlar oluşturacaklardır. Sözü özgür yerel yönetim fikrini ortaya atıp, aynı zamanda yaşadığı yerlerde (ABD’nin New York ve Vermont eyaletlerinde) ilgili deneyimleri başlatmış olan Bookchin’in kendi sözleriyle noktalarsak: “… konfederalizm vasıtasıyla toplumlar arasında karşılıklı bağlar sürekli korunur. Konfederasyonda toplumlar kendi kişiliklerini korur… Bu da kendi içinde çeşitliliği taşıyan ekolojik özgür bir toplum demektir.”

* Toplumsal proje geliştiricisi, araştırmacı ve aktivist

Kendine Yeterli Toplum

KendineYeterliToplum blogu kalici kultur  ve dogayla uyumlu yasam tasarimi ile  bireyin ve toplumun kendine yeter duruma gelmesinde gerekli bilgi -beceri paylasimi uzerine kurulmustur.

Paylasimimizda oncelikle Anadolu kulturel zenginligi ve dogal cesitliligi temel alinacaktir. Diger kulturlerle alisveris, karsilikli  destekleme ve birbirini zenginlestirme  hiyerarsisiz (esit guc paylasimi) iliskilere dayali etik ilkelerle saglanacaktir.


This blog, KendineYeterliToplum, is designed to help people about pemaculture and other design techniques from different cultures.  We know that Anatolian mosaic is a good example for us to learn from each other and put them into practice.  All our relationship from learning each other and sharing knowledge and skills are based on ethical equal power sharing.

Etiket Bulutu

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 26 other followers