Kendine Yeterli Toplum: Yerellik, Doğayla Uyumlu Tasarım ve Permakültür

E-EldivelGumusluk

SÖYLEŞİ

7 Haziran 2016 tarihinde Ankara Mimarlar Odası‘ndaki sunum sırasında gelen bazı sorular seçilerek  özetlenmiştir.

~~~

Hangi ihtiyaç sizi kent tarımcılığı üzerine çalışmaya itti?

Sağlıklı gıda üretimine dayalı bir yaşam çevresinde sosyalleşmeye önem vermem de bunda büyük etkendir. Kokusunu ve tadını duyumsayarak dostlarla tüketilen bir ürünün mutluluğuna paha biçilebilir mi?

Köyde yetişmiş ve üretimin neredeyse % 90 ını kedi yetiştiren bir alt yapıdan gelerek  14 yaşından sonraki yaşamımı kentlerde geçirirken topraktan kopmama duygu ve düşüncesi ana ekseni oluşturuyor. Stress den kurtulmak için toprağın iyileştirici ve terapisel olgusunu her zaman önemli bulurum.  Daha sonraki yılarda kapitalist endüstriyel tüketim sisteminin alternatifi ne olmalı diye ekoloji temelli bir sorgulama beni toplumsal ekoloji felsefesi ve ilkeleriyle buluşturdu.

Nedir kent tarımcılığı?

Kent tarımcılığıyla kentin gıda ihtiyaçlarının bir kısmı kent içi ve çevresinden karşılanır. Aynı zamanda kentle-kır arasında kopan bağ onarılmaya çalışılır. Başka bir deyişle endüstriyalizmle doğadan koparılan insanın kendi gıdasını yetiştirme odaklı tekrar toprakla buluşması diyebiliriz.

Kent tarımcılığının kulanım alanları nerelerdir?

Bu durum, küçük alanlarda tarım dediğimiz saksı vb minik bir alanda bitki ve toprağın interaksiyomunu anlama olabileceği gibi, balkon ya da bir binanın açıkta olan duvarında dibinde de olabilir. Bunun yanında alanımız toplumsal kent bahçesi gibi kamusal bir alan, ya da kişiye özel lmış bir alanda gıda ormanı veya tarımsal ormancılık faaliyeti de olabilir. Dolayısıyla çatı bahçesinden balkon bahçesine, sitemizin çevresinde dikine alan kullanımdan pencere bahçelerine kadar uzanabilir.

Sizce tarım, doğadan ve topraktan tamamen kopmuş ve yabancılaşmış mıdır?

Endüstri devrimi sonrası üretimin makineleşmesi adeta tüketimi de otomatikleştirdi ve ruhsuzlaştırdı. Üretenler ve tüketim arasındaki bağ koparıldı. İnsanın kendini beslemesi market raflarının cansız ve mekanik atmosferiyle birleşti. Ne yersen oyuz demek doğrudur. Günümüzün ruhsuz ve şiddete eğilimli insanlarında bunun etkisi çok büyüktür. Gıdasınin nereden, hangi koşullarda, kimin emeğiyle nasıl bir toprak ve coğrafyadan geldiğini bilmeyen insan cansız birşeyleri midesine indirmektedir. Oysa endüstri çağı öncesi tarımla uğraşanlar adeta bir zanaatçıydı. Yaratıcılıkları vardı. Yaptığı işin inceliklerini zevkle anlatırlardı. Bunu buğün biraz imece odaklı toplumsal buluşmalarda görebiliriz. Aynı zamanda endüstri öncesini nostaljik bir şekilde anmak istemem. Derebeylik dönemi bir dizi baskının katmerleştiği, sınıflar arsı emrivaki durumlara dayalı, kadının tarım işçisi ve doğuran kölelerden ibaret olark görüldüğü duruma adı ekolojik de olsa geri dönmek istemem.

Tarım neoliberal kapitalist sistemin temel bir bileşeni haline geldi mi?

Kapitalizmin pratiğe yansıyan temel prensibi “büyü ya da öl” şiarıdır. Dünya da 1980lerden itibaren  tarımın şirketleşmesi ve büyük tarım işletmeleri haline gelmesiyle karşı karşıyayız. Oysa Amerika dâhil 1975’lere kadar nüfusun yüzde 75’ini geleneksel küçük aile tarımı besliyordu. Türkiye 80’lerdeki neoliberal politikalara kadar kendi kendini besleyen dünyadaki istisnai ülkelerden biriydi. Şimdi buğdayın dünyaya yayıldığı Mezopotamya coğarafyası dâhil hububatının dikkate değer bir kısmını dışarıdan alır durumunda.

Bildiğiniz gibi Türkiye’de küçük tarım arazilerinin birleştirilmesi sürdürülüyor. Hepsinin altında tarımı büyük şirketlere devretmek olduğunu söyleyebiliriz. Tavuk yumurtasının, et hayvanlarının, buğdayın endüstrileşmesi (ve hatta bazılarının genetiğinin değiştirilmesi) hızla sürüyor. Şirketleşmeyen köylünün yaşaması olanaksız hale gelmiş durumda. Bu yüzden tarımın küresel ölçekte endüstrileştiğini ve kapitalizmin temel bileşeni haline getirildiğini söyleyebiliriz. Köylünün ya da kırda üretim odaklı yaşayanların alternatifi ise bir araya gelip dayanışma kooperatifleri kurması ve kamusal alanlara sahip çıkmasıdır.

Kent tarımcılığı alternatif tarımcılığa örnek olabilir mi?

Geldiğimiz noktada kaybettiğimiz değerleri geri getirmenin adı “alternatif” sözcüğüyle mi tanımlanmalı tam olarak emin değilim. Amerika da 1968 lerde Go Back to the Lands hareketi geliştirilmiş. Türkiye de buna Yeni Köylülük deniyor. Köylü gibi atık üretmeden yaşamak kentlerde de mümkün. Ancak yasakları kısıtlamları kaldırmak gere. Bunu örneğin; benim kısmen yaşadığım ABD nin Seattle kentinde belediye teşvik eder duruma geldi. Yasalar ve uygulamalar yağan yağmuru yeraltına geçiren yüzeyler yaratmadan kentte gıda yetiştirmeye kadar bir dizi değişiklik yapılıyor.  2000 li yıllardan bu yana  kentte adeta bir köylü kültürü yaratılmaya başlandı. Bu vasıtayla sabah tavuk gıdaklaması, öğlen keçi melesi duyabiliyoruz. Ben kentin göbeğinde arıcılık yapıyorum. Benzeri örnekleri Fransa, Almanya, Kanada Avustralya Yeni Zelanda vb ülkelerde de var.

Burada yerele odaklanarak ve “organik” yetiştirerek yalnızca karbon ayak izimizi azaltıp kendim’zi de sağlıklı beslemiyoruz. Aynı zamanda gelecek kuşaklara sağlıklı toprak teslim etmeyi amaçlıyoruz. Organik sözcüğünü tırnak içinde gösterdim. Çünkü eleştirel bakıyorum… Amacımız yalnızca çevreyle ilgili kaygılarımız olmamalı. Yan komşumun kara derili, çingene, trans vb olması da beni ilgilendiriyor. Hekesi eren ve toplumsal boyutu olan bir gıda hareketi gerekli. Kısacası moda olan organik yaşam biçimlerinin ötesine geçmemiz gerekiyor. İşin etik ve toplumsal boyutuyla katılımcılık ve birbirimizin derdine deva olabilmek gerek. Organik sertfikalar ve standartlarla evet toprak ve su belli ölçüde korunuyor ve elbette bu işi oldukça dürüst yapanlar da var. Onlara saygım sonsuz…Fakat organik ürün pahalı ve herkesin ulaşabileceği düzeyde değil. Üstelik bir başka endüstri haline getirilmiş durumda. Ürününü standartlara uygun paketlemedi diye yıllardır ekmeğini topraktan etik yollarla çıkaran çiftçilerin pazardan kovulduğunu duyuyorum. Bu dünyanın her yerinde olabilir. Oysa yerel ve küçük ölçekte karşılıklı güven ilişkisine dayalı bir üretim ve tüketim zinciri önemli. Kendimizi var olan hâkim kültürden (bu noktada organik modasından) net olarak ayırmadıkça ütopyalarımızda yol alamayız.

Kent tarımının kentsel dönüşümdeki yerine de işaret etmemiz gerekiyor. Yurt dışındaki örneklerden yakından izlediklerim var. Hatta parçası olduğum kurulmasında önemli katkım olanlar da var. Örneğin, kentin bir kenar mahallesinde ki; genelde kent tarımıyla uğaraşanlar düşük gelir grubu mensupları ve kentin göbeğinde tarım modernleşmeye karşı kirlilik olarak görüldüğünden kenar mahallere itilir.  Bize yeni Zelanda Wellington Belediyesi de böyle yapmaya çalışmıştı. Oysa sığınmacı ve yeni göçmelrin enteğrasyon projesi olarak ön gördüğüm projede kentin göbeğindeki bir yeri kiralayana kadar üç sene uğraşmak durumunda kalmıştık.  Kenttten uzak görünmez kılınmaya karşı durmakta iki nedenle ısrarcıydık; 1. bu projenin bel kemiği olacak sığınmacı ve yeni göçmen insanarı görünmezlikten çıkarmak 2. Yenebilir peyzayın kentin göbeğinde ve herkesin gözü önünde olması gerektiğne innaıyorduk.  Sınıf, dil, din, cinsel tercih, ırk, etnik kimlik gibi marjinalize edilip ötekileştirilmiş insanların şiddetten uzaklaşması toprakla bütünleşmesiyle mümkün. Üstelik hakim beyaz kültürün çok kültürlülük anlamında bizi tanımasının belediyeye bir dizi faydası da olacaktı.  

Bahçelerin (kent bostanarının ve meyvalığının)   bulunduğu ortamlara hem ruhsal, hem de fiziksel ahenk gelir. Çünkü orada toprak şifa buluyordur. Ama estetiğimize güzelüğümize sahip çıkmazsak her an hakim kesimin alması söz konusudur. Düşünsenize önceden çöplük ve metruk olan, pis kokan bir alanda ayçiçekleri açıp, arılar kelebeker türlü meyva ağaçları çiçekleniyor… Bir süre sonra buranın yurtt profili değişiyor. Mesken fiyatları artmaya başlıyor. Eskiden oranın sahibi olan kara derililer, göçmeler için ekonomik olarak alt sınıf için kafeteryalar restaronlar açılmaya başlıyor. Bu durumda rant peşinde koşan mütehitler oralara göz dikmekte gecikmiyor. İşte size kentsel dönüşüm! Amerikanın Seattle kentinde hala ucundan siyah mahalesi denebilecek bir semtte birkaö yıl yaşadım. Siyah komşularımdan mahallenin adım adım nasıl beyazlaştırıldını (gentrification) çeşitli vesilelerle dinledim. Öğrencileriminde önemli katkılar sunduğu bir dizi toplumsal kent bahçelesinin sökülmesini acıyla izledim. Bunların bir kısmı cadde kenarı yenebilir peyzajlara dönüştülse de toplumun gittiği şenlikler yaptığı kamusal yenebilir peyzajlar yok edilip lbinalar dikidi. Buna önlem olarak insnların bilinçlenip kollektif kooperatif yapılar oluşturması gerekebilir. Burada belediyeye önemli iş düşüyor. O semtteki kira ev daire fiyatlarını regüle etmesi gerek. Elbette neoliberal serbest piyasada ekonomiisnde bunun önüne geçmek mümkün değil. Merkezi yapıdan bağımsız hareket edebilen özgür yerel belediyecilik gerekiyor.

Kent tarımcılığının, tarımı rant kapısı haline getiren iktidarları korkutan bir yanı var mıdır?

Elbette gıda bağımsızlığı çok önemlidir.. Gıdasını kendi yetiştiren insan kapitalizmi korkutur. Amerikan başkanlarında birinin deyişini vardır: “Ülke sınırlarını silahla kontrol altına alabilirsiniz. Ancak gıdasını yetiştiren insanı kontrol altına alamazsınız“. Bu noktada Tohum Takas festivalleri önemli. Dolayısıyla örneğin bir mahalle ölçeğini ele alalım: Anadoluda kökleri olan ve bazı bölgelerimizde hala yaşatılan imece ne güzel bir dayanışma ve yardımlaşmadır… İnsanlar toprağı gıda ekimine hazırlarken bağını budarken etkinlik sırasında yemeğini türküsünü hikayesini paylaşırken birbirinden öğrenir ve eğlenir. Günümüzde gelişmiş sayılan ülkelerdeki soyal izolasyona en iyi yanıttır bu. İnsanlar sosyalleşirken yöreye barış, ahenk, harmoni ve estetik gelir.

Endüstriyalizmin kentleri tüketim odaklı hale getirdiğini ifade etmiştiniz, biraz açar mısınız?

Üretimden kopan insan tüketimin hem öznesi hem de nesnesi haline gelmiş durumadır. Endüstriyalizm bugün topraklarımızı yalnızca monokültürle Genetiği Değiştirilmiş Gıdalarla (GDO) sağlıksız hale getirmedi. Belki GDO’lu ürünle zenginlerin hibrit arabalarına yeşil yakıt sağlanmış olur. Fakat böylece aynı zamanda dünyada besin değeri olmayan gıdalarla beslenmek zorunda bırakılan yeni tür açlık yaratıldı. Buna gıda çölleri (food desert) alanları deniyor. Bu resim gösteriyor ki yaşam kalitemiz yükselmedi. Gıda politikalarıyla bilinçli olarak düşürüldü. Beslenme ihtiyaçlarımız yapay hale getirildi ve gıdasının büyük bir kısmını atık haline getirip çöpe atan bir gıda sistemi yaratıldı.

Öte yandan sınıfsal açıdan bakarsak besin yetersizliğinden hastalığa yakalanan sağlıklı gıdaya ulaşamayan insan sayısı Türkiye de % 20 ve ekonominin sınıflar arası uçurum yaratmasıyla bu rakam gittikçe artıyor. Elbette burada savaş durumu hariç… Bu durumda da endüstriyel tıbbı ve ilaç sanayinin çarkını gittikçe beslemeye yardımcı oluyor. Kısacası gıdasını üreten kişi kendi sağlığına, gelecek nesillerin suyuna, toprağına ve havasına da sahip çıkıyor demektir. İşte yaşam kalitesini yükseltme odaklı kentte gıda üretme burada odaklanıyor.


https://www.evrensel.net/haber/282032/kent-tarimciligi-ile-saglikli-urunlere-ulasmak-mumkun

“Yeşil” Kapitalizm

Fikret Başkaya ile “Yeşil” Kapitalizm ve Çıkış Üzerine Söyleşi*

Açık Gazete’ye teşekkürlerimizle

http://www.acikgazete.com/soylesi/2015/12/08/yesil-kapitalizm-ve-cikis-uzerine.htm

Prof. Dr. Fikret Başkaya, “Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak” dedi.

08-12-2015, Salı

Emet Değirmenci Birikim” Dergisi için Fikret Başkaya ile söyleşti.

– Hocam siz kapitalizme ve çıkış yolarına uzun süredir kafa yoruyorsunuz. Bunun yanında ekolojik krize ilişkin gerçekçi vurgular yapan özgürlükçü Marksist’lerdensiniz. Kapitalizmin yeşili kırmızısı olmaz belki ama ekolojik kriz artık kapitalist yatırımcıları dahi epey düşündürür hale geldi. Örneğin, 20 YY’ın sonundan itibaren sigorta şirketleri küresel iklim değişimine ilişkin birçok riski yüklenmekten kaçınır durumda. Bunun yanında kapitalizm karbon emisyolarını indirgeme odaklı bazı adımlar atıyor gibi görünüyor. Bir yandan ABD ve yandaşları hala fosil yakıtlar için dünyanın çeşitli yerlerinde savaş açmaktan ve gerici rejimleri desteklemekten geri durmazken diğer yandan güneş, rüzgar, biyo yakıt gibi doğal enerjilere devasa yatırımlar yapıyorlar. Siz küresel ölçekte tabloyu nasıl görüyorsunuz? 21 YY da kendini yeşilleyen kapitalizm evrimini nasıl sürdürürecek?

– Yıkım o kadar hızlı ve kapsamlı ki, artık görmezlikten gelemezler ama gördükleri ve görmek istedikleri asıl görülmesi gereken değil. 1992-2012 aralığında ‘sürdürülebilir kalkınma’ retoriğiyle işi götürdüler. Aslında bir oxymore olan sürdürülebilir kalkınma retoriği aşınınca, yeni bir şey keşfetmeleri gerekiyordu. Ve “yeşil ekonomi” devreye sokuldu. Aslında sermayenin baronlarının gönlünde yatan söylem de “yeşil ekonomi” değil, “yeşil büyüme”. Yeşil ekonomi daha çok BM çevresindeki, işte Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Programı UNCED, vb gibi kurumların tercihi. Ama bu mesela OECD’nin tercihi değil. Onlar “yesil büyüme”yi tercih ediyorlar. İşin özeti şu: sermaye kendini genişletilmiş ölçekte yeniden üretmek zorunda, aksi halde varlığını sürdüremez, artık burada durayım, bu kadarı yeter demesi mümkün değil. Lâkin patinaj yapıyor, o zaman bu soruna bir çare bulmak gerekiyordu işte “yeşil ekonomi”, daha doğrusu “yeşil büyüme” bu zorunluluğun sonucu olarak peydahlandı. “Esmer ekonominin” yerine, “yeşilini’ ikâme etme çabası söz konusu… Amaç, sermayeye yeni ve daha büyük değerlenme, daha büyük kâr alanları açmak. Diyorlar ki, ekonominin ekolojikleşkesi büyümeye bir fren değil, dolayısıyla “yeşil ekonomiyle” sorunlar aşılır, yoksulluk ortadan kalkar, eşitsizlikler azalır, vb. Hem bunlar sağlanır ve hem de ekolojik riskler, doğal kaynak yetersizliği sorun olmaktan çıkar. Böyle bir söylem ancak kapitalizm, onun temel ‘yasaları’, temel eğilimleri ve dinamiklerinden habersiz olan ahmakları aldatmaya yarar…

Aslında yeşil ekonomi demek, yangına körükle gitmek gibi bir şey. Asıl amaç ekonomik büyümenin gerektirdiği “sınırsız pazar” arayaşına bir çare bulmak… Başka türlü söylersek, doğanın finanslaşması, bu dünyada canlı olan ne varsa metalaştırılması, paralılaştırılması, özelleştirilmesi, özel mülk kategorisine indirgenmesi amaçlanıyor. Gerekçe de evlere şenlik. Özetle deniyor ki, doğa temel hayatî hizmetler üretiyor, işte karbon gazını çekiyor, suyu temizliyor, vb. ama bu hizmetler (işlevler densin) aşınıyor, kötüleşiyor zira bunlardan bedava yararlanılıyor, parayla alınıp satılmıyor… O halde bozulmayı durdurmak, iyileşme sağlamak için bunların metelaştırılmaları, paralılaştırılmaları, özelleştirilmeleri, özel mülk kategorisine dahil edilmeleri gerekir. Velhasıl bu anlayışa göre çözüm özel mülkiyettedir…

Aslında yapılmak istenen, Gezegeni kurtarmak için onu metalaştırma operasyonundan başkası değil. Oysa, tam tersinin yapılması gerekiyor ve kapitalizm dahilinde büyümeyle doğayı koruma hedefi bağdaşır değildir. Asıl amaç bu güne kadar kapitalizmin değerlenme ve etkinlik alanı dışında kalmış ne varsa sürece dahil etmek: işte ‘doğal kaynakları’ özelleştirmek, canlının telif hakkına sahip olmak, toprakları, suyu, havayı, ormanları, biyolojik çeşitlililği, vb. özelleştirmek… Eğer bunlar gercekleşirse, o zaman “etkin ve sorumlu” bir kullanım mümkün olur demek istiyorlar… Oysa işin içinden çıkmak için tam da bunların tersini yapmak gerekiyor. Velhasıl, kapitalizmin mantığı, işleyişi, temel eğilimleri işlemeye devam ettikçe, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu sahte söylemi vakitlice red ve mahkûm etmek gerekiyor…


Emet Değirmenci

– Almanya’nın çoğu bölgesinde, ABD’de Kaliforniya eyaleti, hatta Suudi Arabistan’da devasa güneş tarlaları kuruluyor. Hollandalıların ise okyanus içine ektikleri rüzgar tribünleri var. Türkiyede özellikle rüzgar enerji santral yatırımlarında (RESTler) ve hatta temiz enerji adı altında dayatılan (HES ler) ve yapıma başlananan nükleer santraller mevcut. Buna kiEndüstri devriminden bu yana sürekli ‘teknoloji kirletti teknoloji temizleyecek’ umudu pompalanıyor. Buna kirletılen içme suyu havzalarını temizlemek yerine deniz suyunu içilebilir hale getiren teknolojiler vb de ekleyebiliriz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Bir kere teknoloji konusunda tam bir aymazlık söz konusu. Çoktan “ileri teknoloji” tutkunluğu bir tür din mertebesine yükseltilmiş durumda. Her kim ki, kapitalizmin ürettiği/ kapitalizmi üreten teknolojileri eleştirmeye kalkarsa, teknoloji düşmanı, dahası uygarlık düşmanı, gerici, karanlıkçı… sayılıp lânetleniyor. Ve teknolojinin mutlaka her sorunu çözeceğine dair de köklü bir kör anlayış yerleşmiş durumda. Eğer gerçekten teknoloji sorunları çözüyor olsaydı, onca teknolojik “ilerlemeden”, onca “teknolojik hârikalardan” sonra insanlık ve uygarlık bu günkü sefil durumda olur muydu, yerlerde sürünür müydü, küresel riskler peydahlanır, insanlığın ve uygarlığın geleceği riske girer miydi? Kapitalizmin ürettiği “ileri teknolojiler” her aşamada emekçi kitlelerin, işte işçilerin, köylülerin, esnafların, velhasıl toplum çoğunluğunun aleyhine sonuçlar doğurdu ve süreç şimdilerde daha da hızlanmış durumda. Bu yüzden yaklaşık son iki yüzyılda “ileri teknolojilerin” kurbanları bu saçmalığa itiraz ettiler. Tâ Luddist hareketinden bu yana itirazlar hiç bir zaman eksik olmadı. Şimdilerde insanlar bir nükleer santral, bir termik santral, bir hava alanı, bir baraj, bir yol ve köprü, bir AVM, vb. yapımına itiraz ettikleri zaman, bunu asla teknoloji karşıtı oldukları için yapmıyorlar, tam tersine zararlılığı ve tehlikesi bariz olan, yaşamlarını ve geleceklerini zora sokan bir tür teknolojiye karşı çıkıyorlar. Doğrusu “temiz enerji” retoriğinin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Çokuluslu şirketler kâr neredeyse oradadırlar ve onları ilgilendiren yegane şey kârdır, öyle olunca da güneş enerjisine de, rüzgar tribünlerine de yatırım yaparlar. Dolayısıyla “alternatif enerji” söylemiyle ilgili olarak ihtiyatlı bir tavır geliştirmek gerekiyor. Asıl büyümeyi sorun etmek ve enerji yutucu mevcut durumdan vakitlice çıkmak gerekiyor… Mesela biyoyakıt bir alternatif olarak sunuldu. Oysa agrokarbüranların tam bir yanılsama olduğunun anlaşılması için çok zaman geçmedi… Mesela petrolü etenol’la ikima etmeye kalkılırsa, gıda üretimi için kullanılan topraklar bu amaç için yeterli bile olmaz ama bir de monoprodüksiyonun tahribatı ortaya çıkar… O halde paradigmayı değiştirmek, enerji yutucu olmayan bir üretim modeline geçmek gerekiyor. Aksi halde doğa tahribatının derinleşmesi kaçınılmaz…

– Uygulamaya sokulan ‘temiz enerji’ yatırımlarının genelde merkezi ölçekte olduğunu görüyoruz. Geliştirilen teknoloji hem karmaşık, hem de insani boyutta değil. Bir başka deyişle şarteller bir yerden kapatılırsa yine o bölge/ülke karanlıkta kalacak şekilde planlanıyor. Kullanılan iş gücü ve atıklar ise fakir bölgelere zarar verir durumda. Örneğin, Çin de çocuk ve kadın emeği kullanılarak yapılan güneş panelleri vb. Avrupa ülkelerinin elektronik atıklarının Hindistan’a gönderilmesi gibi örnekler de gösterilebilir. Sıfır Atıklı Kentler ( Zero Waste Cities) inşa etme adı altında atığın bir bölümü tuğla ve yol yapımı gibi şeylerde kullanılıyor. Oysa geri dönüşüm de kullandığı enerjiö su vb dikkate alınırsa karbon ayak izi oldukça fazla. ‘Kullan at, nasıl olsa dönüştürülüyor’ diyor kapitalizm. Böyle bir yeşil gelecek olabilir mi?

– Bir şey üretmek, doğadan bir şeyler çekmekle mümkün ve üretirken de, tüketirken de doğaya bir şeyler atma yani kirletme zorunluluğu var. Bu da demektir ki, kapitalist mantık geçerliyken üretirken de tüketirken de doğayı kirletmek, kaynakları eksiltmek zorunlu. O zaman da sınırsız büyüme ve prodüktivizim sarmalından çıkmak, sorumlu bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor ama kapitalizm dahilinde böyle bir şey mümkün değildir.

Kapitalizmin doğaya ve insana zarar vermeden yol alması mümkün değil. Bir de tabii burjuva iktisatçılarının uydurduğu sözde “dışsal ekonomiler” saçmalığını da teşhir etmek gerekiyor. Bu, üretirken insana ve doğaya verilen zararların dikkate alınmaması demek! Oysa aslında “dışarda” kalan bir şey yok. Zira bu sonlu bir dünya ve kaynaklar da sınırlı. Dolayısıyla dışarda kalan bir şey yok. Şimdilerde yıkım daha da büyüdükçe ve görünürlüğü arttıkça, durum biraz daha anlaşılmaya başlandı diyebiliriz. Bu günkü eğilimler ve süreçler yol almaya ve yıkıcı sorunlar ve sonuçlar üretmeye devam ettikçe, “yeşil bir gelecek” mümkün değil ama işlerin daha da sarpa sarma ihtimali, insanlığın ufkunun kararması kaçınılmaz görünüyor… Onun için ne yapıp-edip egemen söylemin dışına çıkıp, bilinci özgürleştirmek gerekiyor. Velhasıl farklı düşünebilmenin, farklı davranabilmenin, farklı yapabilmenin yol ve yöntemlerini keşfetmek gerekiyor ki, bu mümkün.

– İsterseniz teknolojinin gidişatına biraz daha dikkat çekelim: Merkezileşmenin yanında gittikçe otomatikleşme de arttırılıyor. Uzaktan kumanda edilen sistemlerle artık bir yerin sabah, öğle ve akşam iklim verilerine ulaşılabilir durumda. Örneğin, Türkiye ye herhangi bir köyde öğleden sonra yağmur fırtına olacak mi diye yorum yapabiliyorsunuz. Merkezi şekilde uzaktan kumandalı sulama sistemleri olduğu gibi yağmur, kar yağdırma sistemleri ve hatta uzaktan kumandalı savaş sistemleri var. Son yıllarda ise işçisiz fabrikalar, şöförsüz arabalar üç boyutlu yazıcılarla bir yapı tasarlayabiliyorsunuz. Neredeyse fabrikaları yapan da robotik sistemler olacak. Bu bağlamda işçi sınıfı (proletarya) nın yeri ve gücünü nasıl tanımlıyorsunuz?

– Kapitalizm bidayette mükszüzleşmiş-proleterleşmiş bir insan kitlesini var sayıyor. Fakat bir kere süreç yoluna girip-hareket ettikten sonra da mülksüzleştirerek yol alıyor. Her seferinde daha çok insanı mülksüzleştiriyor, proleterleştiriyor, velhasıl insanları üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum ediyor. Ekseri sanıldığı gibi kaptitalizmde müdemiç (içkin) bu eğilim, sanayi kapitalizminin ilk ortaya çıktığı döneme ait, dolayısıyla geride kalmış bir şey değil. Zaten proleter kavaramı da latince proletarius’dan türeme ve hiç bir şeyi olmayan, çıplak, çulsuz… anlamına geliyor. İkincisi, kapitalizm kutuplaşma üreterek yol alabiliyor. Bunun anlamı, bir tarafta zenginlik birikirken, karşı tarafta yoksulluğun ve sefaletin birikmesi ve bu sadece tek bir ülke dahilinde degil, dünya ölçeğinde de ortaya çıkan bir durum. Üçüncüsü kapitalizm, teknikçi bir üretim tarzı veya uygarlık. Her seferinde daha ileri, daha gelişmiş teknolojileri devreye sokma zorunluluğu var. Tabii teknolojideki her ileri adım, her seferinde daha az işçi kullanmakla, işçiyi makinayla ikâme etmekle sonuçlanıyor. Sonuç itibariyle her teknik ilerleme başta işçi sınıfı olmak üzere, toplum çoğunluğu aleyhine yol alıyor. Aslında kapitalizmin ürettiği ve kapitalizmi üreten teknoloji her seferinde çözdüğünden daha çok sorun yaratıyor ama insanlar yıkılanı değil, yapılanı görüyor. Oysa, modern teknoloji aslında tam bir yıkım, yok etme ve kirletme aracı. Ama bir fetiş mertebesine yükseltilmiş olduğu için insanlar ona toz kondurmaya yanaşmıyor.

İşte deniyor ki, işçi sınıfı artık buharlaştı. Aslında teknik ilerlemeyle her seferinde daha az işçiye ihtiyaç duyulması, düzenli bir işe ve gelire sahip insan sayısının azalması, işçi sınıfının sayısını azaltmıyor… Tam tersine proletarya sürekli büyüyor. Mülksüzleşme ve proleterleşme sürekli artıyor. Teknolojik ilerleme sanayi sektöründe çalışan sayısını azaltıyor ama, hizmet sektöründe ve “iğreti işlerde” (prekarya) çalışanların sayısını büyütüyor. Eğer işçi sınıfı sadece çalışan ve düzenli bir geliri olan kitle sayılırsa o zaman gerçekten bir azalmadan söz edilebilir ama işçi sınıfı dendiğinde mülksüzleşmiş, proleterleşmiş, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun devasa kitle anlaşılırsa, işçi sınıfının bu gün her zamankinden daha kalabalık olduğu görülecektir…

Sıkıntı, “yeni durumda” kitlelerin örgütlenme ve bilinçlenme konusundaki olumsuzluklardan kaynaklanıyor. Ve bu durumdan küreselleşme birinci derecede sorumlu denebilir. Zira örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Bir fikir vermek için, bu gün Türkiye’de 16 milyonun üstünde ücretli çalışan var ama bunların sadece %6’sı bir sendikaya üye (tabii sendikaların niteliğ de ayrı bir tartışma konusu…) ve bu %6’nın toplu iş sözleşmesi (TİS) hakkına sahip olanı %3… Dünyanın her yerinde örgütlülük düzeyi dibe vurmuş durumda. Ama senin de çok iyi bildiğin gibi, çok çeşitli mücadele özneleri ve yöntemleri ortaya çıkmış durumda. Zira saldırı son derecede şiddetli ve kapsamlı. İnsanların bu saldırıya ‘hoş geldin, safa geldin’ demesi mümkün değildi. Saldırının olduğu her yerde karşı saldırı da olmak zoranda… Şahsen teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, işte robotlar ne kadar hârikalar yaratırsa yaratsın, canlı emeğin, yani işçilerin önemli olmaya devam edeceği kesin. Ve nihai bir robotlaşma da mümkün değildir. Kaldı ki bu tür bir ilerlemeyi bir marifet saymak da saçmadır… Eğer bir teknik ilerleme insanı önemsiz/ değersiz hale getiriyorsa, onu bir matah saymanın, yüceltmenin ne âlemi var. Şahsen geçerli süreçlerin ve eğilimlerin insanı insanlıktan çıkırdığı konusunda hiç bir kuşku duymuyorum. Zira robotlar geliştikte insanların da robotlaştığı gözden kaçıyor. Aslında teknoloji bizzat insanı da insanlıktan çıkarmak için yoğun bir çaba içinde… Şimdilerde insanla tekniğin karışımı yeni bir insan “türü” üretme çalışmaları hızla yol alıyor. Amaç “insan ötesi” (post-insan) denilen yeni bir yaratık (süper insan ) üretmek… Ve diyorlar ki, post-insan olmayanlar yaya kalacak zira onlar geleceğin şempanzesi gibi bir şey olacaklar… Bu saçmalığın vakitlice durdurulması gerekiyor. Velhasıl, şahsen vakitlice şu teknoloji çılgınlığından çıkmanın, aklını başına almanın gerekli olduğu bir zamanda olduğumuzu düşünüyorum…

– Kapitalizm önce kirletir sonra temizlemek için ilacını satar bile diyemiyoruz. Herşey birbirine öylesine karışmış durumda ki… Örneğin, Starbucks Adil Ticaret (Fair Trade) kahve satıyor, ABD’nin gıdadan giysiye elektronik eşyadan tarım ilacına kadar geniş ürün yelpazesi olan WALMART organik ürünler sunuyor vb. Etik tüketim yapmak isteyen biri sizce ne yapmalı?

– Senin söylediğinin bir benzeri “helâl gıda” şampiyonluğunda da görülüyor. Bütün bu söylemler kitleleri aldatmaya yönelik çabalar, manipülasyonlar. İnsanlar şeylerin gerçeğine nüfuz etme konusunda yaya kaldıklarında, bu tür saçmalıklar da mümkün hale geliyor. Aslında orada söz konusu olan kelimenin gerçek anlamında tam bir oxymore… Bu tür saçmalıklardan kurtulmanın yolu, ideolojik köleliği aşmakla mümkün. Zira kelimeler ve kavramlar insanları köleleştire de bilir, özgürleştire de bilir… Sanıyorum gerçek entellektüeller böyle şeyler için, böyle zamanlar için gerekli. Şimdilerde eleştirel düşünce zaafı var. Oysa eleştirel düşünce hiç bir zaman bu günkü kadar yakıcı bir gereklilik haline gelmedi… İnsanlar sabahtan akşama kadar ellerindeki bir oyuncakla oynuyor. Sabahtan akşama kadar fotoğraf çekiyor. akşamdan sabaha çektiği resimlere bakıyor… Başını kaldırıp etrafa şöyle bir bakacak halleri yok… Tabii öyle olunca birileri “fair trade” den, başkaları da “helâl gıdadan” söz edebilir ve ediyorlar…

– Tüketim ve onun sonucu olan karbon emisyonlarının hızla artması sonucu biyosferde/ gezegenimizde canlıların yaşamını devam ettirmesi için karbon emisyonlarını 350ppm’ye çekilmeli deniyor. 1980’li Yıllarda tohumu atılan neoliberal politikalarla büyüme adı altında kirli sanayiler yurdumuza taşındı. Dolayısıyla 1990 sonrası hızla artan karbon emisyonu düzeyi bugün 450ppm’e yaklaşıyor. Sonuç olarak geçen kış birçok ilde Avrupa’nın en kirli havası solundu. Kirlilik küresel düzeyde ise çözüm de öyle olmalı. Ama bütünün de parçalardan oluştuğu göz önüne almalıyız. Yerel ve biyo bölgesel ölçekte adım atmak bence çok önemli. 2011 Yılında Dünya iklim Zirvelerinden umudu kesen sağ duyulu kişiler liderlerini ikna ederek Cochabamba da ‘Halkların İklim Konferansı’nı yaptılar. Sizce bölgesel düzeyde bu tür zirveler toplu uyanış sağlayabilir mi? Bir de şunu sormam lazım. Kendini sosyalist tanımlayan ülke liderleri yerli topraklarındaki madenciliği gündeme getiren aktivistlere büyümeyi engelleyen zararlı nüveler olarak tanımladı ve güvenlik güölerini üstlerine saldılar. Sizce büyümeye nasıl bakmalıyız?

– Doğrusu Cochabamba’da “Halkların İklim Konferansı’nın yapılması, 2012’da Rio’da Alternatif Zirve’nin gerçekleşmesi,- muhtemelen gelecek aylarda Pariste yapılacak İklim Konferansında da benzer bir karşı etkinlik güdeme gelecektir- bence son derecede önemli. Böylece olup-bitenlerin teşhir edilmesi, insanların şeylerin gerçeğine dair bilinçlenmeleri olanaklı hale geliyor. Dolayısıyla bu tür çıkışları ve eylemleri umudu büyüten şeyler olarak görüyorum. Senin soruya, yani sadede gelecek olursak, büyümeye dair son derecede rahatsız edici bir genel kabul ve anlayış söz konusu. Sanki bir büyüme tapınısı söz konusu ve büyüme tüm dertlerin devası olarak sunuluyor ve inanılıyor. Bir tür “modern çağın afyonu”…

Öyle olunca da neyin büyüdüğü, nelerin küçüldüğü, büyümenin kimin için ne anlama geldiği, büyümenin neden olduğu devasa insanî, toplumsal ve ekolojik kötülükler bir sorun olarak görülmüyor. Aslında orada söz konusu olan nihai tahlilde sermayenin büyümesi, sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesinden başkası değil… O zaman da etik kaygılar hiç bir şekilde devreye girmiyor. Oysa, her büyümenin sonunda sorunların çözüldüğü filan yok. Her ileri aşamada iki şey oluyor, bir tarafta birileri daha da zenginleşiyor, zenginlik giderek küçülen bir azınlığın elinde toplanıyor, öte taraftada da işssizlik ve yoksulluk artıyor, sefalet derinleşiyor, doğa tahribatı, ekoloik bozulma kritik bir hâl alıyor, üstüne üstlük bir de “anlam kaybı” ortaya çıkıyor… Böyle bir tablo ortaya çıkmışken de büyüme, daha çok büyüme şarkıları ortalığı kapsıyor… Büyümeye karşı çıkmak ‘dinden çıkmakla’ bir görülüyor. Büyüme karşıtı olmak gericilik, karanlıkçılık sayılıp, lânetleniyor.

Oysa ilişki tersliği söz konusu… Nitekim daha çok büyüme olduğu için işler sarpa sarmaya devam ediyor ve üstelik kritik eşiğe hızla yaklaşılıyor. Kapitalizm dahilindeke her büyüme, sorunların çözülmesine değil, daha da büyümesine neden olabilir sadece… Zira asıl amaç refahı sağlamak, yaşamı kolaylaştırmak, güzelleştirmek, yaşama anlam kazındırmak değil, daha çok kâr etmek, daha çok sermaye biriktirmek, topluma, kamuya ait ne varsa özel şahıslar, büyük sermaye grupları tarafından yağmalamak. Tabii yegane amaç, kâr, her seferinde daha çok kâr olunca da, üretilenin, üretim etkiniğinin insani, toplumsal, ekojik “maliyeti” dikkate alınmıyor… Bir de kapitalizm durmayı, kendini sınırlamayı bilmiyor. Başka türlü yapamaz. Aksi halde onca büyümeden sonra dünya ve insanlık bu günkü sefil hallere düşer miydi? Yerlerde sürünür müydü? Bir gezegen riski ortaya çıkar mıydı? Şahsen bu “büyüme dinininin” karşısına vakitlice dikilmek ve o saçma dinden acilen çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir. Zira son dönemde yıkım iyice dizginlerinden boşalmış durumda. Ama asıl amaç vakitlice kapitalizmden çıkmak olmalı ki, bunun için de “yaratıcı ütopyaya” ihtiyacımız var. Artık bu ataletten kurtulmayı gerektiren bir zamandayız…

– Evet, içinde yaşadığımız gezegenin nehirleri, okyanusu, ormanları ve değişik faunasıyla canlı bir organizma olduğunu düşünürsek sürekli büyüme mümkün değil. Çünkü doğa her ne kadar kendini yenilese de doğal varlıklar tüketim çılgınlığı karşısında sonsuz değil. 2012 Rio Zirvesinden beri (Rio + 20) enerji verimliliği odaklı ‘Yeşil Ekonomi’den söz edilir oldu. Gelecek öngörülerinde Büyüme-Çökme-Adaptasyon görünüyor. Küçülme (Degrowth) kaçınılmaz olduğuna göre bu adaptasyon nasıl olacak?

– Degrowth’u “küçülme” karşılamyor ama “büyümeme” de karşılamıyor. Doğrusu ben aslı Fransızca décroissance olan bu kelimeye Türkçe’de uygun bir karşılık bulabilmiş değilim… Sadede gelirsek, senin de söylediğin gibi, büyümeyi bu günkü tempoda ve yoğunlukta sürdürmek artık mümkün değil. O zaman sınıra ulaşılmış demektir. Daha ötesi duvara toslamak olacak. Böylesi bir sürdürülemezlik tablosu ortaya çıkmışken, bundan nasıl bir “çıkış” ihtimali olabilir? Bence bu durumdan çıkışla iligi üç ihtimal var: 1. Birincisi insanların tüketimlerini bilinçli-gönüllü olarak kısmaları ve üretim sektörünü ‘uyumlanmaya’ zorlamaları. Aslında bu teorik olarak gayet mümkün zira üretim cephesini az sayıda sermaye gurubu oluşturuyor ama bizim taraf belki 7 milyar, insanlığın ezici çoğunluğu yani; 2. İkincisi, devletlerin, siyasi iktidarların zorla tüketimi kısıcı zecri tedbirler alması, işte herkese şundan şu kadar tahsis etmek gibi. Bir bakıma savaş dönemlerinde uygulanan karne usulü gibi… 3, Üçüncüsü, radikal bir devrimle üretim araçlarını sosyalleştirmek ve üretimin yönünü gerçek ihtiyaçlara yönlendirmek, israfa son vermek. Şahsen bunların her üçünün de ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Fakat birinci ihtimalin daha zayıf bir ihtimal olduğunu söyleyebilirim. En azından bu günkü manzara öyle görünüyor.

Tabii en arzulananı bir sosyal/politik/etik devrimle aracı rayına oturtmak olabilir ama bir sosyal devrimin maddi koşulları çoktan oluşmuş olsa da, maalesef bir yaratıcı ütopya zaafı var. Fakat gerçek şu ki, durum daha uzun süre ertelenebilir değil. Zira yangın yakında ve hızla ilerliyor… Ama yangına dair üç tür algıdan söz edilebilir. En geniş kitle yangının varlığından habersiz, en azından şu anda durum bu; ikinci bir grup yangından haberdar ama “daha bana gelene kadar hayli zaman var” diyor. Bir bakıma ‘benden sonra tûfan” zihtiyeti, bir de senin benim gibi yangın var, hızla ilerliyor diye çığlık atan küçük bir azınlık var… Elbette bunu söylemek bu hep böyle gider anlamında değil… Nitekim algı hızla değişebilir de…

– Üretim ilişkileri açısından da bakarsak örneğin, Hegel ve Spinoza üretim ilişkileri sonsuzdur derken neyi kastetmiştir?

– Bu iki filozofun bunu hangi bağlamda söylediklerini hatırlamıyorum ama şu kadarını söyleyebiliriz: Batı düşüncesinde insan-doğa karşıtlığı veya ikiliği geçerli. Başka türlü söylersek, insan-merkezli (anthropocentriste) bir anlayış var. Yani insan toplumu doğanın bir parçası, bir bileşeni sayılmıyor. Ondan ayrı üstelik ona hasım bir şey olarak görülüyor… Gerçi bu anlayışın kökleri Hristiyanlık’ta ( Eski Ahitte) var ama asıl Aydınlanma çağında, aydınlanma filozofları tarafından formüle ediliyor. Aslında yüz yüze gelinen durumun gerisinde doğaya yönelik bu insan-merkezli yaklaşım var. Hegel ve Spinoza, aydınlık dönemi filozofları olarak o tür bir yaklaşım içinde olmaları şaşırtıcı olmaz…

– Bilmiyorum adına yine de ekonomi demek lazım mı…büyünme değil yetinme ekonomisi dersek yaşam kalitesini yeniden tanımlamalıyız gibime geliyor. Temiz hava, toprak, su ve besin değeri olan gıda da satın alma gücü olmayan insanlar alımlarını sınırlamak durumunda olsalar bile kapitalizm herşeyin taklidini yaparak pazara sunmaya devam ediyor. Tibet’den Kaçkar yaylalarına kadar herkes televizyon seyrediyor ve orada gördüğünü taklit de olsa istiyor. Burada AKP hükümetiyle kişi başına en fazla AVM (tüketim sarayı) düşen ülke olduğumuzu anımsayalım. Ekoloji dilinde gönüllü sadelik dediğimiz tüketimi gönüllü azaltmaktan söz edersek büyümeye nasıl dur diyeceğiz? Kültürel Antropojist Margaret Mead’in deyişiyle ‘dünyayı değiştiren küçük sayıda insan’ olsa da kitlesel halde sürekli olarak satın almaya Dur deme ancak ekonomik zorluk dönemlerinde görünüyor. Örneğin, son yıllarda Çin’den sonra en çok bisiklet satılan ülkeler Yunanistan ve İspanya olmuş. Bu gönüllü sadelik durumuna insanları nasıl ikna edeceğiz?

– Şahsen hayli zamandan beri “gönüllü yetingenlik” tercihi yapmış ve öyle yaşamaya çalışan biri olarak, şu tüketim çılgınlığından son derece rahatsızım. İğreniyorum desem yalan olmaz. Zira saçmalık katlanılır gibi değil, tam bir kepazelik halini almış durumda… Fakat sorun biraz derinlerde, burjuva uygarlığı maddi zenginliği yüceltiyor, ne kadar tüketim o kadar refah/mutluluk yanılsamasını kafalara sokmak için her yolu deniyor. Maalesef bu konuda başarılı olduğu da ortada. Margaret Mead’in söylediği doğru, zira zorunluluk kendini dayatınca, geriye zorunluluğun gereğini yapmaktan başka çare kalmaz. Araba alamıyorsa, bisiklet alır, onu da alamıyorsa yürür… İnsanlar et/balık satın alamaz hale gelince ondan vazgeçer, onu yerine makarna/pirinç almak zorunda kalır. Oysa, tüketim rezaletinin ortaya çıkardığı sonuç ortadayken insanlar pekâlâ sorumlu bir davranış da ortaya koyabilirler. Böyle bir şey imkânsız değil ama ne yazık ki, gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

Fakat bir yanlışa, bir yöntem hatasına da düşmemek gerekiyor. Neden hep tüketim sorun ediliyor da işin asıl kaynağı olan üretim cephesi nerdeyse hiç sorun edilmiyor, gündeme getirilmiyor? Galiba orada bir ‘otosansür” söz konusu. Aslında yıkım sadece tüketimin sonucu değil ki, asıl üretimin sonucu… Dar bir küresel oligarşi dünyayı yağmalarken, yok ederken, üretimi, ve özel mülkiyeti sorun etmeden hiç bir sorun gerektiği gibi tartışılamaz ve bir çözüme de kavuşturulamaz. Bir kere topluma (socium’a) ait olanın ona iade edilmesi gerekir, gasbedilenin hırsızdan alınıp asıl sahiplerine idade edilmesi, yanlışın, haksızlığın düzeltilmesi gerekir. Şimdi, bu dünyada 67 ailenin serveti 3.5 milyar insanın gelirine eşit olacak da ve bu skandal da sorun edilmeyecek! Bu büyük saçmalık sorun edilmediği sürece, yapılan tartışmaların bir anlamı, bir değeri olabilir mi? Şahsen şeylerin adıyla çağrılmasının son derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi halde havanda su dövmek kaçılımaz…

– Bize okullarda ‘Dünyanın kaynakları sonlu ama ihtiyaçlar sonsuzdur’ diye öğretildi. Herşeyin kirletildiği günümüzde temiz su, hava ve toprağı yeniden oluşturma ve enerji korunumlu düzenekler üretmede kapitalizm kar peşinde olacaktır. Eğer küçülmeye geçilirse fizibilite ve ihtiyaçlar gibi iktisadi sözcükler yerine neler konmalı? Kısacası Toplumsal Ekolojik temelde insanlığı mutlu edecek paradigma nedir?

– İstersen bir hatırlatma yapalım: Okullarda, işte kapısında ‘üniversite’ yazılı olan kurumlarda “iktisat bilimi” diye okutulanın bilimle bir ilgisi yok. Kapitalizmi, burjuva egemenliğini meşrulaştırıp- kabüllendirmeye-dayatmaya yarayan bir ideoloji o sadece… Burnundan kıl aldırmayan iktisat profesörü kırk yıl boyunca o kürsüde “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar kıttır” tekerlemesini tekrar ediyor… Mübarek hiç değilse bir kerecik eve dönerken “acaba gerçekten öyle mi? sorusunu sorsana… Asla sormaz. Her şeyin sonlu olduğu bir dünyada, ihtiyaçlar niye sonsuz oluyurmuş sorusu aklına hiç gelmez… Eğer insan dahil her şey sonlu ise, bir tek ihtiyaçlar sonsuz olabilir mi? İnsan ihtiyaçları denilenler işte, beslenme, barınma, giyinme, seyahat etme-iletişim kurma, kendini estetik-entellektüel planda geliştirme… İşte ihtiyaçlar bu kadar. Yani bir elin beş parmağı kadar… O halde sorun ne, bunların tatmin edilmesi, karşılanması çok farklı ve çeşitli şekillerde olabilir… Mesele bundan ibarettir…

İnsanlığı mutlu edecek, dahası düzlüğe çıraracak muhtemel bir paradigma, asla kapitalizm dahilinde mümkün değildir. Bunu hiç bir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Çünkü kapitalizmde başka türlüsü mümkün değildir, kapitalizm başka türlü yapamaz, kendini sınırlamasını bilmez, durmasını bilmez, reforme edilebilir, ameliyatla “iyileştirilebilir” değildir. Dolayısıyla yeni bir paradigmadan söz etmek, daha baştan kapitalizm dışında/ ötesinde bir şeyi tasavvur etmeyi gerektirir. Bir kere paradigma değişip, farklı bir rotaya girilince de bu gün kullanılan bir çok kelime değersizleşir ve ortadan çekilir, ölü kelimeler haline gelir… Sürdürülebilir bir yaşam tarzı, yeni bir “toplumsal-ekolojik paradima”, insana ve doğaya saygılı, meta fetişizminin söz konusu olmadığı, özel mülkiyetin yüceltimediği,bölüşmenin/paylaşmanın/ortaklaşmanın/dayanışmanın esas olduğu, asıl zenginliğin (hâlâ öyle bir kelime kalırsa tabii) maddi zenginlik değil, ilişki zenginliği olduğu, araçlarla amaçların bu günkü gibi ters-yüz olmadığı, etik değerlerin önemsendiği (zira etik demek sınır demektir) bir paradigma olabilir ve bu gayet mümkün…

– Eski Anadolu kültürüne de çok yakışan şekilde insanlar gereksinimlerini imece ve takas gibi karşılıklı dayanışarak sağlayabilirler. Kooperatif yapılardan komünlere kadar uzanan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ağları örmek mümkün. Sizin müşterekler (commons) konusunda çalışma yaptığınızı biliyorum. Yeni sistem eskinin içinden doğacağına göre o kültürü bugünden her alanda yaratmaya çalışmalıyız. İnsani boyutta teknoloji teknik ve bilgiyi paylaşıp hatta kamusal alanda gıda yetiştireceğimiz alanların ortak yaratılmasını nasıl sağlayacağız?

– Bu soruya senin benden daha iyi cevap vereceğinden eminim ama yine de bir şeyler söyleyelim. Modern çağda “eski” olan kötüdür, “yeni” olan mutlaka iyidir şeklinde saçma ama köklü bir anlayış yerleşmiş durumda. Böyle bir anlayış kendini inkâr etmek gibi bir şey. Geride olumlu hiç bir şey yok demek! Bu, insanlığın bu güne kadar olumlu hiç bir şey üretmediği, yaratmadığı demeye gelir… Vakitlice bu “yeni” fetişizminden kurtulmak gerekiyor. Benim çocukluğumda paylaşmak, bölüşmek, ortaklaşmak, yardımlaşmak kuraldı. Mesala “benim” kelimesi pek telaffuz edilmezdi… Bu gün bunlar birer istisna haline geldi. Ortak kullanım, ortak sahiplenlenme araçlarından ve alanlarından, yani müştereklerden (commons) yoksun bir toplumsal yaşam mümkün değildir, sürdürülebilir de değildir. Oysa bu gün özel mülk kategorisine indirgenmemiş, metalaşmamış, paralılaşmamış, şeyleşmemiş nerdeyse hiç bir şey kalmadı. Öte yandan insan-insan ilişkilerinin yerini insan-eşya, işte ıvır zıvır ilişkisi almakta. O kadar ki mesela bir kişi hiç kimseye merhaba, nasılsınız, günaydın, vb. demeden, hiç kimseyle konuşmadan, işlerini görebilir ve günü tamamlayabilir. Bunu matah bir şey saymak mümkün mü?

Doğa ve toplum saldırı ve tehdit altındayken, neoliberalizmin ve teknik bilimin neden olduğu yıkım ortadayken, insanların bu saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Şimdilerde saldırıya, yıkıma ve yok etmeye karşı etkili bir karşı duruş yükselmekte. Üstelik son derecede etkili ve yaratıcı bir karşı duruş dünyanın her yerinde mantar gibi çogalmakta ve çeşitlenmekte. Ve sen bu işin içinde olan birisin… Bunların her biri sadece kendileri için bir şey istemiyor, bir şey yapmıyar, hepsi aslında yaşamı savunuyor. Bu anlamda ‘kapitalizmden çıkışın başladığını” söyleyebiliriz. Müşterekleri ihya etmek üzere yola çıkan, ekolojiyi ve demokrasiyi içselleştiren bu yeni “sosyal hareketler” umudu büyütüyor. Şahsen insanlığın yegane ufkunun kelimenin jenerik almanında (ortaklaşma, bölüşme, paylaşma, yardımlaşma, dayanışma) komünizm olduğunu düşünüyorum. Ya komünist bir yaşam tesis edilecek ya da insanlığın bir geleceği olmayacak… İnsanlığa bunların hangisi yakışıyor?

* Bu söyleşi ilk olarak Birikim Dergisi Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Emet CV-ENGLISH Short

Emet has been fascinated and inspired by natural forms and human interaction from a young age. Through her participation in the traditional community planting and harvesting festivals, she found her love for stewardship and community, and has been sharing her experience and vision ever since. As an accomplished geophysical engineer, who has worked as a seismologist for the Technical University of İstanbul for 14 years. She decided in 1998 to invest her studies and efforts around healthy and restorative community building and completed:

  • Diploma of ecotourism, in Australia, 2000.

  • First permaculture certificate, 1997 In Turkey and advanced level along with the establishment of the Innermost Gardens project which is her own initiative, in Aotearoa/New Zealand (NZ) 2009 .

  • Gender and Development post graduate study at Melbourne University Australia, 2006.

  • Transition Towns certificate and active involvement and support to establish a community orchard in South Wellington, 2008-2009.

  • International conference speaker/presenter in Gender and Ecology since 2006-

  • North-West Permaculture Convergence presenter since 2009 in the US.

  • Publishing editor and the contributor of the book Kadınlar Ekolojik Dönüşümde published by Yeni İnsan Yayınevi in Turkey, 2010.

  • Permaculture aid project instructor after Van eartquake in Turkey, 2012.

  • Organic Land Management Certificate, Seattle, US 2011.

Emet mostly lives in Seattle since 2009 and enjoys growing and producing her own as well as foraging in a cool climate. She offers ecological design and ecological practicum workshops both in Turkey and The US.  Her dream is to empower to many communities towards a resilient social ecological community.and continue to learn from each other. Currently, She is working on a book project about Food Sovereignty. Some of her writings can be accessed at http://www.ekoloji.org/ and http://permakulturplatformu.org/

Emet has been fascinated and inspired by natural forms and human interaction from a young age. Through her participation in the traditional community planting and harvesting festivals, she found her love for stewardship and community, and has been sharing her experience and vision ever since. As an accomplished geophysical engineer, who has worked as a seismologist for the Technical University of İstanbul for 14 years. She decided in 1998 to invest her studies and efforts around healthy and restorative community building and completed:

  • Diploma of ecotourism, in Australia, 2000.

  • First permaculture certificate, 1997 In Turkey and advanced level along with the establishment of the Innermost Gardens project which is her own initiative, in Aotearoa/New Zealand (NZ) 2009 .

  • Gender and Development post graduate study at Melbourne University Australia, 2006.

  • Transition Towns certificate and active involvement and support to establish a community orchard in South Wellington, 2008-2009.

  • International conference speaker/presenter in Gender and Ecology since 2006-

  • North-West Permaculture Convergence presenter since 2009 in the US.

  • Publishing editor and the contributor of the book Kadınlar Ekolojik Dönüşümde published by Yeni İnsan Yayınevi in Turkey, 2010.

  • Permaculture aid project instructor after Van eartquake in Turkey, 2012.

  • Organic Land Management Certificate, Seattle, US 2011.

Emet mostly lives in Seattle since 2009 and enjoys growing and producing her own as well as foraging in a cool climate. She offers ecological design and ecological practicum workshops both in Turkey and The US.  Her dream is to empower to many communities towards a resilient social ecological community.and continue to learn from each other. Currently, She is working on a book project about Food Sovereignty. Some of her writings can be accessed at http://www.ekoloji.org/ and http://permakulturplatformu.org/

Gumusluk-2015ProjGrpl

No Mono No Cry: Permakültür Tasarım Sertifika Kursundayken…

Eda Gunel’in dilinden-orjinali  matdunya on 23:53

Toprak yoldan aşağı iniyorum, solda tabelayı gördüm, patikaya girdim, koşuyorum sırtımda çantam, ilk derse geç kaldım da biraz. Ufak ve farklı mimarisi olan evler, odalar görünüyor ağaçların arasından, patika devam ediyor ve bir ses ”Hoşgeldin, Eda sanırım!” diyor, bir el uzanıyor, gülümsüyorum, ”Sen de Emre!” diyerek elimi uzatıyorum. Amfi tiyatroyu gösteriyor ve yine hızla ağaçların arasından geçerek, sağımda güzel bir göleti bırakıp varıyorum. Tanımadığım yüzler ile tanıdık bir ”hoşgeldin”, Serdar çantamı indirmeme yardım ediyor, hemen oturuyorum bir yere. Tanışma çemberindeyiz ve Gümüşlük Akademisi‘nde üçüncüsü düzenlenen permakültür tasarım sertifika kursu başlıyor…

10 gün boyunca Bodrum’un en güzel beldelerinden Gümüşlük‘te, izole ve özgür bir ruhla yaşatılan Gümüşlük Akademisi Vakfı‘nda sevgili Emet Değirmenci ve asistanı Serdar Sümer ile permakültür tasarım sertifika eğitimi alıp, yaşama dair sohbetler edip yaşadık! Sadece biz de yoktuk, Akademi’nin seçici yöneticisi, her şeyi Emre, işler hafiflediğinde dokunduğu piyano tuşları ile bizleri yeşil bir açık hava konserine götüren Eren, sağlıklı yemeklerimizi hazırlarken mutfağa girenlere kök söktüren ahçı ablalarımız ve akademinin tüm güler yüzlü emekçileri sayesinde konforlu ve sade günler geçirdik.

Öğretmenimiz Emet Değirmenci 14 yıl İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sismoloji uzmanı olarak çalışmış ve gerek yer bilimci olması gerekse uzun yıllar emek vermekte olduğu ekoloji aktivizmi onu doğal döngüleri daha derinlemesine tanımaya yöneltmiş. Edindiği permakültür sertifikası ile 1998 yılından itibaren yaşadığı Avustralya ve Yeni Zelanda‘daki eko-topluluklara ilişkin deneyimleri, öğrendiklerini paylaşmaya yöneltmiş. Ekolojik yolla toplumsal bir dönüşüme inanan Emet  2007 yılında Aotearoa/Yeni Zelanda’da ülkede bir ilk olacak, çok kültürlüğe dayanan Kollektif Kent Bahçesi http://www.innermostgardens.org.nz/ ağını kurarak ve bu proje ile Uluslararası Barış Federasyonu (Universal Peace Federation) tarafından barış elçisi olarak ödüllendirilmiş.  2007 yılından bu yana birçok proje ve eğitimi hayata geçiren Emet, aynı zamanda öğrenmeye devam ederek, hem yurt içinde hem de yurt dışında bilgi ve deneyimlerini paylaşmaya devam ediyor. 2011 yılından bu yana Türkiye de ilk kez Yerel Üret Yerel Tüket sloganını öne atarak gıda üretimi ve tüketiminin tekrar yerelleşmesi konusuna dikkat çeken isimlerden. 2012 yılında Van‘da meydana gelen yıkıcı deprem sonrası sismoloji ve permakültür deneyimlerini birleştirerek Türkiye’nin ilk afet sonrası ekolojik restorasyon/permakültür projesini gerçekleştirmiş ve deneyimleri ABD’de yayınlanan Permaculture Activist Magazine adlı dergide yayınlamış, böylece yeşil aktivist ve permakültür camiasının bakışını Van Depremi‘ne çevirebilmiş. Benimse Emet ile tanışmamı sağlayan bir kitap, editörü ve aynı zamanda proje geliştiricisi olduğu Kadınlar Ekolojik Dönüşümde‘yi okuyarak Emet Değirmenci ismini ilk kez duydum. Türkiye’de eğitimlerine artık sadece Gümüşlük Akademisi’nde devam eden eko-eğitimci her yıl mayıs ayında Pdc (Permakültür Tasarım Sertifika) kursu düzenliyor. Son zamanlarda ayrıca, gıda özgürlüğü konseptine dayalı 2. kitabı ve Kazdağları‘nda inşa edeceği eko-yaşamı üzerinde çalışıyor.

Çok detaya girmeden hızlıca anlatmaya çalıştığım bu güçlü, aktivist kadından eğitim almak kadar arkadaş olmak da özel bir deneyimdi bizler için. Tabi Serdar olmasa ne yapardık gerçekten bilemiyorum. Yazın yenen domates, gölgede kalmış afrika menekşesi gibi olurduk sanırım🙂
O kadar çok bilgi, kaynak, ders notu, anı ve fotoğrafımız var ki, bu yazıya hepsi sığmayacak, o nedenle bu yazının tamamlanmış hali belki bölümler halinde yayımlanabilecek. Kendi gözümden gün be gün neler yaptık, neler öğrendik yazabilmek hevesiyle yavaştan kurs güncesi hazırlarken ilk önce sevgili Emet’in ve katılımcı arkadaşlarımın düşünceleri öğrenmek, paylaşmak istedim ve ilk söyleşimi Emet Değirmenci ile gerçekleştirdim. Kırsalda olmadığı günlerde haberleşerek tamamladık diyebilirim.🙂

Permakültür uygulamaları ülkemizde ne düzeyde sence? Yani dünyadaki çalışmalar ve uygulamalara baktığında Türkiye’ deki uygulamaları, kursları, çiftlik çalışmalarını nasıl değerlendirirsin?

Gittikçe tanınıyor. İnsanların balkon bahçelerinde ve kentteki apartman alanlarında ve hatta kent bostanlarında  uygulamalar yapmaları hoş şeyler. Adına permakültür ya da başka bir şey densin küresel iklim değişimi gerçeğinde insanlar sağ duyulu yöntemleri önemsiyor ve yaşamlarına geçirmeye çalışıyor. Başka bir deyişle az enerji gerektiren ve akıllı tasarımlara kulak veriyorlar. Gezi dönemindeki enerjinin yansımaları olarak İstanbul’ daki Roma ve Moda Bostanları bunların güzel örnekleri. Kuzguncuk’ taki bostanın Yedikule Bostanlarının rant simsarlarına karşı direnmesi  için yıllardır süren çabalar var.

Dünya ile kıyaslandığında kapitalizmin kendini yeşillendirmeye başladığını görüyoruz. Önerdiğimiz enerji korunumu, akıllı ve tasarruflu su yönetimi gibi yöntemleri gelişmiş ülkelerin yerel yönetimleri oldukça kolay benimsiyor. Türkiye’ deki baskıdan dolayı kamusal alanlarda kent bahçesi örnekleri geliştirme zor ve maalesef acılı bir süreç ola geldi. Ama bunu aşacağımıza inanıyorum. Var olan ve kurulacak çiftliklerden bazıları eko-topluluklara doğru evrilirse iyi olur.  Çünkü kolektif ve kalıcı enerjiye ve bunun yaratacağı kalıcı sinerjilere ihtiyacımız var.

Verdiğin kurslar ile permakültür tasarımcıları yetiştiriyorsun, sence bir tasarımcısının permakültür ilkelerinde olduğu gibi hep tüme odaklanması şart mı? Bütüncüllük ilkesine göre tüm yöntemleri bir arada mı kullanmalı yoksa ilkelerden faydalanarak tasarımcı kendine daha yakın hissettiği bir konuya odaklanırsa kedini geliştirmesi daha mı kolay olur? Mesela yapılara, enerji sistemlerine yada tarım, flora ve bitkilere odaklanarak  uzmanlaşılması konusunda düşüncen nedir?

Permakültürü (Sepp Holzer vb bazı ustalar gibi) sağ duyuyla bulunan akılcı ekolojik yaşam tasarımı olarak tanımlamak istiyorum. Çünkü ilkelerinin hepsi  ekolojinin kendi ilkeleri. Evet, tasarımda  resmi bütün olarak görmek önemlidir. Alınan risk ve kazanılan fırsatları (ki biz jargon olarak ona zon ve sektör analizi diyoruz) iyi saptamak gerekiyor. Sonrada sisteme koyacağımız her elementin birbiriyle ilişkisi bütünlükçü olmalı ki kuracağınız sistem dirençli olsun. Yeni sertifika kursu alan öğrencilerime daima en ilgi duyduğunuz hatta biraz alt yapınızın olduğu bir alandan başlasanız iyi olur diyorum. Tabii küçükten başlayıp yavaş yavaş büyüterek ilerlemek gerek. O kadar niş alan var ki; kendi araziniz olması ve hatta gıdaya odaklanmanız da gerekmiyor. Örneğin, atığı dönüştürüp güzel el sanatları yapabilir, bir dikine bahçe tasarlayabilir yada  kurak alan bitkilerine odaklanabilirsiniz.

Türkiye’de verdiğin eğitimler ile yurt dışında verdiğin eğitimlerin içeriklerinde yada uygulamalarında farklı bir yol izliyor musun?

İçerik olarak aynı ama uygulama farklılıkları oluyor. Tasarım projelerini 2 aya yaydığımız oluyor.

Gümüşlük Akademisinde verdiğin eğitimlerin senin için doyuruculuğu ne seviyede?

Doğal olarak her yerin kendi özelliği zamanla, gelen öğrenci kesitine de yansıyor. Gümüşlük Akademisi’ ne daha akademik ve felsefi yapıda insanlar gelmeye başladı ki bu beni mutlu ediyor, yenilenmek için fikir veriyor.

Her eğitimin sonunda değerlendirme yaparak, eğitim içeriğini yenilemeye çalıştığını biliyoruz, son verdiğin pdc kursun ile ilgili gözlem ve çıkarımların neler oldu?

Oldukça sorgulayan katılımcılardan oluşuyordu. Sistem sorgulamasını derinliğine yaptık, buda beni mutlu ediyor.  Örneğin, seneye kursun adı ne olur bilmiyorum ama daha spesifik bir içerik düşünüyoruz. Pilot uygulama alanları yanında ekoloji felsefesine ağırlık vereceğiz. Bunun yanında o yöredeki köylülerle olabildiğince bilgi alış verişini de önemsiyoruz ve daha çok yer vereceğiz.

Öğrencilerin desek?

Hmm… onlar benim en değerli arkadaşlarım. 3 yıldır 10 gün boyunca (neredeyse 120 saat) bir arada çalıştık, güldük, çatıştık, kaynaştık.  Adeta bir topluluk olduk, ki bu seneki kursta bu durum daha da derindi diyebilirim. Zaten topluluk ruhunu ve birbirinden öğrenmeyi çok (colearning) önemsiyorum. Gelecekte de birbirimizden öğrenmeye devam!

Yakın zamanda Türkiye’ye yerleşme planların olduğunu biliyorum, nerede ve nasıl bir yaşam tasarlamayı düşünüyorsun, biraz bahsedebilir misin?

Kazdağlarında yakın çevremizdeki ve bilgemizdeki arkadaşlarla  arazi odaklı, sinerjik bir eko-yaşam düşlüyorum. Somut bir adım atmadan çok şey söyleyebileceğimi sanmıyorum. Biyobölgesel hareketleri ve ekolojik dönüşüm modelleri geliştirmeyi önemsiyorum. Bakalım nasıl ilerleyecek, umarım bu yaz sen de gelir görürsün.

Türkiye’ye döneceğin bu dönem, 7 Haziran sonrası yeni bir dönem aslında, uzun bir diktatöryal dönemden çıkma umudunda ülke. Türkiye halklarını sence neler bekliyor?

Umarım insanların nefes alacağı bir dönem olur. Nitel bir sıçrayış beklemek doğru mu bilmiyorum. Ama dileğim özgürlüklerimizi yaşayabileceğimiz ve kendimizi  ifade edebileceğimiz bir dönem olması.

”Yaşayan her şey çevresiyle iletişim halindedir ve çevresini etkiler.”
Beni etkilediğin için teşekkürler Emet…

Eko Yapı Dergisi  tarafından 2011 Temmuz’unda yapılan söyleşinin  gözden geçirilmiş halidir.

Emet Değirmenci, kendini permakültüre ve sürdürülebilir yaşam tarzına adamış bir kişi. 14 yıl boyunca jeofizik mühendisi olarak sismoloji alanında çalıştıktan sonra, ekoturizm diploması ve ardından üç permakültür sertifikası alarak kendini bu alanda öğreticiliğe adadı. Hem yurtdışında hem yurtiçinde birçok konferansa konuşmacı olarak katılan ve “Kadınlar Ekolojik Toplumda” isimli bir kitabı da olan Değirmenci ile toplumsal permakültür, kalıcı kültür ve kentte sürdürülebilir yaşam üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

EkoYapı Dergisi – Permakültür üzerine birçok yazınız ve konuşmanız var.
Söylemlerinizde permakültürü, kalıcı kültür ve sürdürülebilir yaşam tarzı olarak açıkladığınızı görüyoruz. Kalıcı kültürden kastettiğiniz nedir? Ya da sürdürülebilir yaşam tarzı derken kime göre, neye göre sürdürülebilir yaşamı vurguluyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Permakültür kavram olarak bizim dilimizde özünü çağrıştırmıyor. Bu konuya kafa yoran diğer arkadaşlarla birlikte kendi kültürümüze nasıl tercüme edeceğimiz konusunda biraz kafa yorduk. Ancak şu ana kadar tam bir karşılık bulamadık. Permakültürün sözcük anlamı kalıcı kültürdür (permanent culture). 1970 li Yıllarda endüstriyel tarıma ve yaşam biçimine karşı kalıcı kültür fikrini ortaya atan Bill Mollison, David Holgreen ve diğerleri kalıcı tarım kültürüne vurgu yapıyorlardı. Her şey gibi kavram olarak permakültür de evrim geçirdi ve enerji, ekolojik yapılar, ekonomi, toplum ve hatta kentin ya da bir köyün fonksiyonel olarak mıntıkalara (zonlara) göre planlanmasına kadar değişik alanlar içeriyor. Türkçeye (ya da başka bir dile) permakültür pratiklerini hayata geçirirken kapsam olarak içeriğine sadık kalmak koşuluyla oradaki yerel toplumun özelliklerine dikkat etmeliyiz. Öteki türlü Batılı bir paketle gelip yeni bir şeyler öğretecek olmak kapitalist küreselleşme ile zaten kendi kültürüne yabancılaşmakta olan insan dokusuna hizmet etme tehlıkesı doğar. Bu arada evrenselliğe açık olmak da çok önemli… Bizim de başka kültürlerden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Kendim yaşadığım ve ziyaret ettiğim ülkelerde yeni şeyler öğrenerek permakültür ve diğer yaşam deneyimimi zenginleştirmeye çalışıyorum.

Permakültürde üretilen ve kullanılan enerjiden, suya (sadece musluktan akan su değil) ve onun yeniden kullanımı ve akiferleri besleyecek şekilde doğal döngüye yeniden kazandırılmasına kadar entegre bütünsel ekolojik yaşam tarzı tasarımı amaçlıyoruz. Sosyal toplum örüntüsüne inanan biri olarak ekosistemde de bireysel özgürleşmenin olamıyacağı görüşündeyim. O halde permakültürle sadece bireyin kendini dönüştürmesi yeterli değildir. Zaten küresel iklim değişiminin gerçekleri bize toplumsal bir dönüşümü gerekli kılmıyor mu?Her ne kadar erozyona uğrasa da kolektif yaşam öğelerinin oldukça zengin olduğu bir Anadolu kültüründen geliyoruz. Komşumuz açsa ve bizim bahçemizde bolluk varsa, ürünümüzü gönül rahatlığıyla tüketemeyiz. Paylaşmak isteriz. Örneğin 70’lerde çocukluğumuzun kendine yeten ve kendini yenileyen (doğal yaşamın tüketicisi değil, parçası olduğumuz) günleri özlüyorum. Özellikle Türkiyeli toplumun yabancısı olmadığı değiş-tokuş ve birlikte iş yapma kültürü bir başka deyişle kollektifliğe dayanan imece usulü karşılıklı yardımlaşma ve hediye ekonomisi başka kültürlerle paylaşmamız gereken önemli değerlerdir. Benzeri ekonomilerin daha köklü ve bugün hala yaşayan yerli (indigenous) kültürlerde de var olduğunu görüyoruz. Örneğin, 10 sene yaşadığım Avustralya da 40. 000 yıl ötesine dayanan Aborijin kültüründe yılda bir kez yapılan şenliklerle kabileler arası hediyeleşme olduğunu biliyorum. Yaptıkları av aletleri ve onların yapım teknikleri bush tucker dedikleri vahşi doğadan topladıkları yiyeceklerin yenmesi eşliğinde günümüzde yaptıkları festivallerle canlandırılıyor. Benzer bir şekilde Yeni Zelanda’da yaşarken Maorilerin toplumlarına yeni katılan birini Marae dedikleri toplumsal evlerinde yaptıkları törenle toplumun tanıttıkları seramonilere tanık oldum. Kısacası insanlar önceden hediyeleşme ve değiş tokuş ekonomisiyle ayakta duruyorlardı.

Gerek üretim ilişkileri gerekse doğaya bir kayak deposu olarak bakması nedeniyle çökmekte olan kapitalist ekonomik sistemin yerini zamanla bu tür karşılıksız beklentilere dayalı ekonomik bir modelin alabileceğini ön görmek zor değil.

Dikkat ederseniz Pasifik adaları vb. yerliler küresel iklim krizi karşısında var olmayı hem eko sistemin bir parçası olarak hem de birbirleri arasındaki yardımlaşmada ayakta kalmak için yapıyorlar ve kasırgalardan tayfunlardan en az etkileniyorlar.

EkoYapı Dergisi – Bahsettiğiniz yaşam tarzında mimari anlamda ne gibi bir farklılık oluyor?

Emet DEĞİRMENCİ – Ekolojik mimaride evlerin/yerleşke birimlerinin ömrünü tamamladıktan sonra bulunduğu yerin ekolojisine atık bırakmadan karışması amaçlanır. Pencere çerçevesinden dolabına ve diğer yapı malzemelerine kadar her şey doğaya atık bırakmadan karışabilmelidir. Elbette içinde yaşayan insanlar da ekolojik bütünlüğün bir parçası olacak şekilde yaşam sürmelidir. Kullanılan temizlik maddelerinden atık suyunu dönüştürmeye, enerjiden aklınıza gelcek diğer kaynak kullanımına kadar…. Anadolu da eskiden evler kerpiçten çamurdan ya da taştan yapıldığında zaten böylesi bir döngü söz konusuydu. Ayrıca bu tekniklerden çoğunun geliştirildiği bir coğrafyadayız. Örneğin, saman balyasından ev yapımının (her ne kadar Almanlar şu an bu işin öncülüğünü yapıyorlarsa da) 200 yıl önce Anadolu’da gerçekleştiğini biliyoruz. Neden o soluk alan konut biçimlerine geri dönmeyelim? Bu kapsamda Viranşehir’deki toplumsal yönü de olan ekolojik evler projesi beni çok heyecanlandırıyor. İşin öncülüğünü yapanları kutlamak lazım. Bu tür örnekleri başka bölgelere yaymalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Günümüz dünyasında kalıcı durumlar, ürünler pek istenmeyen bir şey. İnsanlar sürekli tüketime yöneltiliyor. Yani sizin bakış açınızla olması gereken ile şu andaki gerçekler birbirinin zıttı olan iki olgu. İnsanların bu sürdürülebilir duruma bakışı nasıl?

Emet DEĞİRMENCİ – Birkaç yıl önce Amerika’da bölgesel düzeyde büyük bir permakültür buluşması oldu. Asıl konuşmacı (key note Speaker) olarak Bullock Brotherslar davet edilmişti. Permakültür konusunda dünyadaki öncü projelerden birini 30 sene önce Washington Eyaletindeki Orcas Adası’nda gerçekleştirmişler. Dünyanın her yerinden meyve ağaçlarını yerel iklime adapte etmişler. Devasa kırmızı sedir ağaçlarının tepesine güneş panelleri atarak 30 dönüm kadarlık bir alanda stajerleriyle birlikte 30 kişi ve tabii ki dünyanın bir çok yerinden gelen ziyaretçileriyle kendine yeterli bir yaşam biçimi oluşturmuşlar. Bataklığı sulak alan haline dönüştürerek kurak tepeleri açtıkları göletlerle ve kütüphaneyle gerçekten örnek gösterilecek bir proje yaratmışlar. Douglas Bullock konuşması sırasında ikide bir biz 30 sene önce dünyanın geleceğini görebildik diyordu. Ben de soru kısmı başlayınca ilk sırada olmayı başararak şu soruyu sordum: siz geleceği görüp ‘örnek bir proje gerçekleştird'[‘n’z ‘,’n s’z’ kutlarim. Peki permakültür açısından 20-30 yıl sonrasını nasıl görüyorsunuz? Öyle ki; kapitalizm bugünden kendini yeşillendirmeye başladı. Permakültür gerçek toplumsal bir dönüşüme nasıl yardımcı olabilir? Kısacası toplumun tüketim değerleri nasıl değişecek? İşin doğası gereği biz permakültücüler tüketime ‘DUR’ diyen bir kültür yaratmaya çalışıyoruz. Ekolojik ayak izi bırakmayacak bir anlayışın geleceğine toplumsal olarak nasıl yardımcı olacağız’ diye açtım sorumu. Düşündü biraz ama bunun yanıtı zor dedi bıraktı.

Kendi adıma ilkel bir yaşam tarzına geri dönüşten söz etmediğimin altını çizmeliyim. Bireysel anlamda kapitalist düşünüş tarzı içinde permakültürle problemin değil çözümün parçası olarak (yaşama geçirdikleriniz odaklı) bir karşı duruş sergiliyorsunuz. Çözümlerimiz kapitalizmin kıtlık ve yarışma mentalitesine karşı bolluk ve paylaşım yaratmaktan yanaysa permakültürcüler belki bugünün iklim bilimci kadar hedef noktası olabilir. Tabii yoksulu neden organikten anlamıyor diye ötekileştiren bakış açısı da söz konusu. Böylesi elitist bir permakültür anlayışını doğru bulmuyorum. Ekolojik krizin çözümünü toplumsal amaçlı düşünmezsek bilerek ya da bilmeden dil, din ırk sınıf vb. çeşitli anlamlarda ötekileştirdiklerimizin sayısı katmerleşir ve yeşil bir dünya ama kapsayıcı olmadığı için sosyal problemlere gebe bir toplum yaratmaya katkıda bulunmuş oluruz. Örneğin, yalnızca uygun (apropriate) teknolojiler değil de insani ölçekte uygun teknolojiler önerdiğiniz zaman kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim mantığına da karşı bir duruş sergiliyorsunuz. Yerel örneklerin birleşerek bir mozaik oluşturacağına inanıyorum. Adı yeşil ya da ekolojik dahi olsa merkezi bir dönüşümden yana değilim. Küresel iklim değişimi nedeniyle yaşam gittikçe yerelleşmek yerek kaynak ve kültüre dayanmak durumunda. Bu biz istesek de istemesek de olacak. Ancak yerel halkın kontrol edebileceği sistemlerin daha dirençli olacağına inanıyorum. Karar mekanizmalarında yerel kişilerin olduğu ve doğrudan demeokrasi ilkeleriyle işleyen topluluklarda karara katılma kolaylaşır. Dolayısıyla sosyal problemlerin çözümüne de katkıda bulunan yerelliğe dayanan halkın benimsediği yaşam dönüşümleri kalıcı olabilir. Böylesi ekolojik bir mozaikle sağlıklı bir dönüşüm doğacağına inanıyorum.

EkoYapı Dergisi  – Bu durumun ne kadar zamanda gerçekleşeceğini ön görüyorsunuz?

Emet DEĞİRMENCİ – Şu an kapitalist tüketim toplumu bir arayış içinde. Sistem, yeşil ve kısmen daha ‘adaletli’ bir kapitalizm yaratarak çarkını çevirmeye çalışıyor. Bizler gibi etik değerleri olan insanlar daha temelden sorgulamalar yapmalı ve kendi dönüşümünü hiyerarşik değil tabandan tavana yükseltmeli. Farkındalığa göre her ülke ve hatta her yerleşke bçlgesi iöin farklı zaman dilimleri öngörülebilir. Belki fazla karamsar ama gerçek olan bir öngörü var: iklim bilimcileri tarafından dünya nüfusunun 50 yıl içinde yarısı iklim felaketleriyle silinebilir. Herkes bu gezegende ekolojik olarak var olmak için çözümler üretmek durumundadır. Bu yalnızca bir zorunluluk değil önceliktir aynı zamanda… Elbette savaşların olmadığı barışçıl bir bir ortamı varsayıyorum. Çünkü savaş şiddetinin ekosisteme zararları apayrı bir konu. Aksi takdirde bu gemide hep beraber yok olacağız. İşin bu boyutunu fark eden epey kişi oluşmaya başladı ama toplumsal ve kapsayıcı boyutunu fark eden hala çok az kişi var. Eğer kendiniz üretmiyorsanız organik yiyeceğe ulaşmak orta sınıf ve üstü için geçerli. Oysa toprağın da bir canlı olduğunu ve ona etik yöntemlerle yaklaşılması gerektiğini anlamaya çalışmak zengin, fakir, köylü ve kentli herkesin öncelikli işi olmalı. Çözüme yalnızca sınıfsal açıdan da bakamayız. İşin çok boyutlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin, eski kuşakların toprak kültürüne ilişkin yerel pratiklerini ve bilgeliğini hiç gecikmeden kayda geçirmeliyiz. Çünkü onlar 1980’lerden bu yana sürdürülen neoliberal politikalarla hızla erozyona uğruyor. Bir başka deyişle ebeveynlerimizden öğerndiklerimiz bilgi ve becerilerini bir an önce kayda geçirmeliyiz. Hatta bunları paylaşacağımız halk kütüphaneleri oluşturmalıyız.

EkoYapı Dergisi  – Fakat organik üretimde de bir takım yanlış anlaşılmalar var. Kışın erik, yazın portakala ulaşabiliyoruz, hem de üzerinde organik etiketiyle beraber. Bu durumda “organik” ibaresine de şüpheyle yaklaşılıyor.

Emet DEĞİRMENCİ – Kesinlikle… artık organik piyasasının da sorgulanması gerekiyor. Endüstriyel üretimden kaçarken başka bir endüstri, organik endüstrisiyle yüz yüze geliyoruz ki; onların hepsi masum değil. Kürdü, Lazı, Ermeniyi, kara deriliyi, Asyalıyı aşağılayan ama onların ürettikleri leziz şeyleri tüketen insanlar az değil. Permakültür eksenli düşünsek de ekini biçerken Ermeni/Kürt vb. türküsüyle ritim yaratan bir permakültür modeli toplumu zor günlerin fırtınasına, seline daha iyi hazırlar diye düşünüyorum. Diliyle ve kültürüyle kimseyi ötekileştirmeyen ya da hakim kültürün yeşil penceresinden değil de bakılacak bir dizi başka pencereler olduğunu hep akılda tutmak gerek. Bunun yanında her ülkede eskiden olduğu gibi yerel kaynaklara dayalı küçük aile çiftliklerinin nüfusun %70′ini beslediği günlere geri dönmenin yolunu açmalıyız. Toplum Destekli Tarım (Community Supported Agriculture) modeli bunlardan biridir. Amerika da organik üretime sadece dört firmanın hâkim olduğunu görüyoruz. Küçük tarım arazilerine sahip olanlar bir araya gelip güç birliği yapmazsa bu tekelleşme Türkiye’de de zamanla gerçekleşecek. Ülkemizde bir takım büyük firmalar organik piyasasına girdi ve GAP bölgesinin temiz toprakları paylaşmış durumdadır. Dolayısıyla etiketinde organik yazan ürüne %100 etik değerlerle üretilmiş gözüyle bakamayız. Organiğin ötesinde doğal tarım yöntemleriyle ve yerel bilgelikle üretilen yiyecek benim için daha makbuldür. Yüz yüze ilişkilerin olduğu, çocuk, kadın ya da etnik insan emeğinin sömürülmediği herkese insanca muamele edildiği ve toprağa etik olarak davranıldığı ürünleri tüketme bilincini yaratmalıyız. Dünya çlçeğinde 2006 da böylesi etik bir temelde yükselen küresel bir çiftçi hareketi başlatıldı. Latin Amerikalı Çiftçiler La Via Campessina bunun adına Gıda Bagımsızlığı Hareketi diyor. Tarladan sofraya tüm yiyecek üretim sisteminin demokratikleştirilmesi üzerinde duruluyor. Buna tarımda cinsler arası iş bölümü, sigortasız mevsimlik tarım işçisi çalıştırma dahildir. Birçok ülkede (160 den fazla) temsilcileri olan bu harekete bizden Çiftçi Sendikaları üyedir.

EkoYapı Dergisi  – Sizin toplumsal dönüşümlere daha çok önem verdiğinizi görüyoruz. Toplumsal ve bireysel hareketler arasında ne gibi farklılıklar var?

Emet DEĞİRMENCİ – Toplumsal bir dönüşümden bahsettiğimiz zaman daha çok mahalle ya da köy ölçeğinde olmasına vurgu yaparız. Kişinin bireysel bazda ekolojik ayak izi oldukça az olabilir ama var hakim kapitalist sistemin bireysel yeşil dönüşüm yanlısı olunca görüntüde bütünü kaçırıyor. Bireysel sürdürülebilirlikte kendimiz ekolojik alışkanlıkları hayata geçirdiğimizde ‘ben yeşillendim başkası neden ampulünü değiştirmiyor ya da ekolojik deterjan kullanmıyor’ olgusu ortaya çıkıyor ki; bunun arkasında fukara ülkelerin nüfusunu (ki onların ekolojik ayak izi çok daha az olduğu halder) kanser uru olarak gören gerici düşünceler yatabilir. Organik yaşamın ne olduğunu bilmeyen insana organik yaşamadığı için tepki gösteremezsiniz. Bu yüzden bir toplumsal farkındalık yaratırken çok boyutlu düşünmek gerekir. Önce onlara kendi güçlerine dayanan bir ortam yaratmaya katkıda bulunuyor muyuz ona bakmak iyi olabilir. İşte o zaman toplumsal olarak da kendini yenileyen ve kendine yeten bir yaşamdan söz edebiliriz. Böylece aynı zamanda yalnızca doğaya yabancılaşma değil, toplumsal yalıtılmışlık da çözülmeye başlayacaktır.

EkoYapı Dergisi  – İnsanların sürdürülebilir yaşamdan anladığı günlük hayatta sahip olduğumuz lüksleri bırakıp, “her şeyi bir kenara bırakıp tası-tarağı toplayıp gitmek” oluyor, ama anladığım kadarıyla varolan teknolojik hayatı da elinizin tersiyle itmiyorsunuz.

Emet DEĞİRMENCİ – Söyleşiye başlarken permakültür tanımında söz ettiğim gibi insanlık istesek de istemesek de bir evrim geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Bu evrimde faydalanmamız gereken, vazgeçemeyeceğimiz şeyler var. Örneğin, bana (yalnızca kadın olduğum için değil tüm cinsler için de) düşünmek için vakit kazandıran çamaşır makinesinden şu anda vazgeçmek istemem. Çünkü çamaşır yıkarken kaybedilen zamanı başka bir yaratıcılık için kullanabilirim. Permakültürde biz uygun teknolojilerden çareler gösteririz. Böyle olunca evet ayakla çevrilen makine kullanıp kuş seslerini dinleyerek ya da kışın serada çamaşır yıkayabilecek modeller de yaratmak olasıdır. Ama herkes böylesi bir ortamda yaşayamıyor olabilir. Ben toplumsal dönüşümü aşama aşama düşünüyorum ki sindirerek ilerlenebilsin.

Teknolojik yeniliklerle bugün gelinen noktada enerji verimli olmasının yanında yerel ve yenilenebilir olması ve çevresindeki canlılara en az zarar veren (hatta vermeyen) enerji üretmek mümkündür. Bunun için devasa maden kaynaklarına da gerek yok. Geri dönüşümlü malzemelerden de enerji sistemleri yaratabiliriz. Örneğin, Kolombiya’da 1980’lerde kurulan Gaviotas Eko Köyünde düşük teknolojiyle enerji üreten sistemler var. Arka bahçemize kuracağımız bir rüzgâr tribünü ya da küçük bir su kaynağıyla çalışan bir tribünle de gereksindiğimiz enerjiyi üretmek olasıdır. Elbette sadece güneşe değil ışığa duyarlı fotovoltaiklerle nerji kaynağımızı çeşitlendirmek de mümkündür. Burada demek istediğim yaşamı basitleştirmek ve kendi elimizde kılmak için insanlığın geldiği bilgi ve deneyim birikiminden yararlanmaktır. Vahşiye dönüş romantik ve kulağa hoş gelebilir. Ancak insanlığın oralardan bu noktaya evrilerek geldiğini unutmamak gerekir. Kentteki ya da köydeki kaç kişi onlarca yıl vahşi ortamda yaşayabilir? Bizim gibi güneşi bol bir ülkede pasif güneş enerjili konutlarla yüzümüzü güneşe dönerek enerji gereksiniminin büyük bir kısmını karşılayabiliriz.

EkoYapı Dergisi – Kent insanı, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, sürdürebilir yaşamı kendi hayatına nasıl adapte edebilir?

Emet DEĞİRMENCİ – Balkondaki saksımızda sadece domates değil, kardeş bitkiler yöntemiyle fesleğen ve kadife çiçeğini de birlikte yetiştirebiliriz. Permakültürün birden çok işlev ilkesi olarak hem güzel görünür hem de köklerindeki mineraller birbirini besler ve ayrıca böcek gelmesi de önlenmiş olur. Biyo-yoğun (Bio-intensive) tarım yöntemiyle yarım dönümlük bir araziden dört kişilik bir ailenin sebze meyve ve şifalı otlar gereksinmesini karşılayabiliriz. Küçük ölçekten başlamak anlamında önce saksıların potansiyelini anlamaya ihtiyaç var. Ben mutfağımdaki pencerenin önünde fesleğenden tutun da birçok şifalı bitkiyi dört mevsim yetiştirebiliyorum. Dikine pencere bahçesi, dikey bahçecilik diye teknikler var. Böylece alanı maksimum düzeyde kullanıyor ve gün ışığından daha fazla yararlanıyorsunuz. Apartmanda yaşıyorsak ya çatımızda bunları yapabiliriz ya da balkonda. Kentteki sokaklarda asmaların ve sarmaşıkların yanında günebatan çiçekleri yetişse, hem güzel bir görüntü olur hem de sonbahar geldiğinde çekirdeğini çıtlatsak ne güzel olur. Güne bakan çiçekleri benim için kentin betonlaşmasına meydan okuyan isyankar sembollerdir. Bu teknikleri öğrendikten sonra komşuyla ya da arkadaşınızla anlaşıp kentin boş yerlerinde yapabileceğiniz toplumsal bahçe projelerine ön ayak olabilirsiniz.

Projenizin toplumsal boyutunu o ana kadar kimsenin ele almadığı bir temada gerçekleştirirseniz onu eşsiz kılabilirsiniz. Yeni Zelanda’da öncülük ettiğim böylesi bir projede daha ikinci yılında mastır/doktora araştırma konusu yapan ve öğrencilerin ve basının ilgisini fazlasıyla çektik. Hatta uluslararası düzeyde stajyer olarak başvuranlar olmaya başladı. İstanbul’da boş kalan yerlere tohum topları atsak devamının geleceğini düşünüyorum. Bugün Balat’ta Mavi Kalem Derneği üyeleri yerel halka evladiyelik tohumlardan ürettikleri sebze fideleri dağıtıp insanları kentte yenebilir bitkiler yetiştirmeye özendiriyorlar. Geri dönüşümlü kaplar içinde pencere önlerinde yenebilir bitkiler görmek ne kadar hoş… Küresel ölçekte bakarsak Küba kent tarımında dünyada en iyi örneği oluşturuyor. Bunun yanında dünyanın birçok yerinde su hasadı kent cadde kenarı bahçeler vb. yaygınlaşıyor. Hatta benim Seattle’da yaptığım gibi arıcılık ve sokaktaki diğer komşularımla küçük baş hayvancılığı pratiklerine ekleyenler de az değil. Permakültürcüler olarak insanların kendi kendine yeteceği bulunduğu yerde yiyecek üretecek yönetmelikleri desteklemeliyiz. Gördüğünüz gibi permakültürün toplumsal boyutu özgürlük alanlarımızı genişletip bizi birbirimize bağlayacak ve kentteki yabancılaşmayı da azaltacak boyutta heyecan vericidir.

 

rassohaberEmet Değirmenci

Bir resim düştü gözümün önüne. Kırmızı kazaklı, beyaz yazmalı bir köylü kadını, katliam yapılmış zeytin ağaclarından birine sarılmış sürükleniyor. Arka planda askeri bir cipin içinde silahlı askerler…
Günlerdir zeytin ağaçlarının sesi ve ruhu dolaşıyor çevremde… Seattle’in soğuk ikliminde büyütmeye çalıştığım balkonumdaki küçük zeytin ağacı onların mesajını taşıyor. Dünyanın öte yanındaki kardeşlerimizin kökleri acı içinde diyor.

Fotoğraf Filistinde çekilmiş.

Geçen hafta Soma’nın Yırca köyünde bir gece yarısı 6,000 zeytin ağacı katledildi. Bazıları anıt ağaç niteliğinde binlerce zeytin ağacı, Kolin şirketi oraya termik santral dikecek diye kesiliyor.

Basına yansıyan fotoğraflarda günlerdir nöbet tutan köylülerin zorla ağaçlarından ayrıldıkları görülüyor. Köylüler gelirlerinden, onlarca yıl büyütüp besledikleri varlıklarından koparılıyor. Köklerinin çığlığı okyanus ötesine ulaşıyor.
Aslında Filistin de çekilen bu resim her şeyi anlatıyor. Arkadaki askeri aracın yanınki asker elindeki silahı bırakmış şaşkınca bakıyor. Belki gördüğü tablo karşısında, emir verenlerine şaşırmış durumda…
Yırca direnişçi bir köylü kadın ise “iki çocuk büyüttüm. Bu zeytinler kadar emek vermedim. Şimdi onlar da gitti, çaresiziz” diye çırpınıyor. Tablonun bir başka bölümünde duyarlı erkekler de var. Örneğin Yırca muhtarı…

Kadınlar ağaçların kesilmesine ve ormansızlaşmaya geçmişte de dünyanın birçok coğrafyasında direndi. Filistin de, Hindistan da, Afrika da ağaçlarına sarıldılar: “Onları yok ederseniz bizi de yok ediniz. Biz onlarsız var olamayız” dediler. Kim bilir belki de ağacın içindeki iyileştirici özsuyu ile bütünleşmek, ağaçla dayanışmaktı bu… Bitki biyologları onların da kendine göre savunma mekanizmaları olduğunu söylüyor. Bitkilerle şifa dağıtan bir Maori kadın arkadaşm bitki fotoğrafı çekenlere dahi izin aldınız mı ondan derdi. Hasat yapacağınızda sordunuz mu ona derdi… Bir gece yarısı operasyonuyla binlerce ağacı kesme emrini verenler ‘yaş kesmenin baş kesmek’ olduğunu bilmiyorlar mıydı? Eminim ki o zeytinler keseceklerin ayak sesleri yaklaştıkça toksin yayıp kendilerini korumaya çalıştılar.
Hindistan’da 1970’lerde Chipco hareketi Amrita Devi öncülüğünde doğdu. Bugün ekofeminizmin çıkış noktalarından biri olarak gösteriliyor. Kadınlar yıllarca direndi, hatta direnişçilerden birinin oğlu “bizi bu harekete çeken annemin kararlılığıydı” dedi sonradan.
Ekmeğini topraktan çıkaran kadınlar ormansızlaştırmanın çölleşme, toprak erozyonu ve monokültür getireceğini iyi bilir. Çünkü onlar için ağaçlar yalnızca besin ve oksijen kaynağı değil, aynı zamanda ekosistemin devamı ve kendilerinin varlık nedenidir.
Ekonomik statü, inanç, dil ve ırk ne olursa olsun kapitalist endüstriyalist patriarkal sistem altında kadının yaşadıkları ortaktır. Bu yıl diğer bir direniş de İstanbul’un Validebağ Korusundaydı. Bu kez kentli kadınlar Gezi Hareketi ruhuyla oradaydılar. Elbette yalnız görünürlük ve kadınlar vardır şarkısını söylemek iyi ama yetmiyor. Bu kolektif aklı sürekli kılmak nasıl olur, onu düşünmeliyiz.
Sinop Gerze’deki termik santrale direnişte kadınlar en öndeydi.
Kanada yerlilerinin 2013 yılında geliştirdiği kendi topraklarındaki ekolojik yıkımlara dikkat çeken “Harekete Geç” (Idle No More) direnişi de gösterdi ki kadının ekolojik hareketleri sürüklemesi daha kapsayıcı organizasyonlar oluşturuyor.
Türkiye’de altın madenlerinin önü açılmasın diye Bergama Hareketi’ne yıllarca emek vermiş bir kadın olarak bu direnişlerin olduğu yerlerde kalıcı kadın örgütlenmelerini önemsiyorum. Her yörede feminist ilkelerle kalıcı kadın kolektifleri oluşturulsa ve bunlar kendi aralarında ekolojik dayanışma ağları örse… Her dönemin direniş biçimi farklı olabilir. Örneğin, Şili’de faşist diktatörlüğe karşı direnişte kadınların bir araya gelip el işleri (zanaat) yaptıklarını biliyoruz.

Kim bilir o beraberliklerde ne devrimci öyküler paylaşılmıştır.

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: